19 Ekim 2019 Cumartesi

chp Camileri kapatıp Parti binası yaptı


















Tek parti döneminde bazı camileri satan bazılarını da ahır ya da depo olarak kullanan CHP, Beykoz’daki Küçüksu Camii’nin minaresine 6 okunu dikti. Kılıçdaroğlu’nun ‘Menderes yıktı’ dediği camiyi önce Halkevi’ne çeviren parti daha sonra burayı kumarhaneye dönüştürerek üyelerine kumar ve langırt oynattı.


Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) tek parti iktidarı döneminde bir kısmını sattığı camileri sadece ahır ve depo olarak kullanmadığı ortaya çıktı. CHP, 1750’de yapılan Beykoz’daki Küçüksu Camii’nin önce minaresini yıkıp yerine 6 okunu dikti, ardından burayı Halkevi’ne dönüştürdü.


MENDERES YIKTI DEDi AMA…


Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’in ‘CHP camileri kapattı” ifadesine tepki gösterenKemal Kılıçdaroğlu’nun “Onurluysan o camileri açıkla” şeklindeki sözleri tek parti döneminde satılan, ahıra veya depoya çevrilen camileri gündeme getirdi.


Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, partisinin grup toplantısında 9 belgeyle ‘CHP geçmişte bazı camileri satmış ya da ahır olarak kullanmıştır’ demişti. Kemal Kılıçdaroğlu ise Menderes döneminde yıkılan camilere Küçüksu Camii’ni örnek vermişti. Ancak söz konusu camiyi CHP’nin kumarhaneye çevirdiği, daha sonra ise yapının Celal Bayar tarafından çevresindeki gazinolarla birlikte yıkıldığı ortaya çıktı.


MİNARENİN YERİNE 6 OK


1750’lerde yapılan Küçüksu Camii, Padişah I. Mahmut’un fermanı ile 1835’te restore edildi. 1930’larda ise caminin hemen yanında bulunan Küçüksu Kasrı devlet büyüklerine tahsis edildi. Bu süreçte caminin minaresi anlaşılamayan bir sebeple yıkıldı. Bu gelişmelerin ardından bir süre CHP Halkevi olarak kullanılan cami daha sonra da parti tarafından lokale dönüştürüldü. Halkevi ve lokal olarak kullanılırken caminin yıkılan minaresinin yerine ise CHP’nin parti amblemi olan 6 ok yerleştirildi. CHP, geçmişte de bir başka camiyi parti binasına çevirip, çatısına da parti sembolü 6 demir kazık yerleştirmişti.


CAMİDE LANGIRT OYNADILAR


Küçüksu Kasrı’nın karşısında bulunan cami, Halkevi ve lokale dönüştürülürken dönemin CHP lideri İsmet İnönü’nün yakın arkadaşı Şakir Uzunhasanoğlu’nun burada bir gazino açtığı ortaya çıktı. Piknik ve ibadet yeri olan Küçüksu Kasrı’nın bulunduğu bölge CHP’nin ve eğlencenin merkezi oldu. O dönemi anlatan görgü tanıkları, Halkevi’nden sonra lokale çevrilen camide kağıt oyunu ve langırt oynatıldığını anlattı. Konu hakkında araştırmalarda bulunan Tarih ve Kültür yazarı Eyüp Ensar Uğur, ‘Halkevi’ne çevrilen cami daha sonra da lokal yapılmış ve burada kağıt ve langırt oynatılmış’ dedi. Bir dönem CHP’lilerin eğlence merkezi haline getirilen caminin yerinde şimdilerde otopark bulunuyor.


Satamadıklarını ahır yaptı


CHP’nin tek parti iktidarı dönemine denk gelen 1926-1950 yılları arasında 513 cami satıldı. 327 cami arsası da CHP tarafından satışa çıkarıldı. Aynı dönemde camilerin yanısıra mescitler de satışa çıkarıldı. Satılan mescit sayısı 1070 olarak tespit edildi. Baştaİstanbul’daki Osmanlı yapıları olmak üzere satılamayan çok sayıda cami ise ahır ya da depoya çevrildi.


Yeni Şafak






daha geniş bilgi için bu yazıyıda okumanızı tavsiye ederim
Atatürk’ün emri ile Tek parti döneminde satılan Camiler


http://sahtekahramanlar.blogspot.com/2018/09/ataturkun-emri-ile-tek-parti-doneminde.html

Bu masada 32 Kral 62 Cumhurbaşkanı var yalanı








1- Atatürk Cumhurbaşkanlığı süresince hiç yurt dışına çıkmamıştır.

2- 94 tane dünya lideri Türkiye’ye hiç gelmemiştir.

3- Fotoğrafın çekildiği yer Sovyetler birliği Elçiliğidir. (7 Kasım 1927)

4- 1927 yılında dünya üzerinde zaten yaklaşık 120 kadar devlet vardır.

Senin diğer adın da Kemal olsun hikayesi;

Atatürk henüz Mustafa adını taşırken aynı isme sahip matematik hocası seninde adın Mustafa benimki de Mustafa. İsimlerimiz karıştırılıyor senin adın bundan sonra Mustafa Kemal olsun.

1- Hangi öğrenci öğretmenine Mustafa diye seslenir? Ya hocam der yada Mustafa Hoca diye seslenir. Nasıl bir karışıklık mümkündür?

2- Hangi öğrenci öğretmeninin verdiği ismi kullanır? Sorun bir kendinize..

İngiltere Kralının Atatürk’ün elini öpmesi;

1- İngilizlerde saygıdan ötürü “el öpme” adeti yoktur. Sadece bayanların eli öpülür.

2- Fotoğrafı renklendiren Ateş Akkor ve Engin Gökdeniz yaptıkları açıklamada o adamın herhangi bir adam olduğunu söylemiştir.

3- Fotoğrafın çekildiği tarih 24 Temmuz 1927′dir. O tarihlerde Türkiye’ye herhangi bir İngiltere kralı gelmemiştir.

Suudilerin Peygamberimizin mezarını yıkacak olması hikayesi;

Hikaye şu şekilde dolaşmakta internette,

Hz. Muhammed’in mezarını yıkıp yerini degiştirmek isteyen zamanın suudi kralına Atatürk’ün kendi el yazısı ve imzasıyla çektigi telgraf. Dikkatli okuyun yazıya başlarken krala sayın kelimesini kullanmıyor…

” Suudi kralı dikkatine !! Tarafımıza ulaşan haberlere göre Allahın sevgili ve özel kulu,elçisi peygamber efendimiz Hz. Muhammed Mustafa’nın kabrini yıkıp yerini degiştirecekmişsin. O Mezarın tek taşına dokunursan kurtuluş savaşını bırakır ordularımla aşağı inerim..

26 Haziran 1919 MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

Mesajın orjinali Cumhurbaşkanlığı arşivlerinde saklanmaktadır.

1- 1919 yılında ne Suudi Arabistan vardı ne de Suudi Kralı vardı. İngilizlerin işgali sürmekteydi.

2- El yazısı ile telgraf çekilmez, mors alfabesi ile gönderilir.

3- 1919 yılında Mustafa Kemal Atatürk ismini almamıştı. Daha soyadı kanunu bile çıkmamıştı.

4- 1919 yılında daha ortada herhangi bir ordu bile yoktu.

5- Azıcık diplomasi bilenler bilir ki ordularımla aşağı inerim vb. türü yazışmalar asla kullanılmaz.

6- Bazıları bu telgrafın tarihinin 1926 olduğunu söylüyor ki Suudi Arabistan 1932′de kuruldu.

7- Bu tür telgraflar Dışişleri Bakanlığının arşivlerinde saklanır ve hem Cumhurbaşkanlığı hem de Dışişleri arşivi herkese açıktır. Hiç bir araştırmacı böyle bir telgrafa rastlamamıştır.

Che Guevara, 1967 yılında Bolivya’da yakalanıp öldürüldüğünde sırt çantasından Atatürk’ün büyük nutku çıktı

1- Nutuk 1927 yılında kitap haline getirildi. Taaa 2002 yılında ise ilk kez başka bir dile çevrildi. (Fransızca, Almanca ve Farsça)

2- Che Türkçeyi biliyorduysa bilemeyeceğim belki de sadece kitabın resimlerine bakıyordu ne dersiniz?

3- Madem öyle Che’yi anlatan onlarca kitabın neden hiçbirinde Atatürk sevdası anlatılmaz Che’nin?

4- Çantasından çıkan kitaplar;

karl marx – ekonomi politiğin eleştirisine katkı

s. r. vigosky – güncel kapitalizm teorileri üzerine makaleler

paul carrell – ils arrivent

h. b. philips – analitik geometri kitabı

luis peñaloza- bolivya ekonomi tarihi kitabı

Öğretmen Maaşları;

Sosyal Medyada dolaşan dialog bu;

“Paşam vekil maaşlarını düzenleyeceğiz, ne kadar verelim?

- Öğretmen maaşını geçmesin.

Başöğretmen Mustafa Kemâl ATATÜRK

1930 yılı 90 lira Öğretmen maaşı

1930 yılı 500 lira Milletvekili maaşı

1930 yılı Cumhurbaşkanı maaşı 1765 Reşat Altını

Ayrıca;

“Adalet Mülkün Temelidir” Hz.Ömer’e

“Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” Hz.Ali’ye,

“Köylü Milletin Efendisidir” Kanuni Sultan Süleyman’a,

“Ya İstiklal ya ölüm” Şeyh Şamil’e aittir. (Kazım Karabekir’e ait olduğunu söyleyenler de var.)

17 Ekim 2019 Perşembe

Atatürk’ün emri ile Tek parti döneminde satılan Camiler











CAMİ KAPATMAK İÇİN KANUN

15 Kasım 1935′te “Cami ve mescitlerin tasnifine ve tasnif harici kalacak cami ve mescit hademesine verilecek muhasasat (maaş, ödenek) hakkında” bir kanun çıkarıldı.

2845 numaralı kanunda “Tasnif harici tutulan cami ve mescitler usul ve mevzuata göre kendilerinden başkaca istifade edilmek üzere kapatılır” hükmü vardı.[1]

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız



Cami kapatmak için 15 Kasım 1935’te çıkarılan 2845 numaralı Kanun, 22 Teşrinisani [Kasım] 1935 tarihinde Resmî Gazete’de böyle yayınlanmıştı…

Bu hususta daha fazla malumat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2016/02/04/ataturk-doneminde-satilan-ve-ahir-yapilan-camiler-sinan-meydana-cevap/

***

Bu tarihten sonra yüzlerce cami kapatıldı, depo yapıldı, satıldı, yıktırıldı, parti binası bile yapıldı…

Türkiye’de büyük çoğunluğu tek parti döneminde olmak üzere 1927 – 1972 yılları arasında 3 bin 900 vakıf eseri satılırken bunların 2 bin 815’ini camiler oluşturdu.

Bakara Suresi

114 – Allah’ın mescitlerini, içlerinde Allah’ın isminin anılmasından meneden ve onların harap olmalarına çalışan kimselerden daha zâlim kim olabilir! İşte bunlar, oralara korka korka girmekten başka birşey yapmazlar. Bunlara dünyada perişanlık, ahirette de büyük bir azap vardır.

“Içinde Allah’ın adının anıldığı mescidleri harap edenlerden daha zalim kim olabilir?” di.

Elbette tek parti döneminin kahramanları…

CHP’nin tek parti döneminde yıkılan, satılan veya amaç dışı kullanılan camilerimizden bazıları şunlardır:

Kayseri’den örnekler:

1 – Müftü camii. Ana tamir askerlerine kışla olmuş, sonra un ve zahire ambarı haline getirilmiştir.

2 – Gülük Camii. Silah deposu haline getirilmiştir.

3 – Iki kapılı camii. Mısır ve arpa deposu olmuştur.

4 – Hacı Kılıç Camii. DP dönemine kadar ecza deposu halinde kullanılmıştır.

5 – Lale camii. Askeri eşya deposu haline getirilmiştir.

6 – Peynirli camii. Vakıflar tarafından Ali isminde bir şahsa satılmıştır: 1955-1956 yıllarında geri alınarak tekrar cami haline getirilmiştir.

7 – Kümbet önü camii. Yıkılmış ve arsa olarak durmaya devam etmiştir. Daha sonraları, tekrar cami haline getirilmiş olabilir.

