21 Haziran 2016 Salı

Bosna Soykırımı



Merhaba Efendim,
Ben Aliya.
Aliya izzetbegoviç.
Bosna-Hersek'in cumhurbaşkanıyım.
Sizi Devlet-i Aliyye'nin en güzel şehirlerinden birinden, Bosna Sarayı'ndan, sizin daha sık kullandığınız haliyle Saraybosna'dan selamlıyorum.
Bu kısacık sohbetimizde, parçası olduğumuz Avrupa'dan, Avrupa'nın ve Batı'nın aslında ne olduğuna dair bazı tecrübelerimden bahsetmek istiyorum.
Belki bilirsiniz, benim dedem Devlet-i Aliyye'nin ordusunda askerlik yapmıştı, Üsküdar'da. Orada tanıştığı bir Türk kızıyla, ninem Sıdıka ile evlenmiş. Babam Mustafa Bey, bu evlilikten doğmuş. Biz ailece 1927'ye kadar Bosanski Samac şehrinde yaşadık. Bu şehir Sultan Abdülaziz zamanında Müslümanlara tahsis edilmiş, Semendire'den gelen Boşnaklar tarafından kurulmuş. Ben iki yaşındayken Saraybosna'ya taşınmışız. Çocukluğum ve öğrenciliğim Saraybosna'da geçti. Bu dönemde Yugoslavya'da Kara Corceviç hanedanı hüküm sürüyordu. Bu hanedan, 19.yüzyılda Devlet-i Aliyye'ye isyan eden Sırp Kara Corceviç'in kurduğu hanedandı.

Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Corceviçier planlı bir şekilde Müslüman halkı yok etmeye yönelik politikalar uyguladı. Yapılan toprak reformuyla bize ait 10 milyon dönüm toprağa el koydular. Birçok zengin aile, bir gecede her şeylerini kaybetti, Müslümanlar varlıklı uyandıkları günün akşamina fakir bir halk olarak girdi.
Bosna'da üç halk yaşıyordu: Müslümanlar, Sırplar, Hırvatlar. Aslında onlar bizi Müslüman diye ayırmıyorlardı, bize Türk diyorlardı. Sırpların gözünde 1389 Kosova Savaşı'nda burayı fetheden Türkler bizdik yani Boşnaklar. (Siz de sorguladınız mı bilmiyorum ama ben 28 Haziran 1389 ile 28 Haziran 1914 arasında küçük de olsa kurnaz bir bağ olduğunu düşünmüşümdür. Hatırlarsınız, 28 Haziran 1914 günü, Saraybosna'da bir Sırp milliyetçisi olan Gavrilo Princip'in ateşlediği kurşun, Birinci Dünya Savaşı'nı başlatmıştı. Bu savaşın en önemli amacı ise Devlet-i Aliyye'yi çökertmek ve sömürgecilere karşı direnen son kaleyi tarumar etmekti. Bunu başardılar da.)
Boşnaklara sorarsınız, tarihi hafızamızda üç tarihin çok önemli olduğunu söylerler. Birisi bu 1918. ikincisi Devlet-i Aliyye'nin Bosna topraklarından çekilmeye başladığı, Avusturya-Macaristan'ın yavaş yavaş hüküm sürdüğü 1878. Son olarak da artık Türk hâkimiyetinin tamamen son bulduğu ve Sultan Abdülhamid'in resimlerinin duvarlardan indirilip Avusturya-Macaristan imparatorunun resimlerinin asıldığı 1908. Babam o günleri gözü dolarak anlatırdı hep. Çünkü 1908'den sonra biz Boşnaklar çok büyük sıkıntılar yaşadık.
İkinci Dünya Savaşı'ndan önce Sırplar ve Hırvatlar, ülkemizi ikiye ayırmaya karar verdiler. Hangi şehirde kimin daha fazla nüfusu varsa, o şehir o devletin olacaktı. Sırp ise Sırbistan'ın, Hırvat ise Hırvatistan'ın... Türklerin yoğun olduğu bölgelerde Türkler hiç hesaba katılmadan sayım yapılacak-tı. Tuhaf olan ise Bosna'da en fazla nüfusa sahip milletin Türkler olmasıydı. Ikinci ayrışmayı Soğuk Savaş'ın sona er-mesi ve Yugoslavya'nın dağılmasıyla yaşadık. Bu yüzyılın bizce en hazin, en zalim, en yoksul vakitleri, 1992 ile 1995 arasına âdeta sıkıştırılmış o felaket günlerdi. Hele insan onurunun tamamen ortadan kalktığı, vicdanın yok olduğu, insanlığın, evet insanlığın kaybolduğu Temmuz 1995...

Efendim,
Boşnak kime deniliyor? Sırplara ve onları himaye eden Avrupalılara sorarsanız, Avrupa'ya İslam'i yaymaya çalışan Türklere deniyor. Peki, Türklere sorsanız nasıl bir cevap alacaksınız? Çoğu, Boşnaklara Müslüman olmuş Slav bir ırk diye tanımlıyor. Benim için ırk zaten önemli değil. Hele 1992-1995 arasında yaşadıklarımızdan sonra Boşnak isminin anlamı çok değişti. Ben size Boşnak'ı "Kültürünü, dinini, kimliğini sömürmeye çalışan güçlere karşı canı pahasına direnen millet" diye tanımlasam ne dersiniz, bilmiyorum. Benim gözümde, Türkiye'den bize destek olmak için gelen savaşçı la da Boşnak'tır. Bosna ismini duyduğu an, kalbinin bir köşesinde küçük bir sızı hisseden başka milletlerin insanları da...
Dedelerimizin seksen yıl önce Çanakkale'de ve Yemen'de korumaya çalıştıkları şey neyse bizim Saraybosna'da ayakta tutmaya çalıştığımız şey oydu. Dünyayı sömürgeleştirmek isteyen, bunun için bazen dini, bazen dili bazen ırkı, bazen mezhebi kullanan işgalcilere karşı  insanlığı, kardeşliği bir arada yaşama idealini korumak için direndik. Bu idealin adı Bosna'ydı. Boğazı sıkıldı, kurşuna dizildi, aç bırakıldı, tecavüz edildi, yalnızlaştırıldı ve ölüme terk edildi.

o günü hiç unutmuyorum:
Yugoslavya'nın artık dağılacağı belli olmuştu. Slovenya ve Hırvatistan bağımsızlıklarını ilan ettiler, Avrupalı devletler onları hemen tanıdıklarını açıkladılar. Biz, Boşnakların, Hırvatların ve Sırpların birlikte barışla yaşayacakları bir devleti savunuyorduk. Ama Sırplar bizim gibi düşünmüyorlardı. Yugoslavya'nın hiç parçalanmadan, tamamıyla Sırp hâkimiyeti altında Büyük Sırbistan adıyla devam etmesini planladılar. Kimliğimizi yok edeceklerdi, bizi insan olarak bile görmeyeceklerdi. Yugoslavya ordusunun bütün silahlarına, Yugoslavya istihbaratının bütün araçlarına el koydular. Bosna-Hersek olarak bağımsizlığımızı ilan etmeye kalktığımızda Avrupa bizden referandum istedi. Boşnaklar, Sırplar ve Hırvatların katıldığı referandumda % 64,4 bağımsızlık yönünde oy kullanıldı. Biz haklıydık ama o gün Sırp askerleri topraklarımızı, devletimizi işgal etmeye başladı.
Silahımız yoktu. Tankımız, roketatarlarımız, uçaklarımız, bombalama da... Hepsine onlar el koymuştu. Birleşmiş Milletler'e başvurduk. Avrupa'dan ve Amerika'dan adaleti, hakkı, hukuku, yıllardır savundukları demokrasiyi, hürriyet hakkını, kendi koydukları ve var olduğunu savundukları ilkelere sahip çıkmalarını talep ettik. Yardım dilenmedik, para ve silah da... Sadece ama sadece silahsız ve korunmasa halkı koruyacak bazı tedbirler talep ettik. Çünkü Birleşmiş Milletler bunun için kurulmuştu; barışı, demokrasiyi korumak, soykırımlara engel olmak. Toplandılar, bir karar açıkladılar. "Savaşın üstüne savaş eklemek istemiyoruz." dediler. Silah satışına ambargo koydular.

Bu ne demekti? Bütün Sırplar silahlıydı ama artık ambargo sebebiyle, direnmeye başlayan Boşnaklara silah satışı yasaklanmıştı. Avrupa ve Amerika, Müslümanları, Türkleri yani sizin deyişinizle biz Boşnaklara elimiz kolumuz bağlı hâlde düşmanımızın önüne sürdü.
1200 gün boyunca gece ve gündüz cehennemi yaşadık.
1200 gün boyunca Avrupa'dan, Amerika'dan sesimizi duymalarını bekledik.
Her gün bizi kandırdılar, her gün bizi aldattılar.
Çare bulmak ümidiyle gittiğimiz her toplantının aslında düşmanımıza daha fazla zemin hazırlama çalışması olduğunu fark edince Avrupa'nın ne demek olduğunu anlamıştım
Onlar için biz yoktuk. Avrupa'nın ortasında bir halk, sadece Müslüman olduğu için, hakkını-hukukunu demokrasiyle aradığı için katillerin önüne elleri bağlı halde terk edildi. Ben hatkımı bir savaşın yaklaştığına dair ikaz ettim ama itiraf etmeliyim ki bir savaşın içinde olduğumuzu söylerken bile 20. yüzyılda bir millete soykırım uygulanacağını, hele bunun Avrupa'nın gözünün önünde ve hemen yanında, onların göz yummasıyla yaşanacağını hiç ama hiç düşünmemiştim. (Soykırım elbette soykırımdır. Mesela neredeyse aynı tarihlerde Afrika'da yaşanan ve bir milyon kişinin ölümüyle sonuçlanan Ruanda Soykırımı için Fransa Devlet Başkanı François Mitterand'ın "Oralarda yaşanan şeylerin ciddiye alınmasını gerekli görmüyorum." dediğini duymuştum. Orası Afrika'ydr Yıllarca Fransızlar ve Ingilizlerin sömürdükleri topraklar. Ben de Fransızların, Ingilizlerin oralara bu kadar umursamaz baktıklarını biliyordum. Biz Avrupa'da olduğumuz için en azından bir sorumluluk hissedeceklerini düşündüm. Yanılmışım.)