8 – At pazarı camii. Tamamen yıkılmış, arsa olarak satılmıştır.

9 – Kayseri’de yine aynı sonuca uğrayan 20 kadar cami bulunmaktadır.

***

Diyarbakır’dan örnekler:

1 – Ayna minare camii. Satılmıştır.

2 – Çakal camii. Satılmıştır.

3 – Hançer güzel mescidi. Satılmıştır.

4 – Kamışlı ziyareti mescidi. Satılmışıtır.

5 – Paşa camii. Mardin kapı semtindedir ve satılmıştır.

6 – Aziziye camii. Satılmıştır.

7 – Tacettin camii. Satılmıştır.

8 – Yiğit Ahmet mescidi. Satılmıştır.

9 – Kozlu mescidi. Satılmıştır.

10 – Hanzade mescidi. Satılmıştır.

11 – Göl camii. Satılmıştır.

12 – Ablak Camii. Satılmıştır.

13 – Kaşık budak mescidi. Satılmıştır.

14 – Hacı Osman mescidi. Satılmıştır.

15 – Behram Paşa camii semtindeki mescid. Konut haline getirilmiştir.

16 – Hasırlı mescidi. Satılmıştır.

17 – Selükiye mescidi. Satılmıştır.

18 – Çerkez zade mescidi. Buğday pazarı semtindedir ve satılmıştır.

19 – Sin camii. Satılmıştır.

Bu sayının daha fazla olduğu sanılmaktadır. Üzerinde uzunca bir araştırma yapıldğı takdirde Diyarbakır’daki satılan, yıkılan ya da amaç dışı hale getirilen cami ve mescidlerin sayısının daha da fazla olacağı tahmin edilmektedir.

***

Aydın’dan örnekler:

1 – Bey camii. Istasyon civarındadır. Yedi medrese odası ve vakfa ait beş dükkanı vardı. Medrese ve dükkanlar 1940 yılında yıktırılmıştır. Cami ise dokuz yıl boyunca askeriye emrine verilmiştir. 1952 yılında DP döneminde tekrar tamir ettirilip cami haline getirilmiştir!

2 – Paşa cami. Onbir yıl askeriye emrine tahsis edilmiştir. Ve depo olarak kullanılmıştır.. 1952 yılında tamir ettirilerek tekrar ibadete açılmıştır.

3 – Karacaahmet mahallesinde üç medrese ve iki mescid yıktırılmıştır. Mescidlerden birinin vaizi olan Ali Paşa, yıkım günü, yıkıma müdahale ettiği için karakola götürülerek dövülmüştür.

4 – Cuma mahallesindeki dört medrese ve bir mescid yıktırılmıştır.

5 – Kurtuluş mahallesinde iki medrese ve üç mescid yıktırılmıştır.

6 – Veyis Paşa mahallesinde iki medrese ve üç mescid yıktırılımıştır.

7 – Pınarbaşı mahallesinde bir medrese ve üç mescid yıktırılmıştır.[2]

***

Dikkat edilirse Aydın’da yıktırılan camilerin bir kısmı DP döneminde tamir ettirilerek yeniden ibadete açılmıştır. DP Genel Başkanı Adnan Menderes’in iktidara geldikten sonra ilk işi, kendi memleketinde yıktırılan camileri onarıp ibadete açmak olmuştur. Ama ya diğer şehirlerdekiler ?..

Yukarıda sadece üç ilimizde yıkılan, satılan, amaç dışı kullanılan cami ve mescidlerin sayısı tesbit edilemeyenlerle birlikte 100’e yaklaşıyor. Demek ki, tüm ülkedeki yıkılan satılan ve amaç dışı kullanılan camileri tesbit etme imkanımız olsa, ortaya binlerle ifade edilen rakamlar çıkacaktır.

CHP’nin tek parti dönemi zulümlerini anlayabilmek için sadece cami olayı bile yeter.



**********



KAYNAKLAR:

[1] 15 Kasım 1935’te çıkarılan 2845 numaralı Kanun. (Resmî Gazete, 22 Teşrinisani [Kasım] 1935, sayı 3163.)

[2] Yeni Istiklal Gazetesi, 1 Mart 1967, sayı 286, sayfa 4.

***

Birkaç Belge:

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız



***



***



***



***



***



***

23 Temmuz 1940 tarihli Yenigün Gazetesi’nin 4’üncü sayfasında açık arttırma ile satılacak vakıf mallarına ait bir resmi ilan yer alıyor. Satışa sunulan “Evkaf-ı Islamiyye” mallarının listesi şöyle:

Kurmalı mescid……….120 lira

Kantara camii…………..50 lira

Şeyh Mehmet cami……50 lira

Tüveyr oğlu mescidi…100 lira

Şeyh Kubbe tekkesi……50 lira

Sofular camii……………50 lira

Halil Ağa camii………….20 lira

Sadık efendi mescidi…100 lira

Şeyh Ali camii…………..60 lira

Fransızlar zamanında yerli yerinde duran cami, tekke ve vakıf arsaları Milli Şef zamanında satışa arz edilmiştir. Kimler satın alacaktır bu satılması yasak ve haram olan kutsal malları? Tabii ki, iktidardaki tek partinin adamları. Onlar ve varisleri bu malların hayrını görmüşler midir? Asla! Vakıf malı alan felah bulmaz!

***



Satılan Camilerin fiyat listesi

***



***

Bakara Suresi

114 – Allah’ın mescitlerini, içlerinde Allah’ın isminin anılmasından meneden ve onların harap olmalarına çalışan kimselerden daha zâlim kim olabilir! İşte bunlar, oralara korka korka girmekten başka birşey yapmazlar. Bunlara dünyada perişanlık, ahirette de büyük bir azap vardır.



**********



Kadir Çandarlıoğlu



**********



Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com


atatürk'ün Şapka giymedikleri için bombalattırdığı şehir Rize







Şapka yüzünden Rize'de idamlar bugün yapıldı!
25 Kasım 1925 tarihinde çıkarılan Şapka Kanunu'nun ardından bu kanun çeşitli illerde protesto edilmiş, Rize'deki olayları bastırmak için ise Hamidiye Zırhlısı Rize'yi top atışlarına tutmuştur. 12 Aralık'ta istiklal mahkemelerince yargılanan 143 kişinin 8'i hakkında 13 Aralık'ta idam kararı alınmış, 14 Aralık'ta ise idam edilmişlerdir.





TİMETÜRK / Nevzat Çiçek



Atatürk, 23 – 31 Ağustos 1925 tarihleri arasında Kastamonu ziyareti yapar…Panama Şapkası’nı ilk kez bu ziyareti esnasında giyer…Ve “bu serpuşun adına şapka denir” sözü 27 Ağustos 1925 tarihinde İnebolu Türk Ocağı binasındaki hitabetinde söylenir…



Tarihler 23 Eylül 1925’ i gösterdiğinde, Açıksöz gazetesinin ilk sayfasının sol üst kısmında “Bilumum Meclis Azaları Şapka Giymek Mecburiyetindedirler” başlıklı bir haber yayınlanır.Bu haberden anlaşıldığına göre; TBMM üyeleri, meclis üyeleri ve devlet memuru olanların hepsi de Şapka giymek mecburiyetindedir. Ve iki ay kadar sonrasında 25.11.1925 tarihinde 671 sayılı Şapka İktisası Hakkında kanun yürürlüğe girer.Bu kanuna göre; bütün TBMM üyeleri, meclis üyeleri ve memurlar Şapka giymek mecburiyetinde olduğu gibi, sivil vatandaşın da Şapka dışındaki bir kisveye yönelmesini hükümet men eder!



Bu kanuna muhalefet edenin suçu nedir: “Hükümetin tespit eylediği kıyafetin gayri kıyafet iksa edenler (giyenler) üç aydan bir yıla kadar hapis edilirler.” Şapka Kanunu’nun yürürlüğe girmesinin ardından Devlet memurlarına şapka alabilmeleri için “Şapka Avansı” verildi!



80 lira Şapka Avansı verildiği günlerde bir ekmeğin fiyatı 5 kuruş idi! Yani 1600 ekmek parası ile bir şapka alınıyordu! Haliyle devlet memurlarının bir çırpıda şapka alabilmeleri mümkün değildi! Çünkü şapka bir aylık maaşlarını yutuyordu! Bu yüzden memurlara Şapka Avansı verilmesi uygun görülmüş ve taksitle bu avansları ödemesi kolaylığı getirilmişti!



Şapka Kanunu halk tarafından kolaylıkla kabullenilmedi. Ülkenin değişik yörelerinde “Şapka giymek istemiyoruz!” protestoları (isyan demiyorum, protesto diyorum!) baş gösterdi…Rize’de Hamidiye zırhlısı şehri topa tuttu…Erzurum’da erkeklerin giymek zorunda oldukları şapkaya muhalefetten bir kadın(!) idam edildi…Şapka İktisası Hakkındaki Kanun’a muhalefetten binlerce vatandaş ağır hapse mahkum edilirken resmi tarihe göre 80’ e yakın, gayri resmi tarihe göre binlerce insan idam edildi. Kanunen Şapka İktisası Kanununa aykırı hareketin cezası üç ay ile bir yıl arası hapis cezasıydı! Ve 671 sayılı Şapka İktisası Hakkında Kanun halen yürürlükte olan bir kanundur!






ŞAPKA KANUNUNA DİRENİŞLER BAŞLADI


Şapka Kanunu'nun çıkmasıyla birlikte Erzurum, Rize, Sivas, Maraş, Giresun, Kırşehir, Kayseri, Tokat, Amasya, Samsun, Trabzon ve Gümüşhane'de sert direnişler yaşandı. Hepsi çok şiddetli, hatta vahim bir şekilde bastırıldı. Halbuki, şapka devrimine direnmenin cezası, kanuna göre, üç aya kadar hafif hapisti. Ama o dönemde şapka, İstiklal Mahkemeleri'nin en önemli maddesi haline getirildi. Ve şapkaya direndikleri gerekçesiyle, başta İskilipli Atıf Hoca olmak üzere, Rize'de 8, Maraş'ta 7, Erzurum'da 4, Sivas'ta 3, İskilip'te 2, Menemen'de 28 ve diğer yerlerle birlikte toplam 78 kişi idam edildi.



Sivas, Erzurum ve Maraş’taki başkaldırıların aksine Rize’de çıkan protesto, etkisi bakımından diğerlerinden farklılık arz etmektedir. İsyan sonucunda kurulan İstiklal mahkemelerinde 143 kişi yargılanmıştır ve sanıklardan on dördü 15, yirmi ikisi 10, on dokuzu 5 yıla mahkum edilmiştir, 8 kişi ise idam cezasına çarptırılarak idam edilmiştir.



RİZE'DEKİ PROTESTOLAR GÜNEYSU'DA BAŞLADI


Rizeli, sekiz alim ve Müslüman şapka giymedikleri, dindarlara zulmü kınayıp, hükümete ”Sarığımıza, sakalımıza ve cübbemize dokunulmasın şapka giyenler giysin, ama giymeyenler hapse atılmasın” diyerek, jandarma karakoluna yürümüşler ve halk da onlara katılmıştır. Bu olay büyüyünce Rize isyanı kabul edilmiş ve Hamidiye zırhlısı Rize’yi top atışlarıyla tehdit etmiştir. Bundan dolayı Rizeliler “ATMA HAMİDİYE DİN KARDEŞİYİZ.”demişlerdir.



Güneysu (eski adıyla Potomya/ Başbakan Tayyip Erdoğan’ın memleketi) Rize’den 13 kilometre uzakta bulunan bir nahiye. 1925 yılında Güneysu’da başlayan isyanın haberini alan zamanın Rize Valisi Mehmet Hurşit Bey derhal durumu telgrafla Ankara’ya bildirir.Valinin çektiği telgrafın ardından, Hamidiye kruvazörü Rize açıklarına gelip dağları topa tutar. Bazı anlatımlara göre şehir de bombalanır ve ağır zayiat görür. Olayın ilginç yanı ise Hamidiye kruvazörü dağları topa tuttuğu zaman, Rize’de devam etmekte olan bir isyan yoktur. Güneysu’dan şehir merkezine yürüyen insanların da çoğu kendi teslim olur. Teslim olanlar hiç vakit kaybedilmeden İstiklal Mahkemeleri’ne çıkartılır ve Takrir-i Sükun Kanunu doğrultusunca yargılanır. Yargılama sonucunda sekiz idam kararı çıkar, suçsuz onlarca insan da Sinop ve Adana’daki cezaevlerine gönderilir.