Peki, neler oldu Bosna'da?
Bosna, dört bir tarafından Sırp askerleri tarafından kuşatıldı. Boşnaklar, tarihte eşine az rastlanır bir direniş sergilediler. Kendi tüfeğimizi yapmaya çalıştık, kendi silahlarımızı üretmeye uğraştık. Şofbenden bombalar, soba borularından roketatarlar yaptık. Ama hiç tankımız olmadı mesela. Savaşı yaşamayan kişiye onu anlatmak çok zordur. Anlayamazsınız. Dört tarafı dağlarla çevrili bir şehre, her taraftan ateş edildiğini düşünün. Hareket eden her şeyi vurma emri veren bir zihniyet düşünün. Çocuk, kadın, bebek, yaşlı ayırmayan bir yöntem düşünün. Ağır silahlardan 700 bin merminin yağdığı bir şehrin ne hale gelebileceğini hayal etmeye çalışın. Milyonlarca boş kovan... Elinizdeki insani malzemenin tükendiğini... Şehirde gıda bitti, temiz su şebekeleri yok edildi. Elektriğimiz ve gazımız yoktu. Odun ve kömürümüz de... Şehre giriş ve çıkış da yapılamıyordu. Bir kuşatmaydı bu. Çocuklarımız, bebeklerimiz, yaşlıları açlıktan, bakımsızlıktan öldüler. Birleşmiş Milletler, yardım gönderiyoruz diye bize otuz yıl öncesine ait konserveleri, pirinç paketlerini gönderdiler. Bu konserveleri sokağa koyduğumuzda, kapağını henüz açmadan köpekler bile onların kokusunu alıp hemen kaçıyorlardı.
Savaşı yöneten bir lider olarak aldığım en acı haberler, kadınlarımıza ve kızlarımıza yönelik tecavüzlerdi. Maalesef Bosna'nın her tarafından, Mostar'dan, Srebrenitsa'dan bu tür haberler alıyorduk. Bu, Sırp askerlere verilmiş kati bir emirdi. Sırp entelektüellerin teorisini yazdığı etnik temizliğin bir parçası olarak Sırp yöneticiler tarafından kurgulanmış iğrenç bir plandı. Bir gün Brçko'da üç bin kardeşimizin boğazlanıp nehre atıldığını öğrendik, başka bir gün toplu soykırım Kosaraz'da devam etti, peşinden Prijedor'da... Ve sonra bütün Bosna'da...
Biz Sırplara düşman değildik. Onların yöneticilerinin bize ve ortak yaşama idealine karşı çıkmalarına direniyorduk. Yani Sırp devletinin takip ettiği işgal politikasına... Ama düşmanımız yani Sırplar, doğrudan bizim milletimize düşmandı. Savaşta bile olsak, inançlı birer Müslüman olarak Kitab ne emrediyorsa ona göre davranmak zorundaydık. Öyle de davrandık. Bunu, insanlık ve İslamlık onuruyla ve gururla söyleyebilirim. Sırplar, şehitlerimizi gömdüğümüz mezarlarımıza bile tahammül edemediler, hepsini tarumar ettiler. Sadece mezarlarımızı değil, tarih? eserlerimizi de... Yüzyılların kıymeti Mostar'daki köprümüz, Saraybosna'daki NAHIT Kütüphanemiz ki bu kütüphane Avrupa mimari tarzına göre inşa edilmişti. Yıktılar, yaktılar. Yıkılan 1300 camimizi saymaya gerek var mı bilmiyorum.
200 bin insanımızın öldüğünü, binlerce kadınımıza ve çocuğumuza tecavüz edildiğini, insanlarımızın açlıktan kırıldığını ve yüz binlerce vatandaşımızın yurtlarından kaçmak zorunda kaldığını gördükleri halde Fransa, İngiltere, Rusya gibi büyük devletler ne yaptı dersiniz? Onlardan sadece Saraybosna'ya uygulanan ambargoyu kaldırmalarını istediğimiz zaman, Güvenlik Konseyi toplandı ve talebimiz işte bu modern ve demokrat devletler (!) tarafından reddedildi. Ben hem onların, hem Sırpların bana karşı işlediği suçları affedebilirim, askerlerime karşı işledikleri suçları da... Ama söyleyin, hangi sabır, hangi vicdan, hangi inanç onların kadınlarımıza ve kızlarımıza yaptıklarını affettirebilir? Asla affetmeyeceğim.
Bütün bu anlattıklarımdan sonra Batı'nın ve Avrupa'nın Bosna'da yaşanan soykırıma müdahale etmediğini söylemiyorum. yanlış anlaşılmasın. Onlar, bu soykırıma doğrudan ve 'ok etkili bir şekilde müdahale ettiler: Sırplara yapabilecekleri her türlü yardımı perde arkasında yaptılar, Boşnakları elleri kolları bağlı bıraktılar ve sonunda zeminini hazırladıkları Müslüman kıyımını oturdukları yerden seyrettiler.
Saraybosna'yı, Mostar'ı gezerken göreceksiniz ki bizim şehirlerimizde park yoktur. Bütün parklarımız şehitlerimizin istirahatgâhı. Boşnakların en mahir olduğu işlerden biri de mezar taşıdır. Bu sözün ne anlama geldiğini şehirlerimizin dört bir köşesinde karşınıza çıkacak şehitliklerimizde göreceksiniz. Dünya Bosna'yı o mucizeyi ve onurlu direnişiyle hatırlasın istesem de bizim yüreğimizde sakladığımız ama yine de yüzümüze yansıyan şey "acı"dır. Lütfen bu söz sebebiyle bize acımanız gerektiğini düşünmeyin hatta sakın bize acımayın. Çünkü bahsettiğim bu acı ancak bir Boşnak'ın anlayabileceği ve hakkıyla yaşayabileceği bir histir. Biz acınacak bir millet değiliz aksine bastığımız her adımda gururla yürüyoruz.
Size Bosna hakkında anlatmak istediğim son şey çoğunuzun üstünkörü bildiği, bazı detaylarına vakıf olmadığı Srebrenitsa Olayı hakkında... Bir insanın hayatında karşılaşabileceği en aşağılayıcı, en zalim, en adi günlerin yaşandığı katliam... inanın, o gün Srebrenitsa'da bulunan binlerce Boşnak kardeşimize Allah'ın Kitab'da bize anlattığı cehennemi tarif etseniz, onlar o cehenneme sığınmak için ne yapmaları gerekiyorsa mutlaka yaparlardı. Ama buna bile fırsatları olmadı.
Srebrenitsa, Sırbistan sınırına yakın olan bir şehrimizdi. Birleşmiş Milletler savaş devam ederken burayı Güvenli Bölge ilan etti ve Hollandalı bir asker? birliği şehrin beş kilometre yakınına, Potocari'deki kampa yerleştirdi. Şimdi dinleyeceklerinizi lütfen yüzlerce yıl önce yaşanıp bitmiş bir hadise olarak dinlemeyin. Henüz yirmi yıl önce yaşanmış ve etkileri hâlâ devam eden çok taze bir dramdır bu.
Güvenli Bölge ilan edilen bir yerde "Avrupa'nın ilkeleri" gereği insanlar silahsızlandırılır. Boşnak kardeşlerimiz de Avrupa'ya güvenerek ve artık NATO, BM gibi kurumların ko-ruması altına girdiklerini düşünerek silahlarını teslim ettiler. Fakat 1995'in Temmuz'unda Sırplar, Radko Mladiç komutasında Srebrenitsa'yı abluka altına aldılar. Dağlardan sivil insanlara tanklarla, toplarla saldırmaya başladılar. Çevre kasaba ve köylerdeki vatandaşlarımız, büyük bir korkuyla güvenli yer bildikleri Srebrenitsa'ya sığındı. Şehrin nüfusu bir anda katbekat arttı. Artık bırakın evleri, sokaklarda bile yatacak yer, yiyecek gıda kalmamıştı. Mladiç, bir insanın asla yapamayacağı bir planla silahsız ve korunmasız bu insanların üzerine ateş kustu. Binlerce Boşnak, canını kurtarmak üzere Potocari'deki BM kampına sığındı. Şehir boşaltılmış, yirmi bine yakın masum sivil halk, kampın etrafına kaçmıştı. Gücü yetenler ise ormanlara dalıp Tuzla tarafına doğru koşmaya ve kurtulmaya çalıştı.
Mladiç, askerleriyle birlikte Srebrenitsa'ya girdiğinde yakılmış evler, yıkılmış camiler ve okullarla karşılaştı. Sokaklarda tek bir insan bile yoktu. Büyük bir keyifle gezindiği caddelerde "Nihayet Türklerden intikamımızı alıyoruz, artık onları Avrupa'dan tamamen koymanın zamanı geldi." diye konuşuyor, askerlerini tebrik ediyordu.
Bugün Almanya'ya gitseniz, sokaklarda karşılaştığınız herhangi bir Alman vatandaşının yüzüne baksanız, Yahudi soykırımı sırasında yaşanan insanlık dışı olayları bu insanların yaptığına inanır mısınız? Ben inanamıyorum. Tıpkı sokakta karşılaştığım bir Sırp'ın o gün Srebrenitsa'da yaşananlar' yapacağına inanamadığım gibi. Fakat yaptılar. Maalesef yaptılar.
Miadiç, askerleriyle Potocari'deki kampa geldi. Kampa sığınan bütün sivillerin kendisine teslim edilmesini istedi. O gün, orada bulunmalarının tek sebebi, silahsız ve korunmasız hâlde kendilerine yalvaran halkı korumak olan birliğin komutanı, hiçbir direnç göstermeden bu isteği kabul etti. Şimdi gözlerinizi kapatın ve erkek, kadın, çocuk, yaşlı yirmi bin kişinin aynı anda "Bizi teslim etmeyin, öldürecekler." diye yalvardığını düşünün. Nasıl hüzünlü ve uğultulu bir ses, değil mi? Mahşer yeri denilen bu olsa gerek. Bu sesi umursamamak için ne kadar zalim olmanız gerekir, bir fikriniz var mı? Sizin yoksa da tarihin bir fikri var: BM Bosna Barış Gücü Komutanı, Fransız General Bernard Janvier veya Hollanda Askeri Birliği Komutanı General Tom Karremans olmanız yeterli!
Bombardıman altındaki Güvenli Bölge'yi korumak için bir tek adım bile atmayan bu beyler, yirmi bin masum sivili o gün Radko Mladiç'e teslim ettiler. NATO'ya bağlı uçakların, karargâhtan havalandığını ama Italya üzerindeyken yeni bir emirle geri döndüğünü artık hepimiz biliyoruz.
Peki, o gün orada neler oldu?
Size söylemiştim, bize yapılan her şeyi affedebiliriz ama kadınlarımıza ve çocuklarımıza yapılanlar' asla affetmeyeceğiz.
Dokuz yaşında henüz ergenliğe girmemiş bir erkek çocuğunu düşünün. Yanında annesi var. Sırp askerler, çocuğun kafasına silah dayıyorlar ve ondan çırılçıplak soydukları kadına yani annesine tecavüz etmesini istiyorlar. Sonunda askerlerin istediğini yapamayınca kafasına yediği tek kur-şunla ölüyor. Bu sırada Hollandalı Barış Gücü askerleri kulaklarına takılı kulaklıkla müzik dinliyorlar.
Bir kadın, kucağında beş yaşında kız çocuğu. İki asker, kızı annesinin kucağından indirmeden kadının ellerini ve bacaklarını iki yana açıp üçüncü bir askerin tecavüzüne yardım ediyor. Bu sırada Birleşmiş Milletler komutanı, askerlerin önderi Mladiç'le aynı masada bira içiyor.
Bir bebek. Kampın etrafındaki binlerce insan gibi ağlıyor. Sesi, askerleri rahatsız etmiş. Annesine "Kes şunun sesini!" diye bağırıyorlar. Kadın bebeğin' sarıp sarmalıyor, susturmaya çalışıyor ama başaramıyor. Asker "Sen susturamazsan ben sustururum." deyip elindeki çakıyla bebeğin dilini kesip yere atıyor.

Türk'ün evladı...
Unutma.
Ben Aliya,
Boşnakların içinde herhangi biriyim. O gün bütün Avrupa bizi yapayalnız bıraktı. Üç gün içinde sekiz bin vatandaşımızı katlettiler ve toplu mezarlara gömdüler. Binlerce kadınımıza tecavüz ettiler. Binlerce çocuğumuzu yetim bıraktılar. Henüz mezarların' bulamadığımız kaç kardeşimiz daha var, bilmiyoruz. önce, hepsini sıraya dizip tek tek öldürmeye başlamışlar. Elinize kazma kürek verildiğini, bir çukur kazdırıldığını, sonra kafanıza bir kurşun sıkıldığını düşünün. Biraz zaman geçince işin çok uzun süreceğini anlıyorlar. Bu kez yirmili, otuzlu, kırklı gruplar hâlinde daha büyük çukurlar kazdırıyorlar. Vatandaşlarımızı bu kuyuların içine atıp üstlerine kurşun yağdırıyorlar. Bu kez de çok fazla mermi harcandığını anlayıp başka bir yola başvuruyorlar. Çukurlara doldurulan kardeşlerimizin üstüne bomba atıp onları paramparça ediyorlar. Onların mezarını biz bulmadık. Kelebekler buldu. Mavi kelebekler. Sadece toplu mezarların olduğu yerde biten bir çeşit bitkiyle beslendikleri için bazı bölgelere kümelendiklerini anladık. Nerede mavi kelebek gördüysek orayı kazdık. Binlerce şehidimizi çıkarıp Potocari'deki şehitliğe defnettik.
Biz "Bosna'da kendi devletimiz olsun." demedik, onlar dediler. Biz "Bosna'da sadece bizim dinimiz olsun." demedik, onlar dediler. Biz "Bosna'da sadece bizim kimliğimiz olsun." demedik, onlar dediler. Bizim Bosna'da savunduğumuz şey, Batı'nın tüm dünyaya göğsünü gererek anlattığı Helsinki Nihai Senedi'ydi, Paris Şartı'ydı, demokrasi ve hürriyet ilkeleriydi. İki yüz bin canımızı kaybettiğimizde, binlerce kadınımız karınlarında kocalarını öldüren askerlerin be-bekleriyle terk edildiğinde, yirmi dokuz günlük bebeklerimiz öldürülüp toprağa düştüğünde Avrupa'nın anlattığı şeylerin koca bir yalan olduğunu anladık. Amerikan Başkanı George Bush'a toplama kamplarını, tecavüzleri, ambargoyu delilleriyle gösterdiğimde verdiği tepki dünyanın nasıl yönetildiğini öğretti bana. Petrol için Irak'a bir gecede savaş açan ama buna demokrasi kılıfı uyduran, yıllarca Afganistan'da, Pakistan'da, Afrika'da, Filistin'de, Hindistan'da askeri operasyon yapan Amerikan başkanı, anlattıklarım' dinledikten sonra tek bir cümle söyledi bana: "Bosna bizim meselemiz olamaz, o, Avrupa'nın bir iç meselesi."
Ben Aliya,
Aliya izzetbegoviç.
Unutma, Türk'ün evladı!

Sömürgeciler, bütün ilkeleri kendi menfaatleri için koyuyorlar ve kendi çıkarlarını korumak için denklem kuruyorlar. Onların demokrasi dedikleri, hürriyet dedikleri, aidiyet dedikleri, barış ve hoşgörü dedikleri ilkeler, Saraybosna'da, Srebrenitsa'da, Mostar'da toprağın altına gömüldü. Hem de çok acı hatıralarla... Biz, kendi çocuklarımız en azından tebessüm edebilsinler diye yaşadıklarımızı yeni nesillere anlatmıyoruz, anlatmayacağız.
Ama sen bizim yaşadıklarımızi sakın unutma!
Onlar askerleriyle, basın ve medyasıyla, kurumlarıyla çok güçlüler. Onların güçlerinden değil, ikiyüzlü olmalarından kork.
Biz, senin kardeşin olduğumuz için öldürüldük, boğazlandık, tecavüze uğradık.
Senin hafızana sahip olduğumuz için toplu mezarlara gömüldük, yok edildik.

Türk'ün Evladı,
Bizim korumaya çalıştığımız sancak, Yemen'de, Çanakkale'de, Filistin'de, Kırım'da, Açe'de, Türkistan'da korunmak istenen sancaktı. O, ne bir dinin, ne bir ırkın, ne bir dilin, ne bir mezhebin sancağıydı. insanlığın, tek başına insan olmanın temsiliydi.
Sömürgecilerin karşısında sakın yere düşme. Biz, Çanakkale'den sonra direnişi devam ettiren nesiliz. Sen, direnişin değil, dirilişin nesli olacaksın. Korumak için değil, düzen kurmak için çalışacaksın. Sen varsan biz olacağız. Sen ayaktaysan biz yaşayacağız.
Ama unutma!
Sömürgeciler, seni tamamen Asya'ya sürmek için planlarını adım adım işletecekler. Bir gün sıra sana da gelecek. Seni yok etmek için bin yıldır hazırlananlar, bir gün bile durmadan çalışıyorlar.
Sen Türk'sün. Bir ırk, bir din, bir mezhep değilsin, olamazsın.
Batı, Haçlı Seferlerini düzenlerken Araplara Arap demiyordu, Türk diyordu. Çanakkale'de Kürtleri boğazlarken onlara Kürt demiyordu, Türk diyordu. Ne zaman ki onların çıkarı için yeni devletlere ihtiyaç duydu, Arap'a Arap demeye başladı. Seni ondan, onu senden ayırdı. Bugün de Kürt'ü senden, seni Kürt'ten ayırmak için gece ve gündüz çalışıyor. Türk'ün Evladı,
Biz Boşnak'ız ama Türk'üz de. Sen de kalbimde taşıdığım acıyı taşıdığın kadar Boşnak'sın. Utanacak tarihimiz, saklayacak hafızamız yok. Sırp'a karşı sorumlu olduğumuz için değil, yasayla zorunlu kılındığı için değil, kimimiz dinimiz, kimimiz milletimiz, kimimiz Kitabımız, kimimiz ahlakımız sebebiyle vicdan sahibi olduk. Birileri öyle istediği için değil, vicdan bunu tarif ettiği için hiçbir milletin diline, dinine, mezhebine karışmadık. Mezarlarıni çiğnemedik, ibadethanelerini yıkmadık, kadınlarına tecavüz etmedik, bebeklerini boğazIamadık.
Sen var olmak zorundasın.
Bu yüzden bir ve beraber olmak zorundasın.
Sömürgecilerin tezgâhlyla saflara ayrışmamalısın.
Türk'ün Evladı,
Bizi,
onların bize yaptıklarını,
ve sorumluluğunu
sakın unutma
Selman Kayabaşı Karar Odası kitabından alıntı yapılmıştır (209-223)

Çanakkale Geçildi! Çünkü…


1- ÇANAKKALE GEÇİLMEZDİ DE İSTANBUL NASIL İŞGAL EDİLDİ





Dünden kalan konuya kaldığımız yerden devam edelim. Evet, bir zulüm var. Sürgünler, katliamlar yaşandı, En büyük bedel ödeyenlerden biri de biziz. Türk’ü de, Kürd’ü de, Sünnisi de, Alevisi de, Müslümanı da, gayrimüslimi de eza ve cefa çekti bu işten. Hesap soracaksanız gidin önce CHP’den sorun. CHP Genel Merkezinin önünde çadır kurun.. Çünki İttihatçı geleneğin Cumhuriyet dönemindeki temsilcisi onlar. Bu işlerin sorumlusu İttihatçıların kurduğu bankanın mal varlığına siyasi varis olarak, İş Bankası’na devredenlerden sorun bu işin hesabını. Birileri şecaat arz edeyim derken, sirkatin söylüyor sanki! Bu kirli oyunlar, Osmanlı’yı parçalamak ve İsrail’in kuruluşuna giden yolda, hem batının desteğini sağlamak hem de Hıristiyan dünyası ile Osmanlı ve bakiyesi arasına bir kan davası sokmak içindi. Birileri hâlâ o eski planların artistliğini yapıyor sanki..