30 Aralık 1925 tarihli cumhuriyet gazetesi idam edilen 8 kişinin resimleri ile birlikte haberi şu şekilde yayınlar: “Rize’den matbaamıza yazılıyor: Köy İmamlarının ve bazı mürtecilerin teşviki ile 25-26 teşrinisinde başlayan isyan, Cumhuriyetin azm ve savleti neticesinde süratle bastırıldı.”



PEKİ GERÇEKTEN OLAYLAR NASIL BAŞLADI



15 Aralık 1925 günü “Biz zorla şapka giymek istemiyoruz, sarığımız bize yeter!” diyerek Ulu Cami önünde toplanan halkın üzerine jandarmalar ateş açıyorlar. Uyarıya rağmen dağılmayan kalabalığın üzerine gelişi güzel ateş sonucu 17 kişi ölüyor. Bağıran-inleyen yaralılara kimse dokunamıyor. 143 kişi tutuklanıyor.


Olaylar üzerine düşman üzerine sefere çıkarcasına dönemin en büyük harp gemisi olan Hamidiye Kruvazörü Rize sahillerine gelip demir attı. Birinci Dünya savaşında İngilizlerin dövemediği Karadeniz sahillerini, millete zorla şapka giydirmek için Hamidiye zırhlısı gümbür gümbür bombalamaya başladı. Hamidiye zırhlısı, sivil halkın ve yerleşim alanlarının çok olduğu ve Ulu Caminin bulunduğu Bataniye yamaçlarını dövüyordu. Halk korkutulup sindirilmek isteniyordu.



İSTİKLAL MAHKEMESİ HEMEN ASIYORDU


Rize Ulu Cami imamı Şaban Hoca, namazdan sonra etrafında toplanan kalabalığa ;“Biz hükümetten akaid-i diniyye’ye hizmetkarlık ve bağlılık isteriz. İnanmayan inanmasın, fakat insanlara zulüm edilmesin. Tek isteğimiz sarığımıza, sakalımıza ve cübbemize dokunulmasın. Şapkayı giyenler giysin ama giymeyenler hapse atılmasın!”


Bu heyecanlı konuşmadan sonra coşan kalabalık köylülerle birlikte hükümet konağına doğru yürüyüşe geçmişler.


Yarı resmi Hakimiyet-i Milliye gazetesi bir gün sonra yazıyor; “Rizenin Bataniye bölgesinde Ulu Cami imamı Şaban Hoca halka karşı konuşurken; “Hükümette din düşmanlığı baş göstermiştir. Memlekette herkes şapka giymeye zorlanıyor. Giymeyenler hapisten idama kadar cezalara çarpılıyor. Buna karşı duyarsız kalmak dinimizde günahtır. Ayaklanma vacip olmuştur!


Biz herkes dinimize girsin demiyoruz. Biz hükümetten sadece dinimize saygı ve bağlılık istiyoruz. Müslümanlara ve İslam’a zulmedilmesine müsaade etmeyeceğiz!” Deyince halk toplu yürüyüşe geçiyor.



Hakimiyet-i Milliye gazetesinin yazdıklarına göre, isyancılar Hükümet Konağını ele geçiriyorlar. Ankara hükümeti Rize üzerine büyük bir askeri kuvvet gönderiyor. Rivayete göre üç gün süren halk ile asker arasındaki çatışmalarda yüzlerce köylü hayatını kaybediyor. Bölgenin imdadına hemen gezici-seyyar istiklal mahkemesi yetişiyor.



Yargılama göstermeliktir ve son tiyatro sahnesidir. Bir gün süren tek celsede, hakim koltuğunda oturan ve hiçbiri hukuk adamı olmayan milletvekilleri tarafından temyizi, itirazı ve avukatı olmayan mahkeme değiştirilemez kararını veriyor. Karara göre ”Bu isyancılar İslam Devleti istiyorlar. Hilafet istiyorlar ve kendi şer düşüncelerine halkı da alet ediyorlar.



Sadece bir gün içinde bu 143 kişinin yargılama işlemi bitirildi. On dört kişi 15’er yıla, yirmi iki kişi onar yıla, on dokuz kişi de beşer yıl kalebend denilen ağır hapis cezasına çarptırıldı. Geriye kalanlar ise dayak ve para ödeme gibi hafif ceza alıyorlar.İstiklal Mahkemesinin hızla verdiği kararla sekiz kişi hemen Ulu cami önünde kurulan darağacında idam edildi.


Asılan sekiz kişi Ulu Cami imamı Hafız Şaban Efendi, Muhtar Yakup Çavuş, İslahiye imamı Hasan Efendi, Belediye bekçisi Kadir Ağa. Rize asliye mahkemesi Başkatibi Hafız Osman Efendi ve kardeşi avukat Hulusi beyler, merkez cami imamı Hafız Kamil, Peçelioğullarından Mehmet ve Ahmet Çavuş kardeşler, Kamburoğlu Hafız Mehmet ve Nakşi Şeyhlerinden Numan Sabit Efendi’dir.



ŞAPKA DİRENİŞİ NASIL SONA ERDİRİLDİ


Haklarında idam kararı verilen sekiz müstakbel şehit karanlık bir hapishane odasına tıkılır. Sabit Hoca gece yarısı-Nısfılleyl bütün arkadaşlarını uyandırır. “Kalkın arkadaşlar, abdest alın namaza duralım. Bir-kaç saat sonra Rabbimize kavuşacağız!”


Az sonra Allaha kavuşacaklarını bilenlerin bir müjde saadeti içinde namazlarını kılıyorlar. Saatler sonra sehpadan indirilen şehitlerin cenazeleri ailelerine verilmiyor. Rastgele açılan çukurlar içinde kumluğa gömüyorlar. Yakınları tarafından cesetler çalınmasın diye de başlarına süngülü nöbetçiler dikiliyor.Rica-minnet aylarca sürüyor. Ancak üç ay sonra ve fakat gece çıkartılıp köylerine götürülmek şartıyla cesetleri ailelerine teslim etmeye izin veriyorlar.


Çürümeyen cesetler evlatları tarafından gömülü oldukları kumluktan çıkarılıyor. Kilimler sarıyor ve sırıklara takıp omuzlarına alıyorlar ve köylerine çıkarıyorlar. Üç ay geciken cenaze namazlarını kılıp hüzünle köy mezarlığına defnediyorlar.


Hakimiyet-i Milliye gazetesi Rize olaylarıyla ilgili son haberlerinde de asılan şehitler için kin ve nefretini aşığa vuruyordu; “Rize’deki mürteciler de ceza-yı Sezalarını buldular.” diyordu



ATMA HAMİDİYE ATMA DİN KARDEŞİYİZ



“Atma Hamidiye atma atma


Din kardeşiyiz bizi yakma


Atma hamidiye atma atma


Taktılar serpuşi kafamıza



Atma Hamidiye atma atma


VERGİMİ VERECEĞUM BİZİ YAKMA


Atma Hamidiye atma atma


SÜRGÜN ETMA bizi yakma “



https://www.timeturk.com/tr/2012/12/12/sapka-yuzunden-rize-bugun-bombaladi.html

Boraltan Katliamı ismet inönü Azeri kardeşlerimizi Ruslara teslim etti









Kadir Mısıroğlu, “Moskof Mezalimi” isimli eserinde, Rus zulmünden kaçan 417 Azeri kardeşimizin Türkiye’ye sığındığını ve bunun üzerine Rus Hükümetinin Türkiye’den bunların kendilerine teslimini talep ettiğini anlatıyor ve şöyle devam ediyor:

“Beynelmilel kaidelere göre hiç bir devlet, siyasi bir suçluyu diğer devlete iade ve teslim etmez.

Bu Rus talebini müzakere eden o zamanki Hey’eti Vekile (Bakanlar Kurulu) de ‘Umumi Ceza Hukuku’nun bu kaidesine uyarak, Rusyaya zikri geçen mültecilerin iade edilmemesini kararlaştırmıştı. Fakat o zaman Hariciye Vekaletine vekalet eden Nurullah Esat Sümer, Inönü’yü ikna edip bunların, Hey’eti Vekile kararına rağmen Rusyaya iadesi emrini çıkarttırmıştır.

Mülteci Azeriler, bu karar karşısında feryad-ı figân kopararak:

‘Bizi siz öldürün fakat Moskofa teslim etmeyin’ diye yalvarmışlar, birçokları kendilerini trenden aşağıya atarak intihar etmek istemişlerdir. Bunların Rusyaya teslim işine nezaret eden Türk subayı gördüğü bu feci manzaraya tahammül edemiyerek derhal bir yıldırım telgrafla hükümete bunların avdet etmek istemeyip intihara teşebbüs ettiklerini bu sebeple teslim kararının durdurulmasını taleb etmiştir.

Fakat Türkiye’nin o günkü diktatörü Ismet Paşa, bu zavallıların Rusyaya tesliminde ısrar etmiştir. Bu hadise bilahare Demokrat Parti Devri’nde Mebus Şevket Mocan’ın teşebbüsü ile Büyük Millet Meclisi’ndeki münakaşa ve müzakerelerle ortaya çıkmıştır.

Bu suretle Ruslara iade edilen 417 Azeri, onları teslim eden Türk subayının gözü önünde Serder Abad Barajının öte yakasında toptan kurşuna dizilmişlerdir.[1]

Bu hareket, Türk Milletini temsil eden fakat milli duygu ve mefkureden (idealinden) mahrum liderlerin işlediği bir cinayet ve yüz karası olarak, tarihe geçmiş bulunmaktadır.

(… Inönü), 1951 yılında komünistlerin vatandaşlıktan ıskat edilerek hudut harici edilmeleri isteğine temayül eden hükümeti (Demokrat Parti hükümetini) tenkit için Belediye seçim propagandaları esnasında:

‘Komünistlik ithamı altında vatandaşların yurt dışına sürülmesi tehdidi, hukuk prensiplerine doğrudan doğruya taarruzdur. Ve her türlü siyasi emniyeti yok etmeğe kâfidir’ Hikmetini ortaya atmıştı. Onun Rusya ve komünizm lehindeki fikir ve beyanlarını bugüne kadar takip ve teşrihe lüzum görmüyoruz. Bunlar herkesin gözü önünde cereyan etmiştir. Fakat komünistler için hukuk kaidelerini mevzuubahs eden sayın Inönü, masum 417 Azeri Türk’ü için hemen bütün Dünyada üzerinde ittifak edilmiş bulunan siyasi suçluların iade edilmemesine aid hukuk kaidesini neden hatırlamamış ve Hey’eti Vekile kararına rağmen bu dindaş ve ırkdaşlarımızı moskof cellatlarına teslim ederek katliam edilmelerine sebep olmuştur ?[2]



***

Kadir Mısıroğlu’nun da belirttiği gibi, bu konuyu Tekirdağ Milletvekili Şevket Mocan meclise taşımıştı.

Şevket Mocan’ın soru önergesinin ilgili kısmını buraya alıyoruz:

T. B. M. M. Başkanlığı Yüksek Katma Aşağıdaki suallerimin sözlü olarak Başbakan tarafından cevaplandırılmasını rica ederim:

1. Muhtelif tarihlerde memleketimizde si­yasi mültecilik haklarına dayanarak iltica et­miş (156) mülteci 1947 senesinde, milletlerarası hukuk kaidelerine tamamen aykırı olarak Sovyet Rusya’ya teslim edildikleri doğru mu­dur?

2. Facia kurbanlarının sevk şekli de kur­ban gönderilen mabudun usullerine uygun ol­masından ve akıbetlerini görmesinden, teslim işinde vazifeli Yedek Subay Posta Müfettişi Reşat’ın asabi rahatsızlığa uğradığı ve sinir hastanelerinde elyevm tedavi olduğudoğru mu­dur?[3]



[3] no’lu dipnot ile ilgili… Tekirdağ Milletvekili Şevket Mocan’ın Mecliste okunan soru önergesinin tutanağı

Şevket Mocan’ın sorularına cevap veren dönemin Adalet Bakanı Rükneddin Nasuhioğlu ise tarihimize bir kara leke olarak geçen bu faciayı şu sözlerle doğrulamıştır:

“Ankara’daki Sovyet Se­faleti ile mütekabiliyet esasını tesbit eden bir nota teatisi suretiyle (237) Sovyet askerî mültecisinden (195)’i ilk parti olarak 6 . VIII . 1945 tarihinde Tıhmıs kapısından Sovyetlere iade edilmiştir.”[4]



[4] no’lu dipnot ile ilgili… Adalet Bakanı Rükneddin Nasuhioğlu’nun tarihimize bir kara leke olarak geçen bu faciayı doğruladığını gösteren Meclis tutanağı. (NOT: Rükneddin Nasuhioğlu’nun bu faciayla bir alakası yoktur. 1950’de hükümet değişikliği oldu, bu facia ise bir önceki hükümet (CHP) döneminde vuku bulmuştu. Soru önergesi Nasuhioğlu’nun döneminde verdildiği için mecburi olarak cevap vermek de ona düştü. Ayrıca ruslara teslim edilen mültecilerin sayısı hakkında farklı iddialar var. Biz, Kadir Mısıroğlu’nun zikrettiği kaynağa itibar ediyoruz, yani 417 mülteci teslim edilmiştir. Zaten tutanakta “195’inin *ilk parti* olarak” teslim edildiği yazıyor. )

Bunun üzerine uzun bir konuşma yapan Şevket Mocan’ın şu sözlerine katılmamak mümkün değildir, zaten mecliste bulunan milletvekilllerinden de “Bravo”, “Doğru” sesleri zapta geçmiştir:

“Muhterem arkadaşım, Enver ve Adem ismin­de iki azeri münevverden bahsettiler. Bunlar çok yakından tanıdığımız Konya Milletvekili Ziyat Beyin kayın biraderleridir. Çok evvel Rus ordusunda subaylık etmişler, fakat milliyetleri­ni unutmamışlar, o akideleri kabul etmiyerek Almanyaya kaçmışlar, orada uzun müddet bu­lunmuşlardır. Sonra memleketimize gelerek hemşîrelerinin yanına, Ziyat Beyin hareminin ya­nına sığınmışlardır. Fakat yüz kızartacak bir hal olarak bunlar bir gün evden alınarak, An­kara’ya göndereceğiz diye, ‘Komiser Ali Riza re­fakatinde hududa götürülmüşler, ayni mabuda kurban sunulmuşlardır.

Bu, milletin tarihinde bir tek mülteci Isveç Kralı Şarl için harbetmiş şe­refli hâdiseler çoktur; fakat siyasi mültecileri bir mabuda kurban sunar gibi sunmaya götüren yüz kızartıcı, gönül parçalayıcı, hicabaver bir hâdise daha yoktur.

(Bravo sesleri).

Ibnisuud mutavaat etmedi, mültecileri ver­medi, fakat bizdeki bir devrin adamları bizim tarihimize bu lekeyi yazdılar, mültecileri iade et­tiler arkadaşlar

(Doğru sesleri)”[5]





[5] no’lu dipnot ile ilgili… Soru önergesini veren Tekirdağ Milletvekili Şevket Mocan’ın Mecliste söylediği ve hissimize tercüman olan sözlerinin tutanağı

***

Hakikaten, ne kadar acı… Ne kadar yüz kızartıcı bir hâdise… Bütün bu denaetler halkımızdan gizlenmiştir. Nitekim Kars’ın ilk kültür ve kütüphane müdürlerinden Temraz Kesemenli, Boraltan Köprüsü katliamının yıllarca halktan gizlendiğini söyledi. Ayrıca İsmet İnönü’nün emriyle Azerileri götüren memurun akli dengesini yitirdiğini ve akıl hastanesinde vefat ettiğinin bilindiğini ifade etti.[6] Zaten Şevket Mocan’ın soru önergesinde buna değinilmişti.

**Ismet Inönü, ATA’sının izinde**

Sadece Ismet Inönü mü Azerbaycanlı kardeşlerimizi Ruslara teslim etti sanıyorsunuz? O halde aldanıyorsunuz, zira daha evvel ATA’sı da Azerbaycanlı kardeşlerimizi Ruslara teslim etmişti…

M. Kemal Atatürk’ün Azerbaycanlı kardeşlerimizi komünist Ruslara tabiri caizse “sattığına” inanmayanlar, şu konumuza bakabilirler:

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/18/azerbaycandaki-kardeslerimize-m-kemal-ataturk-mu-ihanet-etti/


Katledilen Azerbaycanlı kardeşlerimize ithafen 1977 yılında çekilen ve başrollerini Cüneyt Arkın ve Oya Aydoğan’ın oynadığı “Güneş Ne Zaman Doğacak?” adlı sinema filmi de Boraltan katliamını konu alıyor.[7]

Son olarak iki şiire yer veriyor ve konuyu noktalıyoruz, Allahu Teala kardeşlerimize rahmet eylesin.

Tutsak Türklerin kurşuna dizilmeden önce söyledikleri bir ağıt şöyle:

Boraltan bir köprü, aşar geçer Aras’ı,

Yuğsan Aras suyuyla, çıkmaz yüzün karası.

Karası, karası, merhamet fukarası,

Karası, karası, merhamet fukarası,

Düşman bekler karşıda, önüne kattı beni,

Can alınan çarşıda, kardeşim sattı beni.

Dönüp seslendim geri, merhametsiz birine,

Beni siz vursaydınız, şu gavurun yerine.

Azerbaycan’ın büyük milli şairi Almas Yıldırım, bu olayı “Dönek Kardeş” adlı şiirinde şöyle dile getiriyor:

Türk denince özü, sözü mert olur,

Dost deyince ayrılmaz bir fert olur,

Kardeş deyip dara düşsem, sığınsam,

Şimden geru bu bana bir dert olur.

Ben ne diyem bu vefasız dağlara,

Öz kardaşı dönek olan ağlara!

Türk; o Altayların dünkü eri mi?

Yolunda can koydum, verdim serimi,

Düştüğü ağlardan kurtulsun diye,

Serdim ayağına doğma yerimi…

Kardaş armağanı, dökülen kanlar,

Bana mükâfat mı giden kurbanlar?

Ben diyorum, Kayıhan’dır soyumuz,

Bir kaynaktan varlığımız, boyumuz,

Dilim dili, yolum yolu, emel bir,

Bir bayrakta, yıldız’ımız, ay’ımız.

Azerî, Türk, Türkmen; var mı ayrılık,

Nerden doğdu bu imansız gayrılık?

Alnımın yazısı, karadır kara,

Karadan bir mendil yolladım yara,

Yol uzun, el uzak, yetişmez eller,

Türklüğün kanayan kalbini sara.

Felek kıymış beslenen bu dileğe,

Lânet Türk’ü hançerleyen bileğe.

Bir suç mu düşmana göğüs gerdiğim?

Günah mı Türklüğe gönül verdiğim?

Rusların açtığı yaradan derin,

Anayurtta öz kardaştan gördüğüm.

Seslenseydim, ses çıkardı her taştan,

Ne beklersin sağırlaşan bir baştan.

Kaçtır, eli kanlı çıktı oyundan,

Ne bilem, kahpelik varmış soyunda,

Girdiğim öz yurttan döndürülürken,

Kanımın aktığı sınır boyunda

Açan lâlelerden bir çelenk örsem,

Türklük dünyasına armağan versem.[8]

KAYNAKLAR:

[1] M. Sadık Aran, Kızılordu Azerbaycan’ı Nasıl Işgal Etti, Milli Işık Dergisi, sayı 26, Istanbul 1969. (Aktaran: Kadir Mısıroğlu, Moskof Mezalimi, Sebil Yayınevi, Istanbul 1970, sayfa 451.)

[2] Kadir Mısıroğlu, Moskof Mezalimi, Sebil Yayınevi, Istanbul 1970, sayfa 450 – 452.

[3] TBMM Zabıt Ceridesi, dönem 9, cild 9, Içtima 101, 18.07.1951, sayfa 203.

[4] TBMM Zabıt Ceridesi, dönem 9, cild 9, Içtima 101, 18.07.1951, sayfa 204.

[5] TBMM Zabıt Ceridesi, dönem 9, cild 9, Içtima 101, 18.07.1951, sayfa 205, 206.

[6] Star Gazetesi, “Yıllarca halktan gizlenen katliam”, 08 Eylül 2012.

Ayrıca bakınız; Sabah Gazetesi, Hasan Celal Güzel, “Boraltan Köprüsü faciası ve mülteciler”, 9 Eylül 2012.

[7] Boraltan katliamını konu alan ve başrollerini Cüneyt Arkın ve Oya Aydoğan’ın oynadığı “Güneş Ne Zaman Doğacak?” adlı sinema filmi:

https://www.youtube.com/watch?feature=player_embedded&v=Rb18piLyW8A#! (son erişim tarihi: 15 Eylül 2012.)

[8] Şiirler için bakınız; Orkun Kutlu, Boraltan Köprüsü (Tarihte Bir Yüz Karası) : http://www.bilgicik.com/yazi/boraltan-koprusu-tarihte-bir-yuz-karasi/ (son erişim tarihi: 15 Eylül 2012.)

http://belgelerlegercektarih.com/2012/09/15/boraltan-katliami-belgelerle-ismet-inonu-azeri-kardeslerimizi-ruslara-teslim-etti/

16 Ekim 2019 Çarşamba

atatürk'ün ilk kurduğu fabrika bira fabrikasıdır








Alkol kullanımına bağlı suçlar günümüzde giderek artan bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Trafik kazaları ve şiddet olaylarının ana sebebi olan ve Allahu Teala tarafından “şeytan işi bir pislik” ilan edilen alkolün ülkemizde ciddi bir sorun haline gelmesinde en büyük pay sahiplerinden birisi hiç şüphesiz, Ankara’da bira fabrikası kuran M. Kemal’dir. Rica ederim, alttaki fotoğrafa bakın… M. Kemal’in, çocukların yanında bira içmesi, hiç kimse kusura bakmasın; sorumsuzluktur, kötü örnektir.



M. Kemal Atatürk çocukların yanında içki içerken…***

Bazı demogoglar, biranın Osmanlı Devleti’nde de satıldığını, dolayısıyla M. Kemal’in farklı bir şey yapmadığını belirterek onu aklamaya çalışıyorlar. Oysa Osmanlı’daki bira fabrikasını devletin başındaki “Padişah” kurmamıştır. Eğer “Padişah” kurmuş olsaydı, bira fabrikası kuran “Cumhurbaşkanı M. Kemal” ile bir kıyaslama yapılabilirdi. Ancak Osmanlı Devleti’ndeki bira fabrikasını yabancı bir şirket kurmuştur. Dahası, o dönem içki içmek yalnız gayr-i müslimlere serbest, Müslümanlara ise yasaktı.[1] Kaldı ki, kemalistler birayı “halk içkisi” haline getirmek istediler.

“Devlet Ziraat Işletmeleri Kurumu” tarafından 1939 yılında Ankara’da yayınlanan “Atatürk Çiftlikleri” adlı kitapta şöyle yazmaktadır:

“Bir halk içkisi olan bira bizde Cumhuriyetten önce ancak kibarların ve ecnebilerin birkaç birahane, lokanta yahut bahçede içtikleri bir içki idi. Onun milli bir halk içkisi haline getirilmesi bahsine ancak Cumhuriyet devrinde dokunuldu. Ankara Orman çiftliği bu hususta büyük bir başarma kudreti göstermiştir. (..) Bugün hakikaten memlekette bira istihlaki (tüketimi) seri bir inkişaf temayülü arzetmektedir. Bu temayülün tabii bir neticesi olaraktır ki, 1934’de Orman çiftliğinde kurulmuş olan ilk bira fabrikası yeni ve daha büyük bir fabrika ile tevsi olunmuştur. Yakın yıllarda biranın memleketimizde en çok istihlak edilen bir içki haline geleceğini mübaleğasızca iddia etmek kabildir.(..)

Orman çiftliğinde bira fabrikası 1934’te tesis edilmişti. 1937’de yeni ve daha büyük bir fabrika ile eski fabrika tevsi edilmiş (genisletilmiş) oldu. (..)