Bakın Ermeni meselesi anlaşılmadan İsrail’in kuruluşunu anlamak kolay değil. Çanakkale savaşı anlaşılmadan da Ermeni meselesini anlayamayız.. Ama “Çanakkale geçilmez” diye bir efsane üretilerek gerçeklerin üstü örtülmeye çalışılıyor.. Anzak ayinleri ile iş başka yerlere çekiliyor.. Çanakkale geçilmezdi de İstanbul nasıl işgal edildi kardeşim! Niye Mondros mütarekesini imzaladınız ki! 3 yıl 2 ayda Etibank’ı bile tasfiye edemezken, koskoca bir imparatorluğu tasfiye ettiler, zafer diye kutlatıyorlar.. Çanakkale’de başlamadı savaş. İttihatçıların Rusya’ya saldırısı ile başladı. Cevap Çanakkale’den geldi. Ardından Filistin, Kars gitti. Neden bu cepheler konuşulmaz. Kazım Karabekir Doğudaydı, Mustafa Kemal ve Liman Von Sanders Filistin cephesinde.. Anadolu’nun işgali Filistin’den başladı. Hatay’dan girdiler, ilk kurşun Dörtyol’da sıkıldı, İzmir’de değil..


Anadolu’nun fethinden başlayarak bir efsane uydurdular gidiyor. Gerçekler çarpıtıldı, mefahir övgü ya da sövgü kitabına dönüştürüldü.. Efsaneye dönüştürüldü. Hz. Peygamber Medine’deki mezarından Çanakkale’ye savaşa getirildi ya hu! Evet, bir teklifim var: Biz de bu tarihi gerçeklerin ortaya çıkması için Ekim-Kasım 2014 döneminde, 9 Ekim 1918’de Ahıska Hükümet-i Muvakkatasının kurulmasından başlayarak, diğer katılım tarihlerini de not ederek, İstanbul’da bir kongre düzenleyelim, daha sonra da bu illerimizde, yurdun diğer bölgelerinde sergiler, söyleşiler yapalım. Gerçek neyse o, biz gerçeğin, hakkın, hakikatin peşinde olalım. Haksızlık kimden gelirse gelsin, kime yönelik olursa olsun, zalim babamız da olsa, mazlum düşmanımız da olsa.. Konu ile ilgili tarihler şöyle. Bu illerdeki valilikler, kaymakamlıklar, belediyeler de bu çalışmalara destek verebilirler..





Vakıf, dernek, sendika, oda, kim varsa bu işe destek verelim. Kendi tarihimiz, bu toprağın tarihi ile yüzleşelim. Amerikalılar, İsrailliler bize gelip, bize ders vermeye kalkmasınlar.. Aslında onların yüzlerinin bile olmaması gerekir bu konuyu konuşmak için bizimle. Ama birileri bizim bilgisizliğimizi istismar ediyor.. Hırsız bize sigorta poliçesi ya da güvenlik kiti satmaya kalkıyor sanki! Bu konu ile ilgili özel tarihler şöyle: 9 Ekim 1918’de Ahıska Hükümet-i Muvakkatası kuruldu. 29 Ekim 1918 tarihinde Ahıska ve Ahılkelek çevresinde Ahıska Hükümet-i Muvakkatası (Ahıska Geçici Hükümeti kuruldu. 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondros Mütarekesi, Osmanlı Devleti ordusu birliklerinin Güney Kafkasya’dan çekilmesini öngörmüştür.


Osmanlı Devleti bu hükme uyarak 4 Aralık 1918 tarihinde askerlerini 1877 yılından önceki Rusya sınırına aynı uzaklıktaki yere çekecektir. Fakat Kars’tan askerlerini 2 ay sonra çekme kararı almıştır. Bu kararın nedeni halkın bölgede bir hükümet kurmasına zaman vermektir. Çünkü askerlerin geri çekilmesi ile Elviye-i Selase denen Kars, Batum ve Ardahan, Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti işgaline açık bir hale gelecektir 3 Kasım 1918 tarihinde Emir Bey Ekberzâde başkanlığında, merkezi Iğdır olmak üzere Araş Türk Hükümeti kuruldu. 5 Kasım 1918’de Kepenekçi Emin Ağa (Emin Ağa Borçalı) ve Piroğlu Fahreddin Bey başkanlıklarında merkezi Kars olmak üzere Kars İslâm Şûrası kurulmuştur. 15 Kasım’da Birinci Kars Kongresi düzenlendi ve sekiz kişilik Muvakkat Heyeti seçildi. 30 Kasım 1918’de İkinci Kars Kongresi (Kars İslâm Şûrası Büyük Kongresi) düzenlendi ve Millî Şûra Hükümeti kuruldu. Bu Şûradan sonra Aras ve Ahıska’daki hükümetlerini birer şubesi sayarak Millî Şûra Hükümetine katılmıştir.


Kars’ta toplanan kongrede bu üç hükümet Kars Millî İslâm Şûrası Merkez-i Umumisi adı altında birleşmiştir. Başkanlığına Cihangirzade İbrahim Bey seçilmiştir. 60 yöresel temsilcinin katıldığı bu kongre ile Kars, Oltu, Kağızman, Iğdır, Sarıkamış, Ardahan ile Türklerin veya Müslümanların yaşadığı Ahılkelek, Ahıska ve Batum gibi şehirlerde yaşayan halk örgütlenmiştir. 17 -18 Ocak 1919 tarihlerinde Dr. Esat Oktay Bey başkanlığında Kars’ta toplanan kongereye, 131 temsilci katılmış ve kongrede Kars Millî İslâm Şûrası’nın adı Cenûb-i Garbî Kafkas Hükûmet-i Muvakkata-i Milliyesi (Güneybatı Kafkasya Milli Geçici Hükümeti) olarak değiştirilmiştir. Başkanlığına yine Cihangirzade İbrahim Bey seçilmiştir. Bu geçici hükümet, 18 maddeden oluşan anayasası, yeşil ve kırmızı zemin üzerinde bulunan ay-yıldızlı bayrağı kabul edip; 12 üyeli bir bakanlar kurulu ve halkın oyu ile seçilen 131 milletvekilli bir parlamento kurmuştur. 25 Mart 1919 tarihinde bu meclis Cenûb-i Garbî Kafkas Hükümet-i Cumhuriyesi adını almıştır. Hükümet Kars’ın dışında Artvin, Ardahan, Batum, Gümrü, Sarıkamış, Nahcivan, Ordubad ve Iğdır’ı sınırları içinde saymıştır.. Evet, şimdiden çalışmaya başlayalım. Fotoğraf sergileri, konferanslar, Radyo-Tv programları, röportajlar, söyleşiler.. Tarihi övgü ya da sövgü kitabı olmaktan çıkartalım.. Tarih bir toplumun ortak hafızası ve tecrübeler birikimidir.. Tarihten ders alalım.
Selâm ve dua ile.. ABDURRAHMAN DİLİPAK.

2- Çanakkale Geçildi! Çünkü…






Bizim bir Çanakkale zaferimiz vardır. Düşman ordusunu-özellikle İngiltere’yi denize döktüğümüz destansı zafer.


Çanakkale Savaşı, Müslümanların inançlarını korumak için verdiği mücadeledir.


Çanakkale Savaşı, kâfirlerin topraklarımıza girip kâfirlik yapmalarını engellemek için verdiğimiz bir mücadeledir.


Çanakkale Savaşı; namazla, tekbirlerle, Kur’an’la verilen mücadelenin adıdır.


Çanakkale Savaşı, Müslümanların“Biz daha bitmedik. İman varsa imkan da var” sloganını Batının kokuşmuş, materyalist, seküler zihniyetine haykırmaktır.


Çanakkale zaferi; ulusalcı, seküler, Kemalist ve ırkçı zihniyetin vesayetlerini sürdürmek için kullandıkları bir araç asla olamaz.


Çanakkale Savaşı, ümmetin diriliş için attığı son çığlıktır. Çanakkale zaferi, ümmete “kalkın ayağa ve dimdik durun” demektir. Çanakkale zaferi, “düşmek ayıp değil, kalkmasını bil” düsturunu bize en iyi öğreten zaferdir. Çanakkale zaferi, gücünü vahiyden alan, ümmetçi düşüncenin dışa yansımasıdır. Yoksa Çanakkale zaferi, toprağı kurtarıp zihinleri Batı’nın seküler ve materyalist zincirlerine bağlamak değildir.


Çanakkale Savaşı, inanç değerlerini korumak ve yüceltmek için Türküyle, Kürdüyle, Arabıyla, Lazıyla, Çerkeziyleverdiğimiz mücadelenin adıdır.


İşte tam bunu dediğimde birileri için “Ama Araplar bizi arkadan vurdu, İngilizlerle iş birliği yaptılar” demek refleks haline gelmiş.


“Mekke Emir’i Şerif Hüseyin İngilizlerle anlaşıp 1. Dünya Savaşı’nda İngilizleri destekledi. Ama Arapların hepsi bunu yapmadı. Osmanlı’yı savunan Araplar da vardı. Çanakkale, Kafkas ve Balkan Savaşları’nda bizden yana oldular. Bu savaşlarda ‘200 bin Müslüman Arap’ şehit oldu. Yurt dışına gidip Osmanlı şehit mezarlıklarına bakın, Bağdatlı, Şamlı, Halepli, Trabluslu, Beyrutlu kişilerin mezarlarını göreceksiniz”[1]


Çanakkale Savaşı’nda bizim safımızda bize destek veren onlarca Arap vardı. Ve onlarcası Çanakkale Savaşı’nda şehit düştü. İngilizlerle işbirliği yapan Şerif Hüseyin ve yandaşlarıdır. Bunu kalkıp tüm Araplara genellemek gülünçtür. Şerif Hüseyin ve yandaşlarının yaptıklarını “Araplar bizi arkadan vurdu” diyerek insanlara anlatmak “ulusalcı-ırkçı zihniyetin” dışa yansımasıdır. Bunlar asla Çanakkale Savaşı’nda bizimle beraber olan Arap Müslümanları görmezler. Çanakkale zaferini sadece Türklerin zaferiymiş gibi göstermek isterler. Hâlbuki o zaferi, Diyarbakırlı, Bitlisli, Siirtli Müslüman Kürt kardeşimle, Müslüman Arap kardeşimle, Müslüman Laz kardeşimle, Müslüman Türk kardeşimle beraber kazandık. Ve biz bunu bir inanç uğruna yaptık. Neyse geçelim bu faslı. Çünkü MalcolmX’in dediği gibi:“Irkçılık bir ideoloji değil, psikolojik bir hastalıktır.”


Çanakkale Zaferi’nden sonra günümüze kadar “Çanakkale geçilmez!” diyerek her yerde söyledik durduk. Duvarlara yazdık bunu. Bunu kağıtlara büyükçe yazıp sınıflara astık. Caddelere, sokaklara “Çanakkale Geçilmez” pankartları astık. Ne zaman Çanakkale kelimesi geçse hemen aklımıza “Çanakkale geçilmez. Geçilmedi de” cümlesi geldi. Arkadaşımıza, akrabamıza, kardeşimize Çanakkale’de yaşanan ibretlik olayları anlata anlata bitiremedik. Savaşta yaşanan mucizevi olayları anlattıkça anlattık. Askerlerimizin ne kadar güzel bir destan yazdığını her seferinde anlattık. Ve ardından omuzlarımızı kabartıp o destansı cümleyi tekrardan kurduk: “ÇANAKKALE GEÇİLMEZ!”(İşte bunu diyenlere ben diyorum ki: Aklına selam söyle)


Ama Çanakkale geçildi. Hatta Çanakkale gibi onlarca yer geçildi. Ama biz “Çanakkale Geçilmez” diyerek kendimizi avuttuk durduk. Evet üstüne basa basa söylüyorum: “Çanakkale Geçildi” Bu yazımı da Çanakkale’nin nasıl geçildiğini ispatlamak için yazdım. Sanırım ispatına başlayabiliriz artık. Anlatalım ki içi boş sloganlarla övünüp durmayalım. Çünkü slogan toplumu olduk çıktık.


ÇANAKKALE GEÇİLDİ! ÇÜNKÜ…


Çanakkale Savaşı’ndan sonra yaşanan olayları iyi analiz edersek bu gerçeği kolayca anlayabiliriz. I. Dünya Savaşı’ndan sonra Ankara’da Büyük Millet Meclisi kurulmuş yeni bir devlet oluşmuştu. Meclis dualarla, Kur’an’la, tekbirlerle, namazlarla, hatimlerle açılmıştı. Kelime-i Tevhid bayrağı ile tekbirler getiriliyordu. Bu gün ise o bayrağa “irtica” deniliyor. Meclisin içinde kürsünün arkasında “Ve emruhum şura beynehum” (onların işleri aralarında şura istişare iledir.-Şura 38) ayeti yazılıydı. [2] Ayrıca dönemin İzmir Milletvekili Mahmut Esat Bozkurt diyor ki: “Mecliste müezzin beş vakit ezan okur, imam cemaate namaz kıldırırdı…”[3]Evet gördüğünüz gibi yeni kurulan mecliste ve devlette din konusunda ne kadar hassas olduğu görülüyor. Zaten Çanakkale zaferi de bu ruhla kazanılmıştı. Devleti ve meclisi de bu ruh inşaa ediyordu. Ama çok kısa bir zaman sonra bu durum ortadan kalkmış ve meclise de devlete de seküler-laik yapı egemen olmuştu. Tevhid Bayrağı irtica simgesi olmuş. Kur’an’ın ilkeleri gericilik, savunanlar da yobaz olmuştu. Artık meclise vahiy hakim değildi. Vahyin egemenliğini savunan milletvekilleri de tasfiye edilmişti. Bunlardan bir de Mehmet Akif’ti. Mecliste ezan okumak, Kur’an’ın ve İslam’ın ilkelerini savunmak irtica, gericilik, yobazlık ve teröristlik olacaktı. “Laiklik elden gidiyor. Kahrolsun şeriat diyerek” dindar kesim tasfiye edilecekti. Zaten bu durum günümüzde de aynı yapısıyla devam etmektedir. İşte Çanakkale’nin geçildiğinin birinci delili bu. Çanakkale geçilmemiş olsaydı bunlar olur muydu? Neyse geçelim.


ÇANAKKALE GEÇİLDİ! ÇÜNKÜ…


Tarih 3 Mart 1924’ü gösteriyordu. Hilafet kaldırılmış, daha doğrusu ilga edilmişti. Hükmünü kaybetmişti. Son halife 2. Abdulmecit yurtdışına sürülmüştü. Halifenin şahsi hayatından bahsetmek istemiyorum. Asıl olan hilafet kurumunun ne kadar önemli bir kurum olduğudur. Hilafet ile dünyadaki tüm Müslümanlar Halifenin etrafında toplanıyorlardı ve böylece Müslümanlar büyük bir güç haline geliyordu. İngilizler ve Batı Hilafet ve Halife’den hiç hoşlanmıyordu. Çünkü Müslümanları birlik ve beraberlik içinde tutuyordu. Bu da İngilizlerin Müslümanları “bölüp parçalayıp yutmasını” engelliyordu. Halife, haydin savaş var! dediğinde Müslümanlar toplanıp büyük bir güç oluşturuyordu. İngilizler, Hilafet ve Halife belasından kurtulmalıydı. Farklı ırktan olan Müslümanları Hilafet ve Halife birleştiriyordu. Bakın Hilafet kaldırıldığında İngilizlerin tepkisi nasıl olmuş:


Halifelik kaldırılınca İngiltere’nin Musul’daki resmi görevlisi bunu hayretle karşılayıp inanmakta güçlük çekmiştir. İngiliz görevli “Halifeliğin ortadan kaldırılmasıyla Türkler’in bindikleri dalı kestiklerini ve bununda İngiltere için inanılmayacak derecede mükemmel olduğunu”[4] söyledi. AH AH!MÜKEMMEL OLMAZ MI!Yıllardır parçalamak istedikleri Müslümanları parçaladılar.