Ilk birasını 1934 Teşrinievvelinde piyasaya veren birinci bira fabrikası, Malt, Bira, Buz, Gazoz, Soda fabrikalarını doldurma ambalaj şubelerini ihtiva etmektedir. Fabrikanın bira imal kudreti, senede 3.500 hektolitredir. Maamafih imalat icabında 5.000 hektolitreye de çıkabilir. (..)

1938 imalat programına göre, fabrika bir sene zarfında 850 ton Arpa, 5.700 kilo Hublon (Şerbetçi otu) sarfederek 25.000 hektolitre bira imal edecektir. Fabrikanın azami kapasitesi 70.000 hektolitre biradır.*

Adı geçen yayından alınan cetvel…

***



Adı geçen yayından alınan cetvel…***

Bira fabrikaları, Normal, Siyah, Salon, Salvator birası olmak üzere dört cins bira imal etmektedir. Yeni fabrikada ayrıca soda gazoz imal olunmaktadır. Bira sevkiyatı fıçı, ve şişelerle yapılır. Sevkiyat için hususi tanklar ve vagonlar getirtilmiştir. (..)

Cetvelden görüldüğü gibi, memleket dahilinde Ankara birasının satışları mühim şehirlerde tedricen artmaktadır. Bu vakıa, Ankara birasının piyasada gördüğü hüsnü kabulün bir ifadesidir. Bilhassa 1938 satışlarında ehemmiyetli teferrüler olmuştur. 1938 yılının ilk 7 ayının satışları şu rakamlarla ifade olunabilir:

*

Adı geçen yayından alınan cetvel…

***

Kemalist rejimin yayınından aynen aktardık[2]…

*



Reklama bakın: “Herkes Ankara Birası içiyor.” Üzerinde “Alkol zararlıdır” yazılması gerekirken, insanlar alkol içmeye teşvik ediliyor…

***



M. Kemal Atatürk’e ait bira fabrikasının reklamı…

***



***



Çocuklar bira içerken… Pes yani…

***

Tarihi hadiseleri çarpıtan bazı kimseler, M. Kemal’in, “besleyici değerinin” olduğu “düşünüldüğü” için çocuklara malt içirdiğini ve bu ürünlerin eczanelerin başköşelerinde yer aldığını yazar.

Halbuki eczanelerde bulunan bir şey onu meşru yapmaz. Eczanelerde zehir de bulunuyor ama aklı başında hiç kimse eczanede bulunuyor diye kalkıp da onu içmez. Bir ilaç bile bir kimse için faydalı olurken, bir başkası için zararlı olabiliyor. Eğer eczanelerde bulunuyorsa, reçete karşılığında ihtiyacı olanlara verilir. Ama sırf eczanede bulunuyor diye -ihtiyaç olup olmadığına bakmaksızın- çocukları bira parkına toplayıp içirmek bunun “sağlık” adına yapılmadığını gösteriyor. Kaldı ki “malt birası” başka, “malt içeceği” başkadır. Bunlar farklıdır. Birinde yüksek oranda alkol varken, diğerinde alkol oranı düşüktür. Çocukları beslemek için illa “alkollü” içeceklerin kullanılması diye bir mecburiyet olamaz. Bunun yerine alkolsüz, zararsız, doğal organik besinler kullanılabilir. Iddia edilenin aksine, dünyada malt birası çocuklara tavsiye edilmez. Üstelik bugün bile “alkolsüz” biralarda yüzde 0,5 oranında alkol bulunabiliyor. M. Kemal’in manevi kızı Ülkü, az aşağıya eklediğimiz videoda da görüleceği gibi bir mülakatta, “Atatürk bana malt içirdi” demedi; “Bira fabrikasında bira içirdi” dedi. Kaldı ki o dönem şarap reklamlarında bile şarabın “sıhhat ve kuvvet” verdiği yazıyordu.

Iddia edilenin aksine, çocukları bira parkına toplayıp içirmenin “sağlık” meselesi değil, bir “zihniyet” meselesi olduğunu M. Kemal’e yakın bir isim olan Asaf Ilbay’ın anlatıklarından anlıyoruz:

“Ankara’ya 20 kilometre mesafede demiryolu üstündeki Ahimesut çiftliğini satın alıp ismini de Etimesgut’a tahvil eden Gazi burada bir nümune köyü kurulmasını tensib buyurmuştu.

Bu köyün yapı çalışmaları ilerliyordu. Inşaat ilerleyince köyü birlikte tetkik etmek arzusunu gösterdiler.

Orman çiftliğinden otomobile bindik. Istasyondan gelmiş, köye doğru ilerliyorduk.

Gazi, seryaver Rusuhi beye:

– Ver o şeyleri…

Dedi.

Seryaver iki tane Panama şapkası uzattı. Gazi şapkaları aldı, birini kendi giydi, diğerini de benim başıma giydirip:

– Hafiftir, yazın serinlik verir ve güneşlik vazifesini de görür:

Sonra ilave etti:

– Bir gün bu çiftliklerin kadın, erkek çiftçilerinin tarlalarından döndükten sonra umumi banyoda temizlenerek, temiz keten elbiselerini ve beyaz hasır şapkalarını giymiş, mesela şuradaki birahanede aileleriyle, çocuklariyle oturduklarını görmek ne kadar hoş olur değil mi?[3]

***



“Şarap sıhhat ve kuvvet verir.” Sanki portakal suyu satıyorlar…

***



M. Kemal Atatürk’ün Bira Parkı

***

Ingiliz Edebiyatçısı kemalist Mina Urgan, “Bir Dinozorun Anıları” isimli hatıratında bir düğünde tanıştığı M. Kemal ile yaşadıklarını yazdı. O sırada 11 yaşında olan Mina Urgan,M. Kemal’in kendisine şampanya ikram ettiğini ve böylece ilk alkollü içkisini M. Kemal’in elinden içtiğini şu sözlerle anlatıyor:

“Derken orkestra bir vals çaldı. ‘Gel, seninle dans edelim’ dedi. Benim vals filan bildiğim yok. Bana öğretmek için, biraz çaba gösterdi; ama gene de beceremiyordum. ‘Sen bu işi yapamayacaksın’ diyeceğine, ‘ben senin için fazla ihtiyar bir kavalyeyim. Yaşına uygun genç bir kavalye bulalım sana’ dedi. Çevresini gözden geçirdi; on dört on beş yaşlarında bir oğlan buldu. Hızla boy attığı için pantolon paçalarıyla ceket kolları kısa kalmış, sivilceler içinde, en nankör yaştaydı zavallı oğlan. Ona dans etmesini bilmediğimi söyleyip, M. Kemal’in peşinden büfeye gittim. ‘Oğlanı pek beğenmedin galiba’ dedi ve bana bir kadeh şampanya verdi. Ilk alkollü içkimi M. Kemal’in elinden içtim böylece. Şampanya hoşuma gitmişti. Büfenin arkasındaki garsondan tam ikinci kadehi istiyordum ki, annemle üvey babam tepeme dikildi. Vaktin geç olduğunu, uyumam gerektiğini söyleyerek, beni oradan aldılar. Ankara Palas’ın kapıcılarından birine teslim edip, bir otomobile bindirdiler. Ama ben götürülmeden önce, M. Kemal o güzel elini kaldırmış, ‘seni Çankaya’da beklerim, unutma’ demişti.”[4]

*



Mina Urgan’ın o şoke edici sözlerinin yer aldığı hatıratın ilgili sayfası…

***

Ey Atatürkçüler! 11 yaşındaki bir çocuğa şampanya içiren birine nasıl ATA ve ÖNDER diyorsunuz?

Bu da bir şey mi…

M. Kemal’in manevi kızı Ülkü Adatepe, TRT ile yaptığı ve “Atatürk’ten Anılar” başlığıyla yayınlanan röportajında, M. Kemal’in kendisine 5 yaşındayken “bira içirdiğini” söylemektedir. 5 yaşındaki bir çocuğa bira içiren birine “Önder” denilebilir mi?

*



***

Söz konusu röportajın ilgili bölümünü buradan izleyebilirsiniz;

*

***

Hakikaten hayret etmemek mümkün değil… Müslüman halkın Cumhurbaşkanı, Müslümanların kitabı Kur’ân’da “şeytan işi bir pislik” olarak ilan edilen içkinin “fabrikasını” kuruyor ve Müslümanları da bu pisliği içmeye teşvik ediyor… Hadi dini bir yana bırakalım; Hangi “gavur” halkın “gavur” devlet başkanı bira fabrikası kururak halkını içmeye teşvik etmiş? Kaç kişi yapmış bunu? Herkes milletini uyandırmaya çalışırken, bizimki de uyutmaya çalışıyor. Maalesef buna rağmen birçok kemalist hala M. Kemal’i savunmanın derdinde. Insanın böyle bir şeyi savunabilmesi için aklını yitirmiş olması lazım… Sarhoşlarda da akıl olmaz zaten.

*

M. Kemal’in Bira fabrikası Türkiye Büyük Millet Meclisi tutanaklarında da görülmektedir. (KAYNAK: TBMM Zabıt Ceridesi, I: 75, cild 19, 12.06.1937, sayfa 267.) M. Kemal Atatürk’ün mal varlığı ile ilgili ayrıntılı bilgiye şu yazımızdan ulaşabilirsiniz:

http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/03/m-kemal-ataturkun-mal-varligi-serveti-genis-kapsamli/

***

Yukarıda da görüldüğü üzere Bira Fabrikası M. Kemal’in şahsi mülküdür.

*

Bira fabrikasının yapımıyla alakalı bir kararname (devletten döviz talebi)…

***



M. Kemal’in Bira Fabrikası için yurtdışından ithal edilecek Bira şişelerine 100 kilosuna mevzu 18 lira olan Gümrük vergisinin 5,20 liraya indirileceğine dair “M. Kemal” imzalı kararname… Oh ne ala memleket… Talep eden kendisi, onaylayan yine kendisi…

***

*

***Alkolün Topluma Zararları***

Türkiye Yeşilay Cemiyeti Genel Başkanı Muharrem Balcı’nın belirttiğine göre, “Trafik kazalarında alkollü araç kullanımı birinci sırada gelmektedir.”[5] Nitekim Adli Tıp Kurumu 1. Adli Tıp Ihtisas Kurulu Başkanı Uz. Dr. A. Sadi Çağdır, “Alkol ve Suç” başlıklı makalesinde şunları yazıyor:

“Ülkemizde ve dünyada işlenen suçların ve gerçekleşen kazaların çok ciddi bir oranı alkolden kaynaklandığı bilinmektedir. Dünya Sağlık Örgütü’nün 30 ülkeyi kapsayan ve Türkiye’nin de içinde olduğu araştırma raporuna göre cinayetlerin yüzde 85’i, ırza tecavüzlerin yüzde 50’si, şiddet olaylarının yüzde 50’si, trafik kazalarının yüzde 60’ı, eşlerini dövenlerin yüzde 70’i, işe gitmeyenlerin yüzde 60’ı bu suçlarını alkollü iken işlemektedir. Alkol bağımlılarında suç işleme oranı %68 iken, alkol bağımlısı olmayanlarda bu oran %37 bulunmuştur. Alkol kullanan ergenlerde; suç, cinsel saldırı, agresyon oranının daha yüksek olduğu gözlenmiştir. (…) Alkol ve madde bağımlılığında kişinin bağımlı olması nedeniyle alkol veya kullandığı bir başka maddeyi temin etmek için işlediği suçlar da bulunmaktadır. Kişilerin alkolün etkisiyle işlediği suçlar ise işlenen suçların önemli bir kısmını kapsamaktadır.