İngiltere büyükelçisi Ronald Lind 8 Şubat 1926 raporunda şunları diyor: “Laik Türkiye’nin Müslümanları artık İngilizler için tehlike olmaktan çıkmıştır”[5]


İngiliz yazar PhilipsGraves ise “Türkler herhangi bir devlet için güçlük yaratabilecek Hilafet kurumunu ortadan kaldırmakla Britanya(İngiliz) İmparatorluğuna çok büyük iyilik yapmıştır”[6] (Yorum sizin)


Meşur tarihçi Arnold J. Taynbee ise şunu dedi: “Halifeliğin kaldırılmasıyla Türkler İslam dünyasının merkezi olmaktan çıkmıştır. Türkiye İslam’ın manevi önderliğini bırakıp, dünyevi bir hükümet kurup halifeyi sınır dışı edince Batılaşmanın nimetlerine karşılık İslam birliği ve desteğinden vazgeçti. Ne olursa olsun Halifelik İslam toplumunu birleştirici ve İslam’ın geçmişi ile en güçlü bağı sayılmıştır”[7] Zaten bunun için Hilafet tehlikeliydi.


Evet aslında İngilizler, Hilafetin kaldırılmasıyla Çanakkale Savaşı’nda elde edemedikleri büyük zaferi elde ettiler. İngilizler için Hilafet’in kaldırılmasıyla(ilgası), Müslümanları birleştiren güç ortadan kalktı. İngilizler için bundan daha büyük zafer olabilir mi? Artık Müslümanları istedikleri gibi bölüp parçalayıp yutabileceklerdi.Zaten ekmeği bölmenin amacı da kolay yutulur lokma haline getirmektir. Biz halen “Çanakkale Geçilmez” diyerek kendimizi avutup duralım. İşte Çanakkale’nin geçildiğinin en açık ispatıdır bu.





ÇANAKKALE GEÇİLDİ! ÇÜNKÜ…


25 Kasım 1925’te TBMM, meşhur Şapka Kanununu kabul etti. İşte bu Kanunla beraber yaşananlar tarihimizde utanç lekesi olarak kalacaktı. Şapka giymeyenlere karşı baskı uygulanacak gerekirse asılacaktı. Yaşanan şu olay durumu en güzel şekilde özetliyor:


Rize Ulu Camii imamı Hafız Şaban Hoca cemaate “Biz dinimize bağlılık isteriz inanmayanlar inanmasın fakat inananlara zulüm yapılmasın, tek isteğimiz sarığımıza sakalımıza cübbemize dokunulmasın. Şapkayı giyenler giysin ama giymeyenler hapse atılmasın.” şeklindeki sözleri Rize’de şapka yasasına karşı protestoları başlatmıştı. Bu protestolara karşı hükümet halkı sindirmek için Rize limanına dönemin en büyük savaş gemisi “Hamidiye Zırhlısını” demirleyerek Rize’yi bomba yağmuruna tutmuştu. Hamidiye zırhlısının Rize’nin yamaçlarına topçu ateşi açtığı ve halkın bunu destanlaştırarak: “Atma Hamidiye atmavergide vereceğuk, şapka da giyeceğük” ağıtları yakarak aman diledikleri tarih kütüklerinde kayıtlıdır. [8] Şapka giymemek için ölene kadar şehre inmeyip dağlarda, mağaralarda yaşayan insanlar bile olmuştur. Kellesiz kalmak istemeyenler de şapkayı bulup giyiyorlardı.


Ayrıca Maraş, Sivas, Kayseri, Erzurum’da da halk isyan etti. Halkın üzerine ateş açıldı. [9]


Bu da gösteriyor ki, zihnin ve şeklin Batı’ya uydurulması için her şey yapılır olmuştu. Kendi memleketi bombalayacak kadar ileri gidilmişti. Halbuki Çanakkale Savaşı İngiltere ve Batı’nın zihniyetine karşı verdiğimiz mücadelenin ifadesiydi. Çanakkale Savaşı’nda İngilizlere ve Batı’ya karşı her türlü mücadeleyi verdik. Ama savaştan sonra onlara benzemek için her şey yapıldı. Savaş sadece toprak kurtarmak değildir. Savaş aynı zamanda inancını, hukukunu ve seni sen yapan değerleri de kurtarmaktır. İşin ilginç tarafı Cumhuriyet Dönemi’nde bizi biz yapan değerlere sırtımızı dönmüştük. Batı’nın şapkasını giydirmek için halka zulüm yapılmıştı. Çanakkale Savaşı’nı bunun için mi vermiştik?İşte Çanakkale’nin geçildiğinin bir başka delili de budur. Biz ise halen “Çanakkale Geçilmez” diyerek kendimizi avutalım.


ÇANAKKALE GEÇİLDİ! ÇÜNKÜ…


1 Kasım 1928’de Harf İnkılabı olmuştur. 1000 yıllık alfabemiz bir günde değiştirilmişti. Bununla beraber hiçbirimiz 90 yıl önce yazılmış bir eseri alıp okuyamıyoruz. Eskikütüphaneler türbeye dönüşmüştür. Cemil Meriç’in dediği gibi 3 Kasım 1928’den itibaren kütüphaneler birer “tuğla yığını”na döndü; dini-kültürel birikimimiz gelecek nesillere aktarılamadı. İsmet İnönü’nün şu sözü tüm bu Türkçeleşme harekatının amacını ortaya koyuyor: “Harf İnkılabı’nın en büyük faydası, kültür değişmesini kolaylaştırmasıdır. Türk milletini bir kültür âleminden bir başkasına nakletmiştir” Ahmet Cevat Emre “Arap yazısıyla Batı kültürünü benimsemek imkânsızdı.” diye yazmıştır. Demek ki, gerçek amaç, Batı medeniyetine geçmekti, Osmanlı’yı, İslam’ı ve Kur’an’ı temsil eden bir yazıyla yollarına devam edemezlerdi. Kendi iradesiyle Harf İnkılabı’nı yapan 2 ülke var modern çağda. Biri biziz, diğeri İsrail. Ancak mühim bir farkla: Biz Arap yazısını geri bıraktırıyor diye terk ederken, İsrail, hemen bütün Yahudi vatandaşları Latin harflerini bildiği halde tersinden bir Harf İnkılabı yaptı ve “2 bin yıl önceki” ölü ve öğretilmesi çok zor “İbrani alfabesini” diriltti. Latin alfabesine geçilmesiyle batıya doğru meyledildi. İnsanlarda bugün bile belli olan kimlik bunalımı oluştu. [10]


Aslında buna Osmanlı’nın yani tarihin hakimiyetinden kurtulmak da diyebiliriz. Tüm bu yaşananlara baktığımızda biz 1. Dünya Savaşı’nda İngilizlerin işgalinden değil de Osmanlı’nın hakimiyetinden kurtulmuşuz gibi geliyor. Bu değişiklik Batı’nın kültür anlayışını benimsemede yardımcı olacaktı. Allah aşkına o zaman biz niye Çanakkale Savaşı yaptık ki? Niye bu kadar şehit verdi ki? Bırakın Çanakkale’yi geçmeyi, zihinlerimizi köleleştirmişler. Zihinlerimizin içine format atmışlar. İşte Harf Devrimi de Çanakkale’nin geçildiğinin başka bir delili.




ÇANAKKALE GEÇİLDİ! ÇÜNKÜ…


Çanakkale’nin geçildiğinin en vahim örneğine geldik şimdi. Cumhuriyet Dönemi’nde yapılan güzellik yarışmalarına yani. Dünya genelinde bir güzellik yarışması düzenlenir Avrupa’da, Belçika’nın Spa şehrinde düzenlenir bu yarışma. Keriman Halis bu yarışmaya gönderilmek istenir. Babası Tevfik Halis’ekızınızı güzellik yarışmasına sokacağız dediklerinde Tevfik Bey“Bu kara kızı mı?”diye alay etti. Aynı yıl Belçika’nın Spa şehrindeki yarışmaya Keriman Halis de gönderilir. 28 ülkenin temsilcileri arasından dünya güzeli seçilir. Buraya kadar belki acı verici bir şey yok. Ama Keriman Halis nasıl birinci oldu?


Yarışma gününde jürinin önünde kızlar birer birer geçip giyimleriyle, bakışlarıyla, tebessümleriyle puan toplamaya çalıştılar. Jüri salona geçip puan değerlendirmesi yapmak istedi. Başkan kürsüye geçerek şöyle dedi: “Sayın jüri üyeleri bugün Avrupa’nın Hıristiyanlığın zaferini kutluyoruz. 1400 senedir dünya üzerinde hakimiyetini sürdüren İslamiyet artık bitmiştir… Müslüman kadınların temsilcisi Türk güzeli Keriman aramızdadır. Bu kızı zaferimizin tacı kabul edeceğiz. Onu kraliçe seçeceğiz. Ondan daha güzeli varmış yokmuş önemli değil… Bu sene Hıristiyanlığın zaferini kutluyoruz. Avrupa’nın zaferini kutluyoruz. Bir zamanlar Fransa’da oynanan dansa müdahale eden Kanuni Sultan Süleyman’ın torunu işte “mayo ve sutyen”ile önümüzdedir. Kendini bizlere beğendirmek istemektedir. Biz de bize uygun bu kızı beğendik. Müslümanların geleceğinin böyle olması temennisiyle. Türk güzelini dünya güzeli olarak seçiyoruz. Fakat kadehimizi Avrupa’nın zaferi için kaldıracağız.”[11] Keriman Halis Türkiye’ye döndüğünde Atatürk ona “ECE” ismini veriyor ve böylece ismi Keriman Halis Ece oluyor. Ece “kraliçe” anlamına gelmektedir.


Şimdi soruyorum biz Çanakkale Savaşı’nı bunlar için mi yapmıştık?Biz Çanakkale Savaşı’nı Avrupa’ya çıplak bir kız gönderip Avrupalıların gözüne zevk vermesi için mi yapmıştık? Biz Çanakkale Savaşı’nı namusumuzu korumak için yapmamış mıydık? Çanakkale Avrupa’ya güzellik yarışması için çıplak bir Müslüman kız gönderdiğimiz gün geçildi. Çanakkale Avrupa’dan birincilikle dönen bu kızımıza “ECE (kraliçe)” ismini verdiğimiz gün geçildi. Halbuki Çanakkale’de ve diğer savaşlarda ninelerimiz ve annelerimiz örtüsüyle, tesettürüyle askerimize yardım etmişlerdi. Cephanelik taşımış, yiyecek giyecek taşımışlardı. Onlar bizim namusumuzun bekçisiydi. Bu güzellik yarışması gösteriyor ki, Çanakkale çoktan geçilmiş de bizim haberimiz yok. Allah aşkına biz Çanakkale Savaşını bunlar için mi verdik?İşte Çanakkale’nin geçildiğinin en büyük delillerinden bir de budur.


ÇANAKKALE GEÇİLDİ! ÇÜNKÜ…


1932 yılında ezanı Türkçeleştirip Arapça okunmasını yasaklamaya başladılar. Bu tarihten itibaren Diyanet İşleri Başkanlığının talimatıyla Arapça ezan okuma yasağı getirilir. Bu ezan 1932 de böyle okutulmaya başlandı. Tam 18 yıl böyle okutuldu. Atatürk 1938 de öldü. Demek ki 5 yılı Atatürk döneminde 13 yılı da İsmet İnönü döneminde okutuldu. Ezan “Tanrı Uludur” diye başlıyor. Allah-uekber (en büyük Allah’tır) kaldırılmış yerine Yunancadan hortlatılmış Tanrı kelimesi getirilmişti. Said Nursi bu ezanın okunduğunu duyar ve bu ezana “şarkı” der. Velhasıl 18 yıl şarkı okuttular bize. Bu ezanı okuması içinde musikiden iyi anlayan imamların yetiştirilmesi gerektiğini söylediler. Arabeks şarkı söyler gibi okuttular.


Pek çok din görevlisi ceza aldı, dayak yedi, görevden alındı, hatta hapse düştü. Daha sonraki yıllarda cezaları tam olarak belli olmuştur. “Devrim Kanunu” olarak bilinen Türk Ceza Kanunu’nun 526. maddesine bir ek yapıldı. Buna göre Arapça ezan ve kamet okuyanlar 3 aya kadar hafif hapis veya 10 liradan 200 lirayakadar hafif para cezasıyla cezalandırılacaklardı. ”[12]


Karamürsel’in Ayazma köyünden Boşnak asıllı Bekir Duran, Çarşı Camii’nde Arapça ezan okuması sebebiyleAdliye’ye sevkedilmiş, ancak cezai ehliyeti bulunmadığı için serbest bırakılmış, Arapça ezan okumaya devam etmesi üzerine Bakırköy Akıl Hastanesine sevk edilmiştir. (1939)[13] Anlaşılan o ki deliler akıllı,akıllılar deli olmuş. Adalet falan kalmamış. İnanç özgürlüğü ise “kayıp aranıyor.”İşte böyle bir dönem. (Adaletin ve inanç özgürlüğün ruhuna el Fatiha!M. G)


Ezanın böyle okutulmasından dolayı Yazar Ali İlbey der ki: “Cumhuriyet, Allah-uekber’in‘Tanrı uludur’ diye okutulmasıdır. ”


Evet biz Çanakkale Savaşı’nda, ezanı “Tanrı Uludur” diye okunması için mi savaştık? Bunun için mi şehit verdik? Acaba Çanakkale’de şehit düşen askerlerimizden biri bu durumu görseydi ne derdi. Çanakkale geçilmemiş olsaydı hiç “ALLAHUEKBER” Tanrı Uludur diye okutulur muydu? Çanakkale geçilmemiş olsaydı Allahuekber diyenler cezalandırılır mıydı?Ya da şöyle söyleyelim: Bugün minarelerimizden 5 kez Allah-uekber(Allah en büyüktür) diye haykırılıyor. Ama ekonomik, sosyal, siyasi, eğitim ve hukuk hayatı Allah en büyük değilmiş gibi şekillendiriliyor. Ekonomi faizli ve sömürü düzenine itaat ediyor, eğitim, yoz ilişkili sürtüşmeli şekilde dizayn edilmiş, hukukta İslam’ın ilkeleri dikkate alınmıyor. Siyasi hayatta İslam(Allah) devlete karışamaz. Tüm bunlardan sonra günde 5 vakit minarelerden Allah-uekber,Allah-uekber,Allah-uekber,Allah-uekber…İşte böyle bir ezan ancak uyutan resmi ideoloji tarafından uyuşturucu olarak kullanılır. Derler ki: “Nasıl olsa ezanlarınız Arapça okunuyor, camiler açık ne yapacaksınız Kur’an’ı şeriatı?” derler. İşte tam burada ezanı uyuşturucu olarak kullanıyorlar. Nasıl olsa ezanı da anlamıyoruz. Ezanın bir gün uyuşturucu olarak kullanılacağı hiç aklıma gelmezdi. Şeytanın sağdan yaklaşması olsa gerek. Bunun en açık örneğini DP Döneminin Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın açıklamalarında görüyoruz.