Tüm suçlar gözden geçirildiğinde alkolün özellikle cinayet, darp, yaralama, cinsel saldırı, hakaret gibi suçlarda etkin olduğu belirgindir. (…) Uzun vadede alkol kullanımının yol açtığı şiddetli geçimsizlik, sonu boşanmalara kadar giden aile içi şiddet de alkolün etkisiyle oluşan sosyal sorunlar olarak karşımıza çıkar. (…) Alkol kullanımının yol açtığı suçlardan en önemli ve yaygın olanı, trafik suçlarıdır. (…)

ABD’de alkole bağlı trafik kazalarında her yıl 13.000 kişi ölmekte yüz binlercesi yaralanmaktadır. (…) 2008 Yılındaki istatistik verilere göre ABD’de 5.3 milyon mahkumun %36’sının, şiddetle ilgili suçlardan yatanların %40’ının suç işlerken alkolün etkisi altında olduğu ayrıca yapılan anketler sonucunda mahkumların %25’inin alkolik olduğu saptanmıştır.”[6]

2008 yılında ülkemizde 929.304 trafik kazası olmuş, bu kazalarda 4.228 kişi hayatını kaybetmiştir. Yaralananların sayısı ise 183.841 kişidir. Kazalarda toplam maddi hasar 1.112.204.949 lirayı bulmuştur.[7]

Dünya Sağlık Örgütü (WHO)’nün verilerine göre trafik kazaları; yaralanmalara bağlı ölümler sıralamasında birinci, genel olarak ölüm sebepleri sıralamasında onuncu, ağır hastalık nedenleri arasında dokuzuncu sıradadır.[8] Dünyadaki bütün kazaların %40’ını trafik kazaları oluşturmakta, öte yandan erişkin yaşlardaki yaralanma sebepli ölümler içinde ilk sırada yer almakta ve trafik kazalarına bağlı olarak her yıl 1 milyon kişi ölmekte, 20 milyon kişi yaralanmaktadır.[9]

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve Dünya Bankası’nın 2004 yılında ortaklaşa hazırladığı rapora göre, dünya’da ölüm nedenleri arasında 1990 yılında dokuzuncu sırada bulunan trafik kazalarının 2020 yılında altıncı sıraya yükselmesi beklenmektedir.[10]

Aynı rapora göre Avrupa Birliği (AB) ülkelerinde her yıl 40 binden fazla kişi hayatını kaybederken, 150 binden fazla kişi bu kazalar sonucu sakat kalmaktadır. Trafik kazası sonucunda hayatını kaybedenlerin % 73’ünü erkekler ve yarıdan fazlasını 15-44 yaş grubu oluşturmaktadır.[11]

Avrupa Birliği’nde her yıl 1.3 milyon yolda trafik kazası olduğu ve bunların yılda 1.7 milyon yaralanma ve 40.000 ölüme yol açtığı hesaplanmıştır. Bu kazaların doğrudan ve dolaylı maliyetlerinin 160 milyar euroyu bulduğu, bu miktarın ise Avrupa Birliği’nin Gayri Safi Milli Hasılası’nın %2’sine eşit olduğu bilinmektedir.[12] Ayrıca yoldaki trafik kazaları çocuklarda ve gençlerde önde gelen ölüm ve iş göremezlik sebebidir.[13] Yine 45 yaş altı ölümlerin en önde gelen nedeni yine trafik kazalarıdır.[14]

Ingiltere’de “Institute of Alcohol Studies”in 2003 yılı için yaptığı bir araştırmaya göre, Avrupa’da alkol tüketiminden doğan sosyal zarar 125 milyar Euro’dur.

Buna göre hane başına 650 Euro düşüyor.

Bu rakam şu alanlardaki zararların toplamıdır:

Alkolün iş yerlerine verdiği zarar yılda 59 milyar Euro. (Alkolden ölüm bu rakama dahildir)

Sağlık harcamaları: 22 milyar Euro.

Kriminal vakalar: 33 milyar Euro.

Trafik kazası ve diğer zararlar 10 milyar Euro.

Manevi zararlar ise yılda 150 ila 700 milyar euro olarak tahmin edilmektedir.[15]

Almanya’da yapılan bir araştırmaya göre, alkolün sebep olduğu ölümlerin (35 – 65 yaş grubu) oranları erkeklerde % 25, kadınlarda ise % 13’dür.[16] Doğrudan veya dolaylı olarak alkolden ölenlerin sayısı ise yılda 42 bin kişidir.[17]

Alman polisi tarafından tutulan 2004 yılına ait kriminal istatistiklere göre, her 3 şiddet olayından 1’i alkolün etkisiyle meydana gelmektedir.[18]

Almanya’da 2009 yılında aydınlatılan 151.617 şiddet suçu olayında 48.563 vak’a alkolün etkisiyle meydana gelmiştir. Dolayısıyla alkol, Almanya’da 2009 yılında aydınlatılmış olan şiddet olaylarının %33,1’ine sebep olmuştur.[19]

Italya’da yılda yaklaşık 270.000 yol trafik kazasında 330.000 kişi yaralanmakta ve 7.000 kişinin de ölümüne yol açmaktadır.[20]

ABD’de 2002’de alkolle ilişkili kazaların %4’ü ölümle ve %42’si yaralanmayla sonuçlanmıştır. Bunun aksine alkolün olmadığı kazaların %0,6’sı ölümle ve %31’i yaralanmayla sonuçlanmıştır.[21]

Alkollü sürücülerin yol açtığı kazalarda alkol alan sürücülerden başka pek çok insan da hayatını kaybetmektedir. 2002 yılında ABD’de genel olarak 1.00 promil veya daha yüksek olan alkollü sürücünün yer aldığı trafik kazalarında ölenlerin %44’ü alkollü sürücü haricindeki insanlardı. Bunların %7’si alkollü sürücülerin çarptığı araçlardaki diğer sürücüler, %22’si alkollü sürücülerin araçlarında veya bunların çarptığı araçlarda bulunan yolcular, %13’ü yayalar ve %2’si bisikletlilerdi. 2002’de alkollü sürücülerin yer aldığı kazalarda 16 yaşından küçük 573 kişi kaybedildi.[22]

Japonya’da yapılan bir araştırmada; alkollü olarak araç kullanmanın trafik kazasında ölüm riskini 4 kat artırdığı ve bu engellenmiş olsaydı ölümlerin % 75’inin önlenebileceği anlaşılmıştır.[23]

Bir bölgede alkol tüketimi arttıkça alkole bağlı trafik kazaları oranı da artmaktadır.[24]

1989 yılı Emniyet Genel Müdürlüğü ve Adalet Bakanlığı verilerine göre:

– Ülkemizde işlenen suçların % 66 sı,

– Trafik kazalarının % 61 i,

– Cinayetlerin % 35 i,

– Tecavüzlerin % 50 si,

– Boşanmaların % 80 i alkol yüzündendir.

Buradan da anlaşılıyor ki, her kötülüğün temelinde alkol vardır. Insanımız içkiden gördüğü zararı hiçbir düşmandan görmemiştir.[25]

***

*

***Alkol, Insana Her Pisliği Yaptırır***

Alkol, insana babasını öldürtür:

Milliyet Gazetesi, 29 Mart 1999.

***

Alkol, insana çok sevdiği çocuğunu da öldürtür:



Milliyet Gazetesi, 29 Haziran 1995.

***

Alkol, insana hırsızlık da yaptırır, tecavüz de ettirir:



Milliyet Gazetesi, 11 Ekim 1995.

***

Alkol, 92 yaşındaki kadına bile tecavüz ettirir:



Milliyet Gazetesi, 19 Subat 2001.

***

Alkol, bu sapıklığı da yaptırır:



Milliyet Gazetesi, 4 Ocak 2003.

***

Görülüyor ki, alkol, felaketin kaynağıdır. Alkolden yalnız içen değil herkes zarar görüyor.

***

*

***Alkol Ve Sağlık***

“Almanya Bağımlılık Danışma Merkezi”nin yayınladığı bir broşürün birinci sayfasında, doğru bilinen yanlışlara şöyle dikkat çekiliyor:

“Hep duyar ve okuruz, ‘bir bardak içmek zarar vermez, tam aksine: alkol ölçülü içildiğinde sağlıklıdır. Kırmızı şarap kalp krizine karşı korur, bira böbrekleri temizler, kısacası düzenli olarak alkol içmek ömrü uzatır.’

Ama bu yanlıştır.

Alkol ne ilaçtır, ne de sağlığı destekler.”[26]

Aynı broşürde alkolün 60 çeşit hastalığa sebep olduğu belirtilmekte ve bunlardan bazıları şöyle sıralanmaktadır:

– Karaciğer Sirozu ve Pankreas Iltihabı

– Mide ve Bağırsak Hastalıkları

– Kalp ve Dolaşım Sistemi Hastalıkları

– Beyin Hastalıkları

– Kanser Hastalıkları

– Bağışıklık Sistemi Hastalıkları

– Hormonal Bozukluklar

– Iktidarsızlık ya da Testis Büzülmesi

– Azaltılmış doğurganlık

– Erken Menopoz Belirtileri



Almanya Bağımlılık Danışma Merkezi tarafından yayınlanan broşürün birinci sayfasında, doğru bilinen yanlışlara dikkat çekiliyor

***

Vatandaşlarını alkolün zararlarından korumak için ABD, Almanya, Japonya ve Fransa gibi ülkeler, alkollü içki kaplarına sağlık uyarı etiketi uygulamasını zorunlu hale getirmiştir. Mesela aşağıdaki resimde de görüleceği üzere, Laik Fransa’da 11 Şubat 2005 tarihinde çıkarılan bir kanunla alkollü içki kapları (şişe/kutu) üzerindeki etiketlerde “Hamilelikte alkollü içki kullanımı az miktarda bile olsa bebeğin sağlığına ciddi zararlar verebilir” veya elinde bir bardak tutan hamile kadın resmi ve üzerinde diyanagol bir çizginin yer aldığı hükümet tarafından çıkarılan sembolün kullanımı zorunlu hale getirilmiştir.[27]



Laik Fransa’da alkollü içki kaplarına konulan sağlık uyarı etiketi****

***Islam’ın Alkollü Içkilere Bakışı***

Dinimizde sarhoşluk veren içkilerin çoğu haram olduğu gibi azı da haramdır. Islâm dini bütün sarhoşluk veren içkileri haram kılmış, içmeyi yasaklamıştır. Müslüman’ın alkollü içki ve uyuşturucudan uzak durması gerekir. Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyuruluyor;

“Ey iman edenler! İçki, kumar, dikili taşlar (putlar) ve fal okları şeytan işi birer pisliktir. Bunlardan kaçının ki, kurtuluşa eresiniz.”[28]

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu:

“Şüphesiz Allah içkiyi haram kılmıştır. Bu ayeti haber alıp da yanında içki bulunan kimse, ondan içmesin ve satmasın…”[29]

Hadislerde de sarhoşluk veren bütün maddelerin içilmesi/alınması yasaklanmıştır. Nitekim Hz. Peygamber, “Sarhoşluk veren her içki haramdır.”[30] buyurmuştur.

Bu konuyla ilgili Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz’den rivayet edilen bazı Hadis-i Şerifler şöyledir:

“Çoğu sarhoşluk veren şeyin azı da haramdır.”[31]

“Içki bütün kötülüklerin anasıdır.”[32]

“Allah içkiye, onu içene, dağıtana, satana, satın alana, üzümünü sıkana [îmal edene], kendisi için sıktırana, taşıyana ve kendisine taşınana ve parasını yiyene lânet etsin.”[33]

Bu ayet ve hadislerden de anlaşılacağı üzere az veya çok içki içmek haramdır.

***

Hz. Ali (radıyallahu anh)’a sorarlar:

– Müslüman olmadan içki içtin mi?

– Hayır içmedim.

– Neden, herkes içiyordu sen niçin içmedin?

– Evet herkes içiyordu. Ama hepsini de hayasızlaştırıyordu. Onların bu halini görüp içmedim, diye cevap verir.[34]

****Alkol, Sömürgecilerin Silahıdır***

Yahudi protokollerinde şu talimat vardır:

– “Insanları rakı ile sarhoş, şarapla sersem edip ahmaklaştırarak düşünmekten alıkoymalıyız.” (C. R. Atilhan, Fesat programı, s.55)

– “Içkiye alıştırmalıyız. Ilk kadehi kadınların elinden verip sarhoş halde herkesin içinde rezil etmeliyiz.” (K. Yaman, Ihânet plânları, s.227)

– “Kalabalıkların vakitleri eğlencelerle, oyunlarla oyalanmalı herkes düşünmekten alıkonmalıdır.” (s.197)

Alkol, tarihte düşmanın gizli imha plânı olarak kullanılmıştır. Yaptığı tahribat yönü ile atom bombasından daha çok etki yapmıştır. Alkol, tuzaktır. Kötü emellerin silahıdır.

– “Amerikalılar, kıtayı keşfettikten sonra Kızılderililerin mukavemetini ve gücünü içki ile kırmıştır. Afrika ve Okyanus adalarında öğrendiğimize göre, Batılı sömürgeciler, fethettikleri topraklardaki yerli halka bedava veya ucuz ve bol miktarda rakı vererek onları önce sarhoş sonra da alkolik etmişlerdir.” (Ibrahim Canan, Kütüb-i Site: 6/291)

– “Ingiltere 19. yüzyılda Çin’i istilaya kalkışınca içki, afyon ve uyuşturucu tuzağını kullanmıştır. Bunun için Hindistan’da ürettiği afyonu Çin’e sevk etmek istemiş, Hindistan direnince silaha başvurmuştur. Tarihe bu savaş “Afyon Harbi” diye geçmiştir.” (Ibrahim Canan, K. Site: 6/292)

– Osmanlıyı yıkmada düşmanın önde gelen silahı, içki ve kadın olmuştur.

– Roma’yı, Bizans’ı yıkan da içkidir.

– Türk illeri, 70 yıl Ruslar tarafından alkol ile uyuşturulmuş, ve kontrol altında tutulmuştur. Hatta öyle alıştırmışlar ki, sabah kahvaltısında bile sofrada alkol vardır. Alkol Rus’un sömürü silahı olmuştur.

– 1996 Ramazan’ında Kazaklar “Içkiye hayır” kampanyası başlattı:

Ord. Prof. Kaydarov: “Içki bize Rus oyunu. Ruslar bize içki belasını yayarak beyinlerimizi süngerleştirdi. Ruslar, çok değişik taktiklerle içkiye alıştırdılar. Mesela; içki ikram etmeyen, dünyanın en leziz yemeklerini hazırlamış olsa da vazifesini yapmamış anlayışını yerleştirdiler. Bu içki belâsı, Rusların nüfuzumuzu yok etmenin ayrı bir plânıdır.” demiştir. (8/2/1996. Zaman)[35]

*******Içkiyle Ilgili Özdeyişler***

Içki öldürür, kumar söndürür, spor güldürür. (Yeşilay Derneği)

Içkinin barındığı yerden ahlak ve utanç kaçar. (Baeches)

Içki şişesinin içinde, hoşnutsuzluk, avunma, korkaklık cesaret, utangaçlık ve kendine güven aranır. (S. Johnson)

Üç kadehten fazla içip de sarhoş olmadığını ileri süren herkes sarhoştur. (Epiktesos)

Akıllı adamların tek içkisi sudur. (Thorea)

Belaların en büyüğü sarhoştur. (Jefferson)

Içkiyi savunanlar olabilir, fakat içki onları asla savunmaz. (Abraham Lincoln)

Kişiliğinizi, ailenizi, ülkenizi seviyorsanız, içki düşmanı olunuz. (Yeşilay Derneği)

Su içmek insanın kendisini ne hasta, ne borçlu, ne dul yapar. (J.Neale)

Sarhoşluk gönüllü çılgınlıktır. (Seneca)

Ey içki, eğer senin adın yoksa, sana iblis adını verelim. (W. Shakespeare)

Isterse başka ulusları mutlu etsin, alkol bizim düşmanımızdır. (Prof. Dr. Sadi Irmak)

Insan vücudunda içki koymak, makine yataklarına kum koymak gibidir. (Henry Ford)

Her kadeh, mezara doğru bir basamaktır. (Abdülhak Hamid)

Içki alışkanlığı, toplumsal bir vebadır. (Ahmet Emin Yalman)

Içki, korkağı cesur; cesuru küstah eder. (Refik Halit Karay)

Içkinin bağırdığı yerde, ahlak ve utanç susar. (W Chaucer)

Belaların en büyüğü sarhoşluktur. (Jefferson)

Şarap mideye oturunca, artık söz unutulur. (Alessandro Menzoni)

Içki arkadaşları düşman eder. (Prof. Dr. F. Kerim Gökay)

Savaş fırtınadır, gelir geçer; içkiyse aman ve aralık vermez. (Ali Vahit)

***Yeşilay Haftası Güzel Sözler

Kadeh içinde, deniz içinde olduğundan daha çok kimse boğulmuştur. (Alman sözü)

Içkinin üstesinden gelirim sanırsan, içki senin hakkından gelir. (Amerikan sözü)

Içki, bütün bela ve kötülüklerin anası, anahtarıdır. (Arap sözü)

Meyhanede yazılan şey, cennette okunmaz. (Bulgaristan sözü)

Sarhoş adam, yırtık çuvaldır. (Bulgaristan sözü)

Içkiye düşkün olanları, bu yıkımdan kurtarmak için en iyi yol, sarhoş değilken, onlara bir sarhoşu göstermektir. (Çin sözü)

Içki girince, akıl çıkar. (Fransız sözü)

Şarapla başlayan dostluk, bir gece sürer. (Ispanyol sözü)

Şarabın girdiği yerden, alçak gönüllülük çıkar. (Isveç sözü)

Içki ocak söndürür. (Tatar sözü)

Sarhoştan deli bile kaçar. (Tatar sözü)

Keçi şarap içmiş, dağda kurt aramaya çıkmış. (Türk sözü)

***Içki ve Sigara Konulu Özlü Sözler

Içki güldürür, süründürür, öldürür.

Içki sağlığın düşmanıdır.

Içki kötülükler doğurur.

Içki aile bütçesini eritir.

Içki sinir ve sindirim sistemlerini bozar.

Sigara kanserle kardeştir.

Akıllı adamların tek içkisi sudur.

Içki bütün kötülüklerin anasıdır.

Içki öldürür, kumar söndürür, spor güldürür.

Içki insanı sefalete, rezalete hatta cinayete sürükler.

Alkol, veremin en yakın dostudur.

Alkol kapıdan girerse, mutluluk pencereden çıkar.

Toplumdaki pek çok facianın sorumlusu içkidir.

Alkol almak, gönüllü çılgınlıktır.

Içkinin girdiği yerden akıl, ahlâk ve utanma kaçar.

***YEŞİLAY’IN ÖĞÜDÜ

Sağlığını seviyorsan,

Güçlü kalmak diliyorsan,

Zehir nedir biliyorsan,

İçme zararlı içkiden.

İçeceksen süt, ayran iç!

Nar, portakal suyundan iç!

Billur gibi kaynaktan iç!

İçme zararlı içkiden!

Geçicidir keyfi onun,

Sürünmektir bil ki sonun.

Mutluluğa gitmez yolun,

İçme zararlı içkiden!

Evdekiler seni bekler,

Saçı bitmedik bebekler…

Yıkılsın mı bu emekler?

İçme zararlı içkiden!

***Mustafa Öselmiş’in de dediği gibi, içkinin bize son yıllarda verdiği zararı hiçbir düşman vermemiştir. Düşmanın milletimizi uyutmak ve uyuşturmak için hazırladığı oyunu bozmalıyız. Yetersiz ve yanlış bilgilerle alkol ve uyuşturucu ağına düşmüş insanımızı kurtarmalıyız..**********.

KAYNAKLAR:

[1] Halil Cin- Ahmed Akgündüz, Türk Hukuk Tarihi, cild 1, Istanbul 1996, sayfa 267, 268.

[2] Anonim, Atatürk Çiftlikleri, Devlet Ziraat Işletmeleri Kurumu Neşriyatı, Ankara 1939, sayfa 63 ve devamı.

[3] Nizyazi Ahmet Banoğlu, Nükte, Fıkra ve Çizgilerle Atatürk, Nurgök Matbaası, Istanbul 1954, cild 2, sayfa 78.

[4] Mina Urgan, Bir Dinozorun Anıları, 78. Baskı, Yapı Kredi Yayınları, Istanbul 2013, sayfa 161. (1999 tarihli baskısında ise sayfa 156. Ilk baskı 1998.)

Kitabın 162’nci sayfasında Mina Urgan’ın o sırada 11 yaşında olduğunu öğreniyoruz.

Ayrıca bakınız; Süleyman Bulut, Büyük Atatürk’ten Küçük Öyküler-2, 26. Baskı, Can Yayınları, Istanbul 2016, sayfa 59 ve devamı.

[5] Habertürk Gazetesi, 07 Ocak 2011.

[6] Adli Tıp Kurumu 1. Adli Tıp Ihtisas Kurulu Başkanı Uz. Dr. A. Sadi Çağdır, “Alkol ve Suç” (Türkiye Yeşilay Cemiyeti 1, “Alkol ve Güvenli Sürüş”, Istanbul, Mayıs 2011, sayfa 25 – 29.)

[7] Bayraktar N., Çilingiroğlu N.; “Türkiye’de Trafik Sorunu” Toplum Hekimliği Bülteni, 2001, 22 (2).

[8] WHO Injury Chart Book 2002. Department of Injuries and Violence Prevention Noncommunicable Diseases and Mental Health Cluster, World Health Organization, Geneva, 2002.

[9] Koç D., Tüzün H., Maral I.; “Türkiye’de 1999 Yılı Için Ölümle Sonuçlanan Trafik Kazalarının Doğuşta Hayat Beklentisine Etkisi”, TSK Koruyucu Hekimlik Bülteni, 2006, 5 (1-9).

Ayrıca bakınız;

Emniyet Genel Müdürlüğü ve Türkiye Istatistik Kurumu, Trafik Kaza Istatistikleri 2007, Türkiye Istatistik Kurumu Matbaası, Ankara 2009, (1-3, 5-6 ve 87).

[10] WHO and World Bank Activity. The World Report on Road Traffic Injury Prevention, On 7 April 2004.

[11] WHO and World Bank Activity. The World Report on Road Traffic Injury Prevention, On 7 April 2004.

[12] Torre GL, Beeck EV, Quaranta G, et al: Determinants of Within-Country Variation in Traffic Accident Mortality in Italy: A Geographical Analysis. International Journal of Health Geographics, 2007, (6) 49: (1-8).

Ayrıca bakınız;

European Commission –Directorate– General for Energy and Transport: Halving the Number of Road Accident Victims in the EU by 2010, A Shared Responsibility.

[13] Hjern A., Bremberg S.; Social Aetiology of Violent Deaths in Swedish Children and Youth, J. Epidemiol Comm Health 2002, 56: (688-692).

Ayrıca bakınız;

Sethi D., Racioppi F.; Road Traffic Injury Prevestion in Children and Youth in the European Region. Evr J Puplic Health 2004, 145, (39).

[14] Torre GL, Beeck EV, Quaranta G, et al: Determinants of Within-Country Variation in Traffic Accident Mortality in Italy: A Geographical Analysis. International Journal of Health Geographics, 2007, (6) 49: (1-8).

Ayrıca bakınız;

European Commission –Directorate– General for Energy and Transport: Halving the Number of Road Accident Victims in the EU by 2010, A Shared Responsibility.

[15] “Alcohol in Europe – A Public Health Perspective.” Anderson, R. & Baumberg, B. (2006), London, Institute of Alcohol Studies.

[16] John, U. & Hanke, M (2002) Alcohol-attributable mortality in a high per capita consumption country – Germany, in: Alcohol and Alcoholism 37; 581-585.

[17] Alkoholkonsum und alkoholbezogene Störungen in Deutschland (Almanya’da alkol tüketimi ve alkole bağlı hastalıklar), Schriftenreihe des BMG. Band 128, Nomosverlag, 2000.

[18] Polizeiliche Kriminalstatistik Berichtsjahr 2004. (Alman polisinin 2004 yılı suç istatistikleri raporu).

[19] Die Kriminalität in der Bundesrepublik Deutschland – Polizeiliche Kriminalstatistik für das Jahr 2010, sayfa 8. (Federal Almanya’da Suç – Alman polisinin 2010 yılına ait suç istatistiği).

[20] Torre GL, Beeck EV, Quaranta G, et al: Determinants of Within-Country Variation in Traffic Accident Mortality in Italy: A Geographical Analysis. International Journal of Health Geographics, 2007, (6) 49: (1-8).

[21] Hingson R., Winter M.; Epidemiology and Consequences of Drinking and Driving, Prepared: National Institute on Alcohol Abuse and Alcoholism, December 2003. Ulaşım: pubs.niaaa.nih.gov.