3. Cumhurbaşkanı Celal Bayar, 1950’de ezanın tekrar Arapça olarak okunmasına izin verildiği dönem için şunu diyor: “Bir barajın önünde biriken sular alt kanallardan tahliye edilmezse nasıl ki bendini yıkacaksa, İslami birikimin de bu küçük işlerle deşarj edilmemesi halinde Atatürk devrimlerini yerle bir edecektir” [14] Yani Bayar demek istemiştir ki, Arapça ezanın serbest bırakılmasıyla Müslüman halkın isyan etmesinin önüne geçildi ve halk yumuşatıldı. Çünkü halk artık isyan etmek üzereydi. Böylece halk isyanı önlenerek Atatürk Devrimleri korunmuş oldu. Velhasıl anlayacağınız Çanakkale geçilmiş. İnanın bizim okunan ezanlarımızdan küfür alemi rahatsız olmadığı gibi yine bizim Çanakkale geçilmez sloganlarımızdan da rahatsız olmuyorlar. Çünkü geçilmiş bir defa.


ÇANAKKALE GEÇİLDİ! ÇÜNKÜ…


Bildiğiniz gibi yüzümüzü Batı’ya çevirdikten sonra yaşantımız şeklimiz tamamen onlara benzemeye başladı. Daha doğrusu Laik-seküler gömlek bu halka zorla giydirildi desek daha doğru olur. Eğitim ve kanunlarla bunu zorla oturttular. Daha sonra yetişen nesil haram ve helalleri dikkate almamaya başladı. Ahlaksızlıklar arttı. Günümüze kadar Türkiye’nin bir çok yerinde devlet eliyle “resmi genelevler” açıldı.


İnsan Hakları Derneği (Şefkat-Der) yayınladığı raporda ülkedeki fuhuş gerçeğini ortaya koydu. ‘Hayatı Çalınan Hayatsız Kadın’ konulu rapora göre, 55 ilde bulunan genelevlerde, “vesikalı (izin belgeli) 3 bin kadın”, genelev dışında ise “vesikalı 15 bin kadın” çalıştırılıyor. 100 bin kadının da kayıt dışı olarak çalıştırıldığının belirtildiği raporda bu rakamın 50 bininin çocuk olduğu dile getiriliyor… Gayri resmi genelevlerinde, randevu evlerinde, otellerde, çeşitli mekanlarda, sokaklarda kayıtdışı olarak çalıştırılan seks kölesi kadınlarının sayısınınsa 100 binden fazla olduğu raporda vurgulanıyor. Bu sayının 50 bininin 18 yaşından küçük çocuk olduğu dile getirilirken 60 yaşındaki kadınların bile çalıştırıldığı aktarılıyor. Düzenli olarak hayat kadınları ile beraber olan erkek sayısının “1 milyonu” geçtiği belirtilen raporda, Türkiye’deki bazı genelevlerin bedelinin 300 bin TL’den 3 milyon TL’ye kadar çıktığı kaydediliyor. Yerli ve yabancı binlerce kadının fuhuş tuzağına düşürüldüğünün açıklandığı raporda, Türkiye’deki seks köleliği ticaretinde dönen rantın 5 milyardoları bulduğu vurgulanıyor. [15]


Hatta ülkemizdeki vergi rekortmenlerinden bir tanesi bir çok genelevin sahibi olan“MatildManukyan’dır”(öldü) Ermeni kökenli Türk genelev patroniçesi. İşlettiği genelev sayısını 37’ye çıkarmıştı. Genelevlerden kazandığı paraları gayrimenkule dönüştürerek ailesinden kalan gayrimenkul sayısını artıran Manukyan 6 kez vergi rekortmeni olarak çeşitli ödüller almıştı. [16]


Çanakkale’de savaşan inançlı bir askerimizin bu topraklar üzerinde devlet eliyle 55 genelev açılacağı söylense inanır mıydı? Zaten İngilizlerin bunları yapmaması için Çanakkale’de destan yazmıştık. İşte tüm bu fuhşiyatın artması bilinçsizce ve dayatarak yüzünü Batı’ya dönmenin sonucuydu bunlar. Anlayacağınız yeni bir Çanakkale Savaşı daha yapmamız lazım. İstanbul’u yeniden bir daha fethetmemiz lazım. Bir Kurtuluş Savaşı daha vermemiz lazım, Batı’nın kokuşmuşluğundan kurtulmak için. Evet biz tekrardan mesaj veren o cümleyi kuralım: “Çanakkale geçilmemiş olsaydı bunlar olur muydu?”


ÇANAKKALE GEÇİLDİ! ÇÜNKÜ…


Ayrıca ülkemizde yıllarca devlet kurumlarına başörtülü kadınlar alınmamıştır. Kız öğrencilerin başörtüyle okumalarına izin verilmemiştir. Çünkü kadınlar devlet kurumlarına başörtülü girerlerse “laiklik” elden giderdi. Tabi bu zihniyete göre Çanakkale geçilmiş geçilmemiş önemli değildi. Yeterki laiklik elden gitmesindi. Şeriat kahrolsundu.


Ülkemizde Batı’ya yönelmenin sonucu ile ahlaksızlık artınca alkol tüketimi de arttı. Alkol tüketim oranı arttıkça arttı. Bu ise toplumda bir çok huzursuzluklara neden oldu. Alkol satan dükkanların, mağazaların sayısı arttı. şuan 150 binden fazla alkol satan dükkan mağaza var. Demekki tüketiliyor ki satılıyor. Alkol nedeniyle bir çok trafik kazası olmakta, yuvalar yıkılmakta, kadına şiddet uygulanmakta, boşanmalar olmaktadır. Alkol satımı ve tüketimi bu kadar artmışken “Çanakkale geçilmez” demek ne kadar komik.


ÇANAKKALE GEÇİLDİ! ÇÜNKÜ…


Bildiğiniz gibi her yılın sonunda Hristiyanların Çılgınca eğlendikleri Bir Noel Bayramı vardır. Çokça alkol alırlar, eğlenirler, israf ederler, zina yaparlar…İlginçtir. 1925 yılında çıkarılan kanunla Hicri ve Rumi takvimler yerine Miladi takvim kabul edilerek 1 Ocak 1926’dan itibaren de kullanılmaya başlanmıştır. Takvimimizin Hristiyan takvimi olmasıyla beraber Kültürümüz de onlara benzemeye başladı. Bunun sonucu bilinçsizce bir taklitçilik oluştu. Noel Bayramı denen “günah işleme bayramına” insanlarımız da bulaştı. İçkiler içildi, tecavüz ve taciz olayları yaşandı, vur patlasın çal oynasın etkinlikleri düzenlendi, yığınlarca para israf edildi. Milli Piyango, loto, toto dediğimiz kumar oyunu “devlet eliyle” oynatıldı ve teşvik edildi. Şarkıcılara yığınlarca para verilerek konser düzenletip günahın ve haramın boyutunu artırdılar. Yeni yıla girmemize saatler kala şarkıcılar konser verdiler, milleti çılgınlar gibi eğlendirip, günaha bulaştırıp üstüne binlerce TL aldılar. Bakın bu “harama teşvik organizasyonundan” ne kadar para alacaklar:


Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de sahne alacak Tarkan’ın yılbaşı gecesi için alacağı ücret ise 1 milyon dolar.Sezen Aksu, 400 Bin Lira alacak. Mustafa Sandal 250 bin TL istiyor. Bülent Ersoy bir ge­ce için 300 bin li­ra alacak. Pop müzik sanatçısı Gülşen 130 bin TL alacak. De­met Aka­lın, yıl­ba­şı ge­ce­si İs­tan­bu­l’­da ve­re­ce­ği kon­ser­den 200 bin li­ra ala­cak. Popçu Hadise 150 bin TL alacak. Sibel Can yılbaşı gecesinde verdiği konserle 300 bin lira kazanacak. İbrahim Tatlıses, yılbaşı gecesi 250 bin lira kazanacak. [17]


Evet birkaç saatte bu kadar para alıp, üstüne günah işleme rekorunun kırılması için teşvik etmiş oldular. İçkiler su gibi tüketildi. Onlar çalıp söylerken bir çok kanal onları gösterdi. Bu yıllardır böyle devam etmekte. Ülkemizde sanat adına pop, rock, rap, arabesk v. b şeylerle gençliğin beyni uyuşturulmakta. Uyutulmakta. Zaten bir hastayı uyuşturucu ve narkozla uyuttuktan sonra artık o hasta üzerinde her türlü ameliyatı yapabilirsiniz. Anlayacağınız:Uyut, böl, parçala, yut projesi.


Tüm bunlar oluşmuşken, toplum ve devlet harama açıkça teşvik ederken “Çanakkale Geçilmez. Geçilmedi de” masallarını okumak ne kadar gülünç değil mi?Çanakkale geçilmemiş olsaydı Şeytan ve Şeytani sistemlere açıkça hizmet eden böyle çılgınlıklar olur muydu?Kardeşim Çanakkale geçilmiş de bizim haberimiz yok.


ÇANAKKALE GEÇİLDİ. ÇÜNKÜ…


Çanakkale geçilmemiş olsaydı şuan Çanakkale ilimizde alkol satan onlarca “birahane” olmazdı. Edep ve iffetini kaybedip açık saçık hatta çırılçıplak dolaşan kadınlar kızlar olmazdı. Çanakkale geçilmemiş olsaydı, Çanakkale’de devletin eliyle zinaya teşvik eden resmi bir “genel ev”açılmazdı. Çanakkale geçilmemiş olsaydı şuan Çanakkale’de onlarca “faizli banka” bulunmazdı.


Çanakkale Savaşı’nı yeniden bir kez daha yapmamız lazım. İstanbul’u bir kez daha fethetmemiz lazım. Yeniden bir Kurtuluş Savaşı daha vermemiz lazım. NE İÇİN Mİ?


Zilletten kurtulup izzeti elde etmek için.


Selam ve dua ile…



[1] Beyaz Müslümanların Büyük Sırrı Efendi 2, Soner Yalçın, s. 144-145


[2] Abdurrahman Dilipak – Yeni Akit 2008-04- 23Bugün 23 Nisan!


[3] Yavuz Bahadıroğlu Tarihimizin Gizli Odaları 91, 92 Ayrıca bu konuda bkz. Genç birikim dergisi ocak 2013 sayı 164 1. Meclis’in Feshinden 2. Meclis’in Faaliyetlerine, Mustafa Güldağı


[4] Osmanlının Gizli Tarihi, İsmail Çollak, s. 184-187


[5] Osmanlının Gizli Tarihi, İsmail Çollak, s. 184-187


[6] Osmanlının Gizli Tarihi, İsmail Çollak, s. 184-187


[7] Osmanlının Gizli Tarihi, İsmail Çollak, s. 184-187


[8] Son Devrin Din Mazlumları, Necip Fazıl Kısakürek, s. 81 Cumhuriyet Dönemi Din ve Devlet İlişkileri, Hasan Hüseyin Ceylan, cilt 2, s. 51-52 Genç Birikim Dergisi Ocak 2013 Sayı 164 1. Meclis’in Feshinden 2. Meclis’in Faaliyetlerine, Mustafa Güldağı


[9] Bkz. Cumhuriyet Dönemi Din ve Devlet İlişkileri, Hasan Hüseyin Ceylan, cilt 2, s. 51-52


[10] Satılık İmparatorluk, Mustafa Armağan, s. 189-194, Timaş Yay.


[11] Hekimoğlu İsmail, Bir Millet Uyanıyor, s. 153-154-155. Yeni Rehber Ansiklopedisi, cilt 11, s. 357, Türkiye gazetesi. Cumhuriyetin Tarihi, Ahmet Cemil Ertunç, s. 163-164, Pınar yay. Büyük Larousse Sözlük ve Ansiklopedisi, cilt 13, s. 6638, Milliyet


[12] Türkçe Ezan ve Menderes, Mustafa Armağan, s. 9, Timaş Yay.


[13] Türkçe Ezan ve Menderes, Mustafa Armağan, s. 43, Timaş Yay.


[14] Ben de Yazdım, Celal Bayar, 8 cilt


[15] Yeni Akit 05 Ekim 2013 Cumartesi


[16]http://tr. wikipedia. org/wiki/Matild_Manukyan


[17](http://www. spothaber. com/magazin/yilbasinda-hangi-unlu-nerede-sahne-alacak-fiyatlari-ne-kadar–121970. html)


http://www.gencbirikim.net/canakkale-gecildi-cunku/


Mustafa Güldağı - 17 Mart 2015








16 Haziran 2016 Perşembe

Vatan Dostu Sultan Vahidüddin (Necip Fazıl) kitabından önemli alıntılar



Lise tarih kitaplarında bize öğretilenin tersine Vahdeddin hain değildir!!
Vahdeddin'in tek suçu çökmüş bir imparatorluğa padişah olmasıdır
1918 yılında tahta oturmuştur Vahdeddin İstanbul'un işgal altında olduğu yıl
siyasi görüşünüz ne olursa olsun
bir laf vardır "Yiğidi öldür hakkını yeme" diye
Vahdeddin "milli şahlanış hareketini" başlatan kişidir
bu gerçeği bu kitaptan
veya Selman Kayabaşı'nın kitaplarından öğrenebilirsiniz


Necip Fazıl'ın Vatan Dostu Sultan Vahidüddin isimli kitabından alınmıştır;


YİNE MUSTAFA KEMAL PAŞA VE...
Hemen her eski adamın bildiği, duymuş bulunduğu bir rivayet hâlinde, Mustafa Kemal Paşa'nın Harbiye Nazırlığına arzu göstermesi, kendisinden Öz ağziyle hâtıralarını dinleyen Enver Behnan Şapolyo'nun «İnkılâp ve Millî Mücadele Tarihi'nde (sahife 273 - satır 16) şöylece kayıtlıdır: «— Mustafa Kemal, Harbiye Nâzırı olmayı istiyordu. Bu mes'ele üzerinde görüştüler. Aynı günde Mustafa Kemal Paşa Meclis-i Meb'usana gitti. Fakat o gün îzzet Paşa kabinesi düştü. Yerine Tevfik Paşa kabinesi kuruldu. Mustafa Kemal kabineye giremedi Bu hâdise üzerine artık Mustafa Kemal için bir kabine mes'elesi ve bu kabinede müessir olmak düşüncesi kalmamıştır.» Mustafa Kemal Paşa'nın Vahidüddin devri hükümetlerinde böyle bir makama istekli olması ve bütün emelini onda bulması, ilmî sebep ve netice göziyle o kadar bellidir ki, şu kıyas her şeyi göstermeye yeter: Vahidüddin'den, ordunun başına geçmesini, kendisini de «Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Reisliği» makamına geçirmesini isteyen ve bunu öz ağziyle bildiren zât, elbette ki, onun kuracağı hükümetlerden birinde, ya Harbiye Nazırlığını, yahut da, Sadrâzamlığı isteyecektir.
sayfa no: 131


Ve Kâzım Karabekir'in kalemiyle bu vaziyeti ilk görenin Vahidüddin olduğu hakikati:
«— 6 Kânunuevvel 1918 selâmlık merasiminde usulen huzura kabul olurdum. Padişah dahi, sulhun temini görüşülmeden evvel ordusunun zayıflatılmaması ve bilhassa genç kumandanların iş başından ayrılmaması, aksi hâlde bir Endülüs vaziyetinin
pek uzak olmadığını anlatarak benim Şarka ve İstanbul'da toplanan genç kumandanların da Anadoluya, oranları başına iadeleri hâlinde Türklüğün öldürülemeyeceğini söyledi. Bu mülakat benîm ve diğer genç kumandanların iş başına geçmemizi temin eden âmilerden biri olmuştur.»


Bu satırları küçücük bir insaf ile okuyan, bütün zaafların Vahidüddin tarafından görülmüş ve çarelerinin düşünülmüş olduğunu hemen kavrar.
Tam ve emin bir kaynak olması gereken Kâzım Karabekir Paşa, şu garazsız satırlarla da, Mustafa Kemal Paşanın hem Harbiye Nazırlığına talip oluşunu, hem millî hareket diye bir şey düşünmediğini göstermiş oluyor:
«- 11 Nisan 1919'da Mirliva Mustafa Kemal Paşa Hazretlerini ziyaret ettim. Ziyaret sebeplerinden birisi de müşarünileyhin İstanbul'da kalıp Kabineye dahil olmak hususundaki arzularından vazgeçirmek gayesine matuftu. Ben Paşa Hazretlerini ziyarete bir yaverimle gittim.
Kendileri hasta yatıyordu. Üçüncü ziyaretçi olarak gelmiş bulunan bir zâta, Paşa tarafından Ruşen Eşref Bey diye takdim olundum»
sayfa no: 158


Buraya bir nokta koyup Mareşal Fevzi Çakmak'a döneyim:
Mareşal, benim Fransa'da tahsil arkadaşım merhum Burhan Toprak'ın kayın babasıdır. O yoldan tanıdığım ve en derin mahremiyetine kadar sokulduğum, kabul edildiğim insan...
Onunla Vahidüddin mes'elesi etrafında konuştuklarımı ileride anlatmak üzere, bizzat kendisinden dinlediğim hayatî bir noktayı açıklayayım:
«— Vahidüddin benden, genç kumandanların listesini istedi. Vatanına aşkla bağlı, vatan acısıyle yanan, vatan kurtarmak yolundaki bir hamleyi omuzlayabilecek kabiliyette^ azimli, fedakâr ve atılgan kumandanlar kaydıyla istedi bu listeyi... Yazıp verdim... Her kumandanın karakterini de isminin yanına not ettim. listenin başında Mustafa Kemal vardı.»
Mareşal Fevzi Çakmak, Padişaha verdiği listede, Mustafa Kemal Paşayı fevkalâde becerikli, kabiliyetli, hamleci, teşebbüs ruhuna malik, fakat son derece ihtiraslı ve yüksek emelli bir insan olarak göstermiştir
Bu noktayı, daha evvel bahsettiğimiz, Sabahaddin Selek adlı Halk Partilinin, «Anadolu İhtilâli» eserinde de tespit edebiliriz. Bu eserin 42nci sahifesinde Vahîdüddin'in gözlüğünden Mustafa Kemal Paşa hakkında şu teşhis göze çarpar:
«— Mustafa Kemal'i veliahtlığında, Almanya seyahatinde tanımıştı. Bu genç Paşa, daha o zaman çok tehlikeli lâflar etmiş, onu ürkütmüştü. Nihayet bir ordu kumandanı olduğu hâlde, harbin son günlerinde Adana'dan kendisine baş vurup, falanı Sadrâzam, beni de Harbîye Nâzırı yap, diyen Mustafa Kemal Paşada büyük bir ihtiras seziyordu.»
sayfa no: 162


İşte Anadolu'ya üstün vasıflarda bir kumandan göndermek ve ona, millî bir mukavemet mikrakı kurdurmak gayesiyle Vahidüddin, Mustafa Kemal Paşayı saraya çağırıyor.
Hikâyeyi, evvelâ Enver Behnan Şapolyo'nun kitabından Mustafa Kemal Paşa diliyle tespit edelim:
«Yaverim Cevat Abbas yine eve geldi. Telâşlıydı.
— Zât-ı Şahane sizi akşam yemeğine davet ediyor! Dedi.
Mayısın 4 üncü akşamı yedibuçukta Yıldız Sarayına gittim. Beni çok küçük bir odaya aldılar. Biraz sonra Mehmed Vahidüddin geldi. Ayağa kalktım. Beni yanına oturttu. O kadar yakın ki, âdeta diz dize idik. Padişahın sağında hemen dirseğini uzatarak dayadığı küçük bir masanın üstünde bir kitap vardı. Odada sessizlik hüküm sürüyordu. Anlaşılıyor ki, sarayda hiç neş'e yok... Padişah akıbetini düşünüyor. Odanın Boğaziçine acılan büyük bir penceresinden görülen manzara şuydu: İtilâf devletlerinin donanmaları sırayla dizilmişler, topları saraya müteveccih ... Tehdit edici korkunç bir manzara... Bu odada oturmakla bu manzarayı görmemek kabil değil... Mehmed Vahidüddin dedi ki:
— Paşa, Paşa, sen şimdiye kadar devletimize çok hizmet ettin. Bunların hepsi artık bu kitaba gitti!
Bu bir tarih kitabıydı.
— Bunları unutunuz! Bundan sonra yapacağınız hizmet, şimdiye kadar yaptığınızdan çok mühim olacaktır. Dikkat ve sadakatle çalışırsanız, devleti, düştüğü bu felâketten kurtarabilirsiniz. Bir çok kumandanları Anadolu'nun kolordularına dağıttım. Sizin vazifeniz, bunları teftiş etmek olacaktır.
— Bu hususta elimden geleni yapacağım, bana emniyet buyurunuz efendim.
Padişahın en büyük endîşesi: Kuvvetlerimiz dağılmıştır. Umumî Harpten yorgun çıkarak takatimiz kalmamıştır. Bütün ümit; galip devletlerin arzuları hilâfına bir harekette bulunmamaktadır. Onların şikâyet ettiği hâdiseleri de önlemek lâzımdır.
Vahidüddin ayağa kalktı, elimi sıkı sıkı sıktı:
— Muvaffak olunuz!
Sarayı terkettim. O zaman bir kadife kutu içinde bir takım da hediyeler verdi. Yaverim Cevat Abbas'la gecenin karanlığında derin düşünceler içinde Yıldız tepelerini aşarak Şişliye geldik.»
sayfa no: 164


ESKİ YAVERİN ANLATTIKLARI


Sultan Vahidüddin'in bugün hayatta bulunan yaverlerinden, eski Sadrâzam Tevfik Paşanın oğlu Ali Nuri (Oktay) Beyefendi Ayaspaşa'daki meşhur Park Oteli'nin sahibidir. Vaktiyle Hariciye Konağı olan, derken Tevfik Paşa mülkiyetine geçen, Paşanın Londra Sefirliğinde yanıp kül olan eski binadan bir yangın arsası kalmış, sonra Tevfik Paşa zamanında oraya 7 odalık bir kârgir inşa çıkılmış, daha sonra da 210 odasiyle bugünkü Park Oteli yerleştirilmiştir.
Seksen küsur yaşındaki Ali Nuri Beyefendiyi, Sultan Vahidüddin hakkında en nadide bilgilerin sahibi olması gereken eski ve müstesna bir insan olarak telefonla aradım.
Bu türlü insanların dünyamızdan ayrılmasiyle son kaynakların da kuruyacağı kaygısı içinde, âdeta son vapuru kaçırmak istemeyen bir yolcu telâşı içindeydim. Telefonda, şivesi ecnebiye çalan ihtiyar bir ses, kim olduğumu ve ne istediğimi anladıktan sonra, şu cevabı verdi:
— Birkaç gündür gripli halde ve istirahat etmekteyim. Eğer gripe yakalanmaktan korkmazsanız, oteldeki daireme buyurunuz, görüşelim!
Hemen gittim. Beni Park Otelinin iki kat aşağısındaki bir daireye indirdiler. Sağlı ve sollu, önlü ve arkalı üç oda veya hücrenin çerçevelediği küçük, fakat gayet hususî çizgileri ve renkleri olan bir dairecik... Eski ve (stil) eşya ve duvarlarda eski zaman resimleri... Ali Nuri Beyefendinin pederleri Tevfik Paşayla, kayın babaları Sadullah Paşa, ayrı çerçeveler içinde yanyana... Daha neler ve neler!...
Ön kısmında, şahniş tarzında çıkıntılı bir hücreciğin duvarlarında, sivil ve asker, mazi tipleri ve bu arada Ali Nuri Beyefendiye bir ithaf yazısiyle ( hediye edilmiş (Von Der Goltz) Paşanın fotoğrafı.
Ali Nuri Beyefendi, bu çıkıntılı hücreciğin pencere köşesinde duvara yaslı ve Amerikan üsluplu masasına geçip bana karşısında yer gösterdi.
Kahverengi, uzun (rob dö şambr)i içinde, uzun boylu, beyaz saçlı ve bıyıklı, fevkalâde güzel, hele gençliğinde misilsiz derecede yakışıklı bir insan hissini veren bu asil tavırlı adam, bir anda ruhumu doldurdu. Onda, biraz fazla alafrangalığı bir tarafa, aradığım bütün köklü mânaları buldum
Birkaç hoş-beş lâfından sonra hemen mevzua girdim:
— Tevfik Paşa gibi, Osmanlı tarihinin en nazik zamanlarından birinde Hükümet Reisliği etmiş bir zâtın oğlusunuz! Merhum ve muhterem pederiniz, tıpkı Vahidüddin'in son padişah olması gibi, Osmanlı Sadrâzamlarının sonuncusu... Siz de Mütareke ve işgal devrinde Sultan yaverisiniz! Bu bakımdan, gurbet illerdeki mezarı üzerinde koskoca bir yalan dağı oturtulan Vahidüddin'i yakından tanımış olmak gibi bir imtiyaza sahipsiniz. Allahtan, daha çok uzun olmasını dilediğim ömrünüzün bundan böyleki süresini, hepimizinki gibi yalnız Allah bilir. Ebedî hayata ve Hesap Gününe inanmış bir insan olarak, aynı hisle dolu olduğunuz ümidi, hattâ emniyeti içinde, Vahidüddin mevzuuna ait bildiklerinizi öğrenmeye, böylece Allahın rızasını kazanmanızı ve hiç bir hakikatin gizli kalmasına razı olmamanızı istemeye geldim. Vereceğiniz bilgileri, kabul buyurursanız kaynak göstermek, istemezseniz menbaı gizli tutmak şartiyle Türk millî vicdanına takdim edeceğimî Lütuf buyurunuz!
Esmer yüzünde ince bir zevk ve tehassüs meltemi, tek tek cevap verdi:
— İstediğiniz gibi hareket edebilir, kaynak olarak ismimi ortaya atabilirsiniz! Artık hem memleketimiz, hem de şahsen ben, o şartlar içindeyiz ki, ortada çekinilecek hiçbir şey görmüyorum!
İlk intibaım, fevkalâde bir takdir duygusu oldu. Eski yaver devam etti:
— Sultan Vahidüddin devrinde kurmay binbaşıydım. Asıl sınıfım süvari... Hem Erkân-ı Harbiye Mektebinde hocalık ediyor, hem de «Yaverân-ı Hazret-i Şehriyârî»
kadrosunda bulunuyordum. Hayatım, sarayla Erkân-ı Harbiye Mektebi arasında geçiyordu. Balkan Muharebesine iştirak etmiş, Birinci Dünya Savaşına katılmıştım.
Muhatabım derin bir iç geçirdi. Bir ân sükût ve devam:
— Sultan Vahidüddin'i şehzadelik, veliahtlık zamanından beri yakından tanırım. Kardeşim Hakkı Beyin kayın babası (Ali Nuri Beyin biraderi Hakkı Bey Vahidüddin'in kızı Ulviye Sultanın zevciydi) olarak da bilhassa veliahtlığında kendisiyle yakından temasım olmuştu. O zamanlara ait şöyle bir hatıram var: Vahidüddin'in veliahtlığında bir gün, Kuru-çeşmede huzurunda bulunurken bir hey'et geldi. Bu hey'etin azasını şu anda hatırlayamayacağım. Padişahçı bir fırka kurmak isteyen bir hey'et... Veliaht hey'eti kabul etti. Gelenler gayelerini izah ettiler. Padişahçı bir fırka kurmak istediklerini, bu yolda teşkilâtlanmaya gittiklerini ve kendisinden yardım ve destek beklediklerini söylediler. Vahidüddin hayretler içinde kaldı ve şu cevabı verdi; «Padişahçı bir fırka kurmak da ne demek?... Böyle bir fırka, sanki aksine ihtimal açarcasına zaaf ve şüphe telkin etmiş olmaz mı? Padişah bütün bir milletin babasıdır; nasıl bir partiye maledilebilir? Bayrak, bir partinin olabilir mi?» Anlıyorsunuz ki, Sultan- Vahidüddin, sahtelik ve uygunsuzluğu hemen gören, anlayan ve ona karşı duran bir seciye sahibiydi.
Sordum:
— Zekâ ve şahsiyeti üzerinde hükmünüz?
— Dehâ çapında bir zekaya malik değildi. Fakat ortanın üzerinde bir anlayış, hususiyle çok hızlı bir intikal sahibiydi. Hâdiseleri tam da oluş anlarında kestirmek, mânalandırmak, değerlendirmek ve yerli yerine oturtmakta hünerliydi.
— Umumî Harp sona erip de imparatorluğun çöküşü demek olan Mütareke ve işgal günlerinde tavrı nasıl oldu?
Eski yaver Ali Nuri Beyefendi ayağa kalktı, ilerileyerek yandaki odadan maroken kaplı küçük bir hâtıra defteri alıp getirdi, koltuğuna yerleşti ve defteri uzun uzadıya inceledikten sonra cevap verdi:
— Tarihleri şaşırmamak için hususî defterimi kurcalamalıyım. İzmir'in işgalinden bir gün sonra. (İzmir 15 Mayıs 1919'da işgal edildi) 16 Mayıs Cuma günü... Vahidüddin düşmandan mütareke istemiş bir hükümetin başında... Mütareke hükümlerine göre ordusunun hemen dağıtılması icab ediyor. fakat böyle işlere girişebilmek için tarafların karşılıklı olarak mütareke hükümlerine riayet edileceğinden emin olmaları lâzım... Bu nokta ise hiçbir tarafın emin olamayacağı bir şey... Padişah mütereddit ve ıstırapların en yakıcısı içinde... O günkü Cuma namazında ve selâmlık resminde Sultan Vahidüddin'i görenler, ıstırabın bir insanı ne hale getirebileceğine ait en canhıraş tabloyla karşılaşmış olurlardı.
Bu noktada Ali Nuri Beyefendi kelâm silsilesini değiştirir gibi başka bir istikamete saptı.
— Pederim Tevfik Paşa, İngiliz Kral ailesi tarafından İngiltere'nin Hanedan Nişanına lâyık görülmüş bir insandır. Böyle bir nişanı alabilmiş, pederimden başka ikinci bir Osmanlı devlet reculü yoktur. Sultan Vahidüddin de Padişahlığında, İngilizlerin bu alâkasına karşılık babama Osmanlı Hanedan Nişanını vermiştir. Size bu nişanı göstereyim, buyurun!
Eski yaver beni alarak yan odaya geçirdi, orada bir dolap açtı ve içinden yürek şeklinde büyük bir kutu çıkardı. Kapağını açtığı kutuda göz kamaştırıcı bir mâden... Üzerinde İngiltere Krallığı ve Hindistan İmparatorluğu hükümdar ailesine mahsus gömme ve kakma bir yazı bulunan, iki parmak kalınlığında bir kordonun halkaladığı muhteşem bir nişan...
Yerlerimize geçip oturduk. Ali Nuri Beyefendi, bu defa mevzuumuzun tam istikametini bulmuş olarak devam etti: "
— Vahidüddin, Mütareke devrinin ıstırapları içinde kıvranırken ara-sıra babamı çağırır ve şöyle derdi: «İngilizler sizi sever; size, Hanedan Nişanını yakıştıracak kadar değer vermiş bulunuyorlar... Onlara baş vurup Türk ülkesi üzerinde müsamahalı davranmalarını temine çalışsanız.» Babam da daima şu cevabı verirdi: «ingiliz siyasetini idare eden (Loyd Corc) isimli, îslâm ve Türk düşmanı bir tiptir. Böyle bir rica ve müracaattan beklenebilecek hiç bir müspet netice düşünülemez. İngiliz Kral ailesinin hükümet politikasına el atmaya kudret
ve salâhiyeti yoktur! Tamamiyle faydasız, hattâ aleyhimize bir teşebbüs olur bu iş!...»
Muhatabım daldı ve bir ân yine saded çizgisinden dışarıya çıktı:
— îngiliz Kral ailesinin babama lâyık gördüğü Hanedan Nişanı sadece hayat kaydiyle verilmişti ve evlâda intikal etmiyordu. Cumhuriyet devresi içinde vefat eden babamın cenazesine bir ingiliz hey'eti geldi. Nişanı isteyeceklerini sandım. Fakat isteyen olmadı. Nişan da bende kaldı.
Ve yine saded çizgisine girdi:
— Sultan Vahidüddin, Millî Mücadeleye, Millî Kurtuluş Hareketine bütün gönlüyle bağlıydı. Hareket başladıktan sonra beni sık sık huzura çağırır, dahilî ve askeri vaziyetler üzerinde benden fikir alırdı. Taş basması büyük bir harita yaptırmıştım. Bu harita üzerinde kırmızı ve mavi, iğne bayraklarla vaziyeti Sultana izah eder ve askeri durumu gösterirdim. Kuva-yi Millîye hareketleri üzerinde her muvaffakiyet haberini alışında derinden bir «oh!» çeker, ferahlar ve dünyaya yeni gelmiş gibi olurdu. Bu manzara, benim gözlerimle tespit ettiğim ve Allah ile resul huzurunda her ân tekrarından çekinmeyeceğim bir hakikilik ve samimîlik ifadesidir
Eski yaver, derin bir tahassüs tavriyle sustu.
Bu kitabın muharriri olarak vazifem, böyle, büyük bir tarih vesikası belirtici şahsiyeti dilediğim istikamete çekmek değil, gerçek yönleri ondan öğrenmek ve kendisini asla telkin altına almamak olduğuna göre, her şeyi kendisine ve tabiî seyrine bırakmayı tercih ettim ve asıl incelik noktasının ben davet etmeden gelmesini bekledim.
O nokta geldi. Eski yaver birdenbire şu sözleri söyledi:


Bahsettiğim Cuma Selâmlığından sonra Mustafa Kemal Paşa huzura davet ve kabul edildi. Sultan Vahidüddin, onu Anadolu'ya geçmeye ikna etti.
Telâşla doğruldum:
— İkna mı etti? Mustafa Kemal Paşanın bu hususta ikna edilmeye ihtiyacı var mıydı?
Söz, bu naziklerin naziği can noktasına gelince, muhatabım toparlanarak tane tane devam etti:
— İzah edeyim: Mustafa Kemal Paşanın huzura kabul edilişinden bir iki saat sonra Başyaver Naci Bey (Millî Mücadeleye katılan, birçok kumandanlıklarda bulunan, uzun zaman meb'usluk eden, Nâzik Naci Paşa lâkabiyle mâruf General Naci Eldeniz) yaverler odasına geldi ve haykırdı: «Hünkâr Mustafa Kemal Paşayı ikna edebildi!» Bu haykırış kelimesi kelimesine kulaklarımdadir. «îkna» tabiri yerindedir.
— Mustafa Kemal Paşanın gayesi Anadolu'ya geçmek değil miydi?
Muhatabım, delmek istediğim zarın nezaketini anladı. Küçük bir fikir hazırlığından sonra cevap verdi;
— Ben Mustafa Kemal Paşayı büyük asker ve kumandan tanırım. Öbür meziyetleri üzerinde söyleyecek bir sözüm yoktur. Mustafa Kemal Paşanın gayesi, o zamanki hükümete girmekten başka bir şey değildi. Hem de bir çoklarının sandığı gibi Harbiye Nâzırı olmak değil, Sadrâzam olmak gayesini güdüyordu. 1919 İlkbaharında vaziyet şöyleydi: Şark ordumuz silâhlarını bırakmıyor ve ortada İtilâf devletleriyle aramızın yeniden açılacağı korkusu hüküm sürüyordu. Mustafa Kemal Paşa da kudretli ve iradeli bir kumandan biliniyordu. Bu kanaat bilhassa Hünkâra aitti. Mustafa Kemal Paşanın o günlerdeki kanaat ve görüşü ise İstanbul hükümetinin İtilâf kuvvetlerine karşı direnmesi, isteklerini kabul ettirmesiydi. İşte bu tavrı göstermek için hükümeti eline almak istiyordu. Halbuki bu kanaat ve görüş siyasî ve amelî bir kıymet ifade edemezdi. Zira Mondros Mütarekesini imzalamış olan mağlûp bir hükümetten galip düşmanlarına karşı bir direnme, karşı koyma iktidarı beklenemezdi.
Ali Nuri Beyefendinin sözünü kestim:
— Böyle olunca, o ân için Kabineye girmek imkânını bulamayan Mustafa Kemal Paşadan, millî hareketi evvelden plânlamış ve gaye edinmiş olması beklenemez!
Muhatabım bu dikkate cevap vermeden devam etti:
— Mustafa Kemal Paşa Anadolu'ya gönderilmiştir. Onu göndermekte ancak iki gaye olabilirdi: Ya İngilizlerin isteğine uygun şekilde Şark Ordusunu silâhsızlandırması Ve Doğudaki mukavemeti kırması için, yahut da tam aksi olarak millî bir mukavemet ve hareket zemini açması için…
— Hangisi olduğunu sanıyorsunuz?
— Ben sadece ihtimalleri kaydediyor ve hâdiselere ait unsurları veriyorum. Dileyen, dilediği gibi hükmetsin!... Ben, kendi hesabıma ayrıca bir tefsir yapmayı emin bir yol görmüyorum. Emin olduğum tek nokta, Mustafa Kemal Paşanın, Anadolu'ya geçmek üzere Padişah tarafından ikna edildiğidir. Hâdiseler hangi ihtimale daha fazla yer veriyorsa öyle!...
Dâvanın şahdamarına ait suali sordum:
— Bu mevzuda, Vahidüddin'in Mustafa Kemal Paşaya, «Ben Halife ve Padişah olarak Anadolu'ya geçecek olursam düşman kuvvetleri birden telâşa düşüp topyekûn anavatan üzerine çullanır ve memleketi tam bir esarete mahkûm eder. Sen bir kumandan olarak git, gerekirse bana ve hükümete âsi ol ve milleti şahlandır» dediği ve büyükçe bir para verdiği yolundaki sızıntılar doğru mudur, değil midir?
— Bilmiyorum! Onu hükümet gönderdiğine göre elbette gerekli tahsisatı vermiştir.
Bu siyasî karşılığa şöyle mukabele ettim:
— Tahsisat ayrı ve tabiî... Ayrıca Sultanın öz cebinden verdiği büyük bir para var mı, yok mu? Bir rivayete göre 30, bir rivayete göre 42, başka bir rivayete göre de 60 bin altın lira...
— Bilmiyorum! Mustafa Kemal Paşanın bu vazifeye, Padişahın emriyle Ferit Paşa tarafından gönderildiğini biliyorum!
— Emir veren Padişah olduğuna göre asıl maksadını hükümetten gizli tutmuş olması ihtimali yok mudur? Hususiyle Sultan Vahidüddin'in son derece ketum ve tedbir zekâsına malik bir insan olduğu düşünülecek olursa?
— Olabilir!... Vahidüddin Ferit Paşayı sevmez ve ona itimad etmezdi. Nitekim Paris'de Versay Sarayındaki sulh müzakereleri zamanında babamı çağırttı ve ona şu emri verdi: «Sen de Ferid'in arkasından git ve onu kontrol et!...»


sayfa no: 166-173


Beşinci vesika, derin bir tahlile tâbi tutulacak olursa, belki bütün vesikaların en kuvvetlisi olarak Mustafa Kemal Paşaya verilen Hatt-ı Hümâyûndur.
Evvelâ Hattı kelimesi kelimesine göz önüne serelim :
«Yâveran-ı şehriyarîmden Erkân-ı Harbiye Mirlivası Mustafa Kemal Paşaya:
Harb-i Umuminin müttefikin hesabına zıyaı üzerine tahassül eden vaziyet-î siyasiye, ecdâd-ı izamım mülkünü ve makamı Hilâfet ve Saltanatımı müşkül ve tehlikeli bir sahaya sürüklediğinden Hükûmet-i Seniyemin kararı veçhile tâyin olunduğunuz mıntıkada asayişi temin ve merzi-i şahaneme mugayir ahvalin hudüsunu menile cümleten def-i sâ'le bezl-i cehd ü gayret ederek milletimin masumiyetini te'yîd ve mülkümün eyâdi-i mütearrizinden tahlisi için yek vücut olarak hareket edilmesini, selâm-ı şahanem asker ve memurine ve ehaliye tebliiğini irade ettim, Mehmed Vahiduddin»
Şimdi bu Hattı, en açık dille sadeleştirelim:  


«Yaverlerimden Kurmay Tuğgeneral Mustafa Kemal Paşaya:
Umumî Harbin müttefikler hesabına kaybedilmesi üzerine doğan siyasî durum, büyük atalarımın mülkünü ve Hilâfet ve Saltanat makamını çetin ve korkulu bir yere sürüklediğinden hükümetimin karariyle atandığımız mıntıkada asayişi sağlamak ve şahane rıza ve dileğime aykırı hâllerin meydana gelmesini engelleyerek ve topyekûn korkulu şeylerin def'ine cehd ve gayret göstererek milletimin dokunulmazlığını gerçekleştirmek ve memleketimin saldırgan ellerden kurtarılmasını sağlamak için tek vücut hâlinde davranılmasını şahane selâmımla beraber asker ve memurlara ve halka bildirilmek üzere irade ettim!»


Bu ferman, en küçük şüpheye yer bırakmayacak şekilde, Millî Kurtuluş hareketini Vahidüddin'in açtığına kat'î burhandır.
Şöyle ki, bütün Osmanlı tarihinde buna benzer bir fermanın herhangi bir kimseye verildiği görülmüş değildir. Görülmemiş olan, açıkça vatan kurtarıcılığı rolünün verilmesi ve bu gaye uğrunda asker, memur ve halka tek vücut hâlinde harekete geçmesi emrinin bildirilmesine Mustafa Kemal Paşa'nın memur kılınmasıdır.
sayfa no: 187


— Refet Paşa'dan dinlediklerim...
Ben Refet Paşayı; İstanbul’a Millî Şahlanma Hareketinin ilk temsilcisi olarak gelip, halkın, ayak tozuna kapandığını gören şu zarif ve ; asîl ruhlu Generali, 1924 yılında, 20 yaşında bir Üniversite talebesiyken ve «Vakit» gazetesinin kısa bir müddet Ankara muhabirliğini üzerime almış bulunuyorken tanıdım. O zamanların, kömürle mi, odunla mı, neyle işlediği belli olmayan ve İstanbul’a 30 saatte varan trenlerinden birinde, yırtık, kırmızı kadifeli birinci mevki kompartımanında tek başıma oturur ve hareket saatini beklerken birdenbire kapı açıldı ve içeriye ince astragan kalpaklı, ince yüzlü ve narin yapılı bir insan girdi.


Hemen ayağa kalkarak, İstanbul'a geldiği zaman (Darülfünun - Üniversite salonunda bir hitabe vermiş olan ve bu bakımdan şahsiyle tanıdığım Refet Paşayı hürmetle selâmladım ve kendimi takdim ettim:
— Vakit gazetesi Ankara muhabiri...
Gayet memnun ve gülümser bir yüzle mukabele etti:
— Size rastlamaktan bahtiyarım! Aklı başında bir gazeteciyle seyahat etmek ve dertleşmek fırsatını bulduğum için çok sevindim!
O tarihlerde Refet Paşa birkaç fikirdaşiyle kurdukları (Rauf Bey, Ali Fuat ve Kâzım Karabekir Paşalar) «Terakkiperver Cumhuriyet Partisi»nin erkânından bulunuyor ve muhalefeti şakadan kakaya götürür gibi bir tavır taşıyordu.
Kendisiyle trende en aşağı 12 saat dertleştik.
Mareşale belli başlı bir tez etrafında sorduğum suallere karşılık Refet Paşa kendi kendisine konuştu ve en derin saffet içinde başlayan Millî Şahlanma Hareketinin, zaferden sonra, onu (dejenere) eden, (tereddiye götüren) bir parti kadrosu ve istismarcı hizip eline geçmek üzere bulunduğundan yakındı,
Şöyle diyordu:
— Mustafa Kemal, bu dâvayı zafere kadar gerçek bir (idealizm) plânında yürütmüştür. Taşıdığı kumandanlık ve liderlik vasıflarından ise kimsenin şüphe etmesine imkân yoktur. Fakat zafer kazanıldıktan sonra etrafında öyle bir dalkavuk halkası peydahlanmıştır ki ister istemez onu tesiri altına almış ve bütün suç bu halkada olmak üzere rejimin havasını bulandırmıştır. Benim bütün hıncım işte bu dalkavuklar halkasınadIr.
Ve saatlerce hâtıra ve tenkit... Tren Eskişehir garına girerken, kimsecikler görünmeyen istasyon meydanını göstererek dedi ki:
— Millî Müdafaa sırasında bu istasyonda bana yapılan merasimi hatırlıyorum da şu ânın tenhalığı karşısında zamanın inkılâplarına ibret ve dehşetle bakıyorum. Bu dünya ve onun sahte kıymetleri kimseye baki değil!..
Sonra birdenbire doğrularak ilâve etti:
— Şu, îtalyada sürünen Vahidüddin'in encamına bak! Bu talihsiz hükümdar, vatanını kurtarmak için elinden geleni yapmış amma sonunda kimseye yaranamamış olmak şöyle dursun, ismi vatan hainine çıkarılmış bir bedbahttır. Ben onun, Mustafa Kemal'i bu işe sevk ve teşvik eden tek adam olduğunu yakından biliyorum. Elbette bu hakikat bir gün tarihe intikal edecektir.
Refet Paşa, o gece daha öyle şeyler anlattı ki, hiçbirini kaydetmeye imkân yok…


Kendisine 30 küsur yıl sonra Ankara Palas'ta rastladım. Daima aynı zarafet ve ruh tamamlıği içinde bu cin gibi ihtiyar, masamda ve bir kaç şahidin huzurunda (hepsi hayatta) hâtıralarını Büyük Doğu'ya yazması ve bilhassa Vahidüddin mevzuunu ele alması yolunda ettiğim teklife şu cevabı verdi:
— Necip Fazıl!.. Benim bir ayağım çukurda... Değer mi Ömrümün son günlerinde gençlere mahsus bir dâvaya kıyam edip örselenmeye... Sen açtığın ve bayrağını taşıdığın yolda devam et! Ama benden bir şey bekleme! Tezini ve 1951 Büyük Doğu'larında neşre başladığın Meclis zabıtlarını biliyorum. Benim bu bahiste sözüm tek cümleden ibarettir ve şudur: Sultan Vahidüddin Birinci Dünya Savaşından sonraki felâketi, millette hiçbir ferdin hissedemeyeceği mikyasta derinden duymuş, vatanın kurtarılması yolunda genç kumandanları Anadolu'ya dağıtmış ve bu işin başına geçmesi için de maddî ve manevî her fedakarlığı göstererek Mustafa Kemal'i seçmiş ve onu Anadolu'ya göndermiş olan insandır! Tarih, İlâhî adaleti hâdiseler üzerinde o türlü tecelli ettiren bir ilimdir ki, günü geldiği zaman, benim gibi insanların hâtıra defterlerinden kefenlerine kadar her şeylerini sorguya çekerek hakikati tespit etmeyi bilir. Şimdilik bizi bırakın da mezarımıza kavgasız ve dâvâsız gidelim!
sayfa no: 196-198


Vesikaların en büyüğü, 11 adet belge içine almadığımız ve birdenbire (sürpriz) tesiri yapmasını beklediğimiz bir tanesidir ki, Mustafa Kemal Paşanın Anadoluya Millî Hareketi körüklemek için Padişah tarafından gönderildiğini teyit ve itiraf edici, mahiyette bizzat kendisince saraya çekilen bir telgraf ve bu telgrafın Birinci Millet Meclisinde okunan ve zapta geçen metninden ibarettir.
«T.B.M.M. Zabıt Ceridesinin (cilt 1 - İkinci basılış - sene 1940) 4 ve 5 inci satırları aynen şöyledir:
«— Dilhâh-ı mikdârilerinden mülhem azm ve iman ile vazife-i âcizanemde müdavim bulunuyorum.»
Aynen sadeleştirilmiş şekli:
«— Mülk ve memleket sahibi zât-ı şahanelerinin arzu ve dileklerinden aldığım azm ve iman ile âciz vazifeme devam etmekteyim.»


Bu satırlar, Mustafa Kemal Paşanın, Samsuna çıkışından kısa bir müddet sonra ve İngilizlerin kuşkulanmasiyle Harbiye Nâzırı Şevket Turgut Paşa tarafından İstanbul'a davet edilmesi üzerine saraya çektiği uzun telgraftan basit bir cümledir ve birden dikkat çekici mahiyette değildir. Halbuki her şey bu cümlenin içinde...
Mustafa Kemal Paşa, 24 Nisan 1336 (1920) Cumartesi günü sabah saat 10'da Meclis kürsüsüne çıkıyor ve zabıt ceridesinin:
«Ankara Meb'usu Mustafa Kemal Paşanın Mütarekeden Meclisin açılmasına kadar geçen zaman zarfında cereyan eden siyasî ahval hakkındaki nutukları»
Diye kaydettiği ilk mufassal konuşmasını yapıyor. Bu konuşmada, Anadolu'ya gönderilişini:


«— Mülki ve askerî hususatla muvazzaf olmak üzere Ordu Müfettişliğine tayin edildim. Bu teveccühü din ve mîllete hizmet etmek için en büyük bir mazhariyet-i îlâhiyye addeyledim.»


(Zabıt ceridesi - sahife 9 - satır 4, 5, 6, 1, 8)
sayfa no: 201


«— Benim milletimin ocağı (evi) alev almış yanıyor! Ben onu düşünüyorum! Sarayım, kendi evim yanmış, ne ehemmiyeti var!»
sayfa no: 208





MİLLÎ ZAFER VE YIKILAN TAHT
Millî öfkenin, Yunanlıları çepeçevre bir kıskaç içinde boğup denize döktüğü âna kadar geçen hâdiseler kaba bilgi plânında herkesçe malûm ve mevzuumuz dışında...
Bu arada, Vahidüddin hakkındaki nefret edebiyatı ve hiyanet propagandası her gün biraz daha köpürtülürken, eski yaver, Tevfik Paşazâde Ali Nuri Beyefendiden dinlediğimiz gibi, her zafer haberini alışında şükür secdesine varmakta ve saadetinden uçmaktadır. Fakat bu tezatlı durumun sırrı yalnız Allah ile birkaç fâniye malûmdur ve milletin gözünden kaçırılmıştır. Zira zafer, sade Yunanlıya değil, Padişaha ve Padişahlığa karşı bir istikamete çevrilmiş ve son Osmanlı Padişahı 6. Mehmed Vahidüddin, bizzat başlatanı olduğu zaferin, Türk süngüsiyle paramparça edilen Yunan bayrağı yanında kurbanı olmuştur. Sanki Yunan ordusu onun hassa birlikleridir ve onu Türk milleti üzerine çullandıran Vahidüddin'dir.
O âna kadar yalnız tarassut dürbününü su yüzünde tutmuşken zafer kazanılınca bir denizaltı gibi meydana çıkan ve Milî Şahlanış Hareketine şekil veren Mustafa Kemal Paşa konuşsun:


«— Rauf Bey, bir gün Meclîsteki odama gelerek benimle mühim bâzı hususata dair görüşmek istediğini ve akşam Keçiören'de Refet Paşanın evine gidersem daha güzel konuşabileceğimizi söyledi. Rauf Beyîn teklifini kabul ettim. Fuat Paşanın da bu-  muvafakatimi istizan etti. Onu da münasip gördüm. Refet Paşanın evinde dört kişi içtirca ettik.
Rauf Beyden dinlediklerimin hulâsası şuydu: Meclis makam-ı saltanatın ve belki Hilâfetin ortadan kaldırılmak nokta-i nazarının takip edildiği eşi, ailesiyle mütezzdir (eza duymaktadır)... Sizden ve sizin âtiyen (ileride) alacağınız vasiyetten şüphe etmektedir. Binaenaleyh Meclisi ve dolayısiyle efkâr-ı umumiye-i milleti tatmin etmeniz lüzumuna kaniim.
Rauf Beyden, saltanat ve Hilâfet hakkındaki kanaat ve mütalâasının ne olduğunu sordum. Verdiği cevapta şu tasrihatta (açıklamada) bulundu: Ben, dedi; makam-ı saltanat ve Hilâfete vicdanen ve hissen merbutum; çünkü benim babam padişahın nân ve nimetiyle yetişmiş, Osmanlı devletinin ricali sırasına geçmiştir. Benim de kanunda o nimetin zerratı (zerreleri) vardır. Ben nankör değilim ve olamam! Padişaha muhafaza-i sadakat borcumdur! Halifeye merbutiyetim ise terbiyem icabıdır. Bunlardan başka umumî mütalâam da vardır. Bizde vaziyet-i umumiyeyi tutmak güçtür. Bunu ancak herkesin erişemeyeceği kadar yüksek görülmeye alışılmış bir makam temin edebilir. O da makamı saltanat ve Hilâfettir. Bu makamı lâğvetmek (kaldırmak), onun yerine başka mahiyette bir mevcudiyet ikamesine çalışmak, felâket ve hüsranı muciptir. Asla caiz olamaz!
Rauf Beyden sonra, karşımda oturan Refet Paşadan mütalâasını sordum. Refet Paşanın cevabı şuydu: Tamamen Rauf Beyin fikir ve mütalâasına iştirak ederim. Filhakika bizde padişahlıktan, halifelikten başka bir şekl-i idare mevzu-u bahs olamaz!» (NUTUK - 1927 - sahife 418)


O Rauf Bey ki, millî mahkûmiyet vesikası olan Mondros Mütarekesini imzaladığı hâlde kendisine Millî Kurtuluş Hareketinde en büyük makamları sağlayabilmiş ve bir ân için Padişahı korur gibi görünmüş ; ve o Padişah ki, Millî Hareketi açması için Mustafa Kemal Paşayı Anadolu'ya göndermesine ve üstelik Sevr muahedesini sonuna kadar direnerek imza etmemesine rağmen vatan haini kabul edilmiştir.
Millî Hareketin kahramanları mevkiindeki şahısların hemen nasıl ağız ve fikir değiştirdiklerini yine Mustafa Kemal Paşadan dinleyelim:


«— Saltanatı Hilâfetten ayırmaya ve evvelâ saltanatı lâğvetmeye karar verdiğim zaman ilk yaptığım işlerden biri de derhal Rauf Beyi Meclisteki odama celbetmek oldu. Rauf Beyîn, Refet Paşanın evinde sabahlara kadar dinlediğim kanaat ve mütalâatına hiç muttali (vakıf, şahit) değilmişim gibi ayakta kendisinden şu talepte bulundum: Hilâfet ve saltanatı birbirinden ayırarak saltanatı lâğvedeceğiz! Bunun muvafık olduğuna dair kürsüden beyanatta bulunacaksınız! Rauf Bey odamdan çıkmadan evvel, aynı maksatla davet ettiğim Kâzım Karabekir Paşa geldi. Ondan da aynı zeminde beyanatta bulunmasını rica ettim.
Efendiler; o tarihe ait zabıt ceridelerinde görüldüğü veçhile Rauf Bey kürsüden bir iki defa beyanatta bulundu ve hattâ saltanatın lâğvolunduğu günün bayram kabul edilmesi teklifini de dermeyan etti. (NUTUK - 1927 - sahife 419)


Her iki tarafa ait kıymet hükmünü okuyuculara bırakıyoruz.
Saltanatın lağvı işi şöyle neticeleniyor: Türkiye Büyük Millet Meclisi saltanat meselesini müşterek bir encümende müzakere eder ve bâzı meb'uslar tarafından lâğv aleyhinde kuvvetli bir mukavemet görürken bir kenarda müzakereleri dinleyen Mustafa Kemal Paşa birdenbire ayağa kalkıyor.
Tabloyu kendi diliyle tespit edelim:
«— Önümdeki sıranın üstüne çıktım. Yüksek sesle şu beyanatta bulundum: Efendim, dedim; hâkimiyet ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır dîye müzakereyle, münakaşayla verilmez. Hâkimiyet, saltanat, kuvvetle, kudretle
ve zorla alınır. Osmanoğulları, zorla Türk mîlletinin hâkimiyet ve saltanatına vâziülyed (el atıcı) olmuşlardır. Bu tasallutlarını altı asırdan beri idâme eylemişlerdi Şimdi de Türk milleti bu mütecavizlerin hadlerini ihtar ederek, hâkimiyet ve saltanatını, isyan ederek kendi eline bilfiil almış bulunuyor. Bu bir emr-i vâki (oldu-bitti)dîr. Mevzu-u bahs olan, millete saltanatını, hâkimiyetini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız, meselesi değildir. Mesele zaten emr-i vâki olmuş bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu behemehal (mutlaka) olacaktır. Burada içtima edenler, Meclis ve herkes, meseleyi tabiî görürse fikrimce muvafık olur. Aksi takdirde yine hakikat, usulü dairesinde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal, bâzı kafalar kesilecektir!» (NUTUK - 1927 - sahife 422)


Ve bütün başlar eğiliyor.
Saltanatın kaldırılış şekli, aynı ağızdan:
«— Sür'atle kanun lâyihası tespit olundu. Aynî  Meclisin ikinci celsesinde okundu. Tâyin-i esabil (is'm tâyini) ile reye vaz'ı teklifine karşı kürsüye çıktım. Dedim ki: Buna hacet yoktur. Memlekette milletin istiklâlini ebediyen mahfuz kılacak esasta Meclis-î âlinin müttefikan kabul edeceğini zannederim. (Reye!) sesleri yükseldi. Nihayet reis reye koydu ve (müttefikan kabul edilmiştir!) dedi. Yalnız menfi bir ses işitildi: (Ben muhalifim!) Bu seda (söz yok!) sedalariyle boğuldu. İşte efendiler; Osmanlı saltanatının inhidam ve inkıraz merasiminin son safhası böyle cereyan etmiştir.» (NUTUK 1927 - sahife 422)
101 pare top atışiyle ilân edilen tahtın yıkılışı ve Cumhuriyetin kuruluşu... Gelelim, Mustafa Kemal Paşanın Vahidüddin görüşüne :
«— Sakim (kötü) bir tevarüs neticesi olarak, büyük bir makam, tantanalı bir unvan ihraz edebilmiş bir sefil...» (NUTUK-1927 - 423)
Ve Padişahın, memleketi terk edişi karşısında telâkkisi:
«— Filhakika, her ne sebep ve suretle olursa olsun, Vahidüddin gibi hürriyet ve hayatını milleti İçinde tehlikede görebilecek kadar âdi bir mahlûkun, bir dakika dahi olsa bir milletin reis-i kârında (başında) bulunduğunu düşünmek ne hazindir! Şâyan-ı teşekkürdür ki, bu alçak, mevrus (miras kalan) saltanat makamından, millet tarafından ıskat olunduktan (düşürüldükten) sonra denâetini itmam etmiş bulunuyor.» (NUTUK - 1927 - sahife 423, 424)

sayfa 212



Sene 1928... Mayıs ayındayız... Vahidüddin, bildirdiğimiz şartlar içinde, (Villâ Manyoli)nin alt Katındaki bir odasında, itikâfa çekilmiş bir derviş... Sıhhatçe düşkün, çökük, bitkin...
Bir kere, söz Türkiye'ye döndüğü ve Mustafa Kemal Paşayı Anadolu'ya göndermiş olması acı acı yerildiği zaman, kelimesi kelimesine diyor ki:


«— Biz yandık amma, onu Anadolu'ya göndermekle vatanı kurtardık!»
sayfa no: 248

Vatan Dostu Sultan Vahidüddin  Necip Fazıl Kısakürek Kasım 2013 baskısından alıntı yapılmıştır