[22] Hingson R., Winter M.; Epidemiology and Consequences of Drinking and Driving, Prepared: National Institute on Alcohol Abuse and Alcoholism, December 2003. Ulaşım: pubs.niaaa.nih.gov.

[23] Fujita Y., Shibata A.; Relationship Between Traffic Fatalities and Drunk Driving in Japan, Traffic Injury Prevention, 2006, 7: (325-327).

[24] Torre GL, Beeck EV, Quaranta G, et al: Determinants of Within-Country Variation in Traffic Accident Mortality in Italy: A Geographical Analysis. International Journal of Health Geographics, 2007, (6) 49: (1-8).

[25] Mustafa Öselmiş, Gençliğin Etrafındaki Tuzaklar, sayfa 190. http://www.mustafaoselmis.com.tr/wp-content/uploads/kitap-icerikleri/gencligin-etrafindaki-tuzaklar.pdf (Son erişim tarihi 15 Haziran 2013).

[26] Deutsche Hauptstelle für Suchtfragen DHS (Almanya Bağımlılık Danışma Merkezi), “Alkohol und Gesundheit: Weniger ist besser!”. Broşüre buradan ulaşabilirsiniz: http://www.dhs.de/fileadmin/user_upload/pdf/Broschueren/AlkoholGesundheit_Einzelseiten.pdf(Son erişim tarihi 15 Haziran 2013).

Alkolün 60 çeşit hastalığa sebep olduğunu Peter Anderson ve Ben Baumberg de belirtmektedir;

Peter Anderson and Ben Baumberg, Alcohol in Europe – A public health perspective, Institute of Alcohol Studies, UK June 2006, sayfa 4. (A report for the European Commission).

[27] Sebahattin Kuş, “Alkollü içki şişelerinde sağlık uyarıları”, Sağlık Düşüncesi ve Tıp Kültürü Dergisi, sayı 17, Aralık-Ocak-Şubat 2010-2011.

[28] Kur’ân-ı Kerim, Maide Suresi, Ayet: 90. (Elmalılı Hamdi Meali)

[29] Müslim, Müsâkât, 67; bk. Buhârı, Megâzî, 51; Büyû, 105, 112; Müslim, Büyû, 93; Fer’, 8; İbn Mâce, Ticârât, 11; Ahmed b. Hanbel, II, 213, 362, 512, III, 217, 324, 326, 340; İbn Kesîr, Muhtasaru Tefsîri İbn Kesîr, Beyrut (t.y), I, 544-547.

[30] Buhâri, Vudû, 71; Edeb, 80; Müslim, Eşribe, 7.

[31] Ebû Dâvud, Eşribe, 5: Tirmizî, Eşribe, 3.

[32] Suyûtî, Câmi’üs-Sağîr, 2/12.

[33] Tirmizi, Büyû: 58.

[34] Mustafa Öselmiş, Gençliğin Etrafındaki Tuzaklar, sayfa 198. http://www.mustafaoselmis.com.tr/wp-content/uploads/kitap-icerikleri/gencligin-etrafindaki-tuzaklar.pdf (Son erişim tarihi 15 Haziran 2013).

[35] Mustafa Öselmiş, Gençliğin Etrafındaki Tuzaklar, sayfa 201 – 203. http://www.mustafaoselmis.com.tr/wp-content/uploads/kitap-icerikleri/gencligin-etrafindaki-tuzaklar.pdf (Son erişim tarihi 15 Haziran 2013).

Birkaç yerde, Prof. Dr. Sefa Saygılı’nın “Dünyada Ve Ülkemizde Trafik Kazaları Ve Alkolün Etkisi” başlıklı makalesinden alıntı yaptık. (Türkiye Yeşilay Cemiyeti 1, “Alkol ve Güvenli Sürüş”, Istanbul, Mayıs 2011, sayfa 7 – 24.)***

Benzer konular:

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/18/kemal-ataturkun-padisahlar-gizli-icerdi-ben-acik-iciyorum-sozu-hakkinda/***

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/08/07/sarhos-ataturk-konusunda-yilmaz-ozdile-cevap/***

https://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/12/30/yilmaz-ozdilin-amaci-ne-kurana-bakalim/

***http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2013/05/30/yilmaz-ozdile-iki-ayyas-cevabi/

.

atatürk 400 Vekilden sadece 158 vekilin oyuyla Cumhurbaşkanı Seçilmiştir




















M. Kemal Atatürk nasıl Cumhurbaşkanı oldu? Cumhuriyet nasıl ilan edildi ?


*


Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız





29 Ekim 1923 tarihli Meclis tutanağının ilk sayfası


***


Malumunuz olduğu üzere M. Kemal, 28 Ekim 1923 akşamı Çankaya’daki meşhur sofrasında “yarın cumhuriyeti ilan edeceğiz” der. Ertesi gün yapılacak işlerle ilgili olarak “gerekli direktifleri verir.”[1]


Ve Cumhuriyet, 29 Ekim 1923’te Meclis’te bulunan 158 milletvekilinin oylarıyla kabul edilir.[2] Bu karardan 15 dakika sonra ise Cumhurbaşkanı seçimine geçilir ve M. Kemal 158 kişinin oylarıyla Cumhurbaşkanı seçilir.[3] Halbuki Mahmut Goloğlu’na göre Meclis 287 milletvekilinden oluşuyordu.[4] Dursun Gök ise “Ikinci Türkiye Büyük Millet Meclisi Dönemi (1923-1927)” isimli çalışmasında Meclis’e seçilenlerin 287 kişi olduğunu belirledikten sonra istifa ve yeniden seçilmelerle bu sayının 314’e kadar çıktığını açıklamakta[5], ancak hemen ardından II. TBMM mebuslarının mesleki dökümünde Mehmet Turhan’ın “Siyasal Elitler” kitabından yaptığı alıntı ile bu oranı 333 olarak göstermektedir.[6] Peki diğer milletvekilleri neredeydi?


*





29 Ekim 1923 tarihli orjinal Meclis tutanağının 119. sayfasında M. Kemal’in 158 Milletvekilinin oyuyla seçildiği yazmaktadır


***





Bu da TBMM’ce latinize edilmiş tutanak… 158 Milletvekili tarafından seçildiğini gösteriyor.


***


Neredeydi bunlar? Hepsi anlaşarak toplu halde tiyatro oyunu izlemeye mi gitmişlerdi? Iyisi mi biz bu sualin cevabını “yobaz” diyemeyeceğimiz bir tarihçi olan Yılmaz Öztuna’ya bırakalım:


“… Cumhuriyet rejimine geçildi. Atatürk böyle istedi. Bir referandum falan yapılmadı. Zaten cumhuriyet, milletvekillerinin ancak yarısının gece meclis oturumuna katılıp müzakeresiz oylanıp kabûl edildi. Diğer yarısına o oturuma katılmamaları için haber gönderildikten başka, gelmemeleri için evlerinin önüne polis dikildi. 1923 meclisi milletvekili sayısının, cumhuriyet için oy verenlerin iki misli olduğu rakamların belâgati ile açıktır. Üstelik bu, Ikinci Meclis’tir.”[7]


Evlerinin önüne polis dikilmiş…


*





Yılmaz Öztuna’nın Türkiye gazetesinde çıkan yazısı… “Meclise gelmemeleri için Milletvekillerinin evlerinin önüne polis dikildi”


***


Yani oylamaya meclisin ortalama yüzde 50’si katıl(a)madı. Buna rağmen rejim değiştiriliyor ve reis seçiliyor.


Gördünüz mü Hakimiyet-i Milliye’yi?





***


Benzer yazılar için bakınız;


http://belgelerlegercektarih.com/2012/10/29/cumhuriyetin-ilan-sekli-de-tam-bir-rezalet-idi-kazim-karabekir-pasa-anlatiyor/


http://belgelerlegercektarih.com/2012/10/29/cumhuriyet-ve-ilani-hakkinda-ne-dediler/





**********





KAYNAKLAR:


[1] Erik Jan Zürcher, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, (Tercüme eden: Gül Çağalı Güven), Bağlam Yayınları, Istanbul 1992, sayfa 50.


[2] TBMM Zabıt Ceridesi, Içtima 28, 29 Ekim 1923, cild 2, sayfa 96.


[3] TBMM Zabıt Ceridesi, Içtima 28, 29 Ekim 1923, cild 2, sayfa 99. (Orjinali 119. sayfa) Ayrıca bakınız; Ahmet Cemil Ertunç, Cumhuriyetin Tarihi, Pınar Yayınları, 6. Baskı, Istanbul 2011, sayfa 72.


[4] Işıl Çakan, Türk Parlamento Tarihinde II. Meclis, Çağdaş Yayınları, Istanbul 1999, sayfa 86-90.


[5] Dursun Gök, Ikinci Türkiye Büyük Millet Meclisi Dönemi (1923-1927), Siyasi, Sosyal, Iktisadi Gelişmeler, Inkılaplar, Olaylar, Tepkiler, Konya 1995, sayfa 12.


[6] Dursun Gök, Ikinci Türkiye Büyük Millet Meclisi Dönemi (1923-1927), Siyasi, Sosyal, Iktisadi Gelişmeler, Inkılaplar, Olaylar, Tepkiler, Konya 1995, sayfa 14.


[7] Yılmaz Öztuna, “Cumhuriyet’e geçiş biraz sancılı oldu”, Türkiye Gazetesi, 14 Mayıs 2011.





http://belgelerlegercektarih.com/tag/158-milletvekili-cumhuriyet/

Atatürk ‘vekil maaşları öğretmen maaşlarını geçmesin’ dedi yalanı













*


Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız





M. Kemal Atatürk’ün milletvekilliği rozeti !! Rozetin alt kısmı “altın”, üst kısmı kırmızı minelidir. Mine üzerine “altından” ayyıldız motifi ve “T.C.”, “T.B.M.M.” harfleri işlenmiştir.[1] O dönem Öğretmen rozetleri, şayet varsa; “tahta”dan “keriz” motifli olsa gerek.


***


Yalan üstüne yalan… Milleti sloganlarla aldatıyorlar.


Iddia şöyle:


“Paşam vekil maaşlarını düzenleyeceğiz ne kadar verelim?” Mustafa Kemal Atatürk: “Öğretmen maaşlarını geçmesin.”


***


Milletvekili Maaşları


Nasıl da nefsi okşuyor değil mi? Karizmatik, eğitime önem veren aydın bir adam portresi ile karşı karşıyayız. Bakalım gerçekten öyle mi?


Tabiki bu söz yalandır çünkü o dönem, Meclis’in iç hukuku, ihtiyaçları, donanımı, ödenekleri kapsamında verilen 33 kanun teklifinden 22’sinin doğrudan Meclis ve “milletvekilerinin ödenekleri” ile ilgili olduğu Meclis tutanaklarında görülmektedir. TBMM’ye ödenek verilmesine dair 339 Sayılı Kanun, ilginç bir şekilde “müzakere yapılmadan” çıkarılmış ve Kanunla, Meclis’e 682.400 lira ek ödenek aktarılmıştır.[2]


Bilindiği gibi M. Kemal Atatürk birinci Meclis’e darbe yapmıştı… Ardından kendi seçtiği vekillerden oluşan ikinci Meclis göreve başladıktan kısa bir süre sonra ne yaptı biliyor musunuz? 23 Şubat 1924 tarih ve 421 Sayılı Kanun ile 2.400 lira olan yıllık ödenekleri 3.600 liraya yükseltti.[3]


Yetmedi !!


M. Kemal Atatürk’ün Meclis’i, 15 Mayıs 1930 tarihinde 1613 Sayılı “Büyük Millet Meclis Azasının Tahsisat (Ödenek) ve Harcırahları Hakkında”ki Kanunu kabul ederek, milletvekilleriyle ilgili düzenlemeleri tekrar ele almıştır. Bu Kanunla milletvekillerinin yıllık ücretleri “6000 liraya” çıkarılmıştır.[4]





[4] no’lu dipnot ile ilgili… Milletvekillerinin yıllık ücretlerini 6.000 liraya çıkaran 21 Mayıs 1930 tarihinde Resmî Gazete’de yayınlanan 1613 Sayılı Kanun. (KAYNAK: Resmî Gazete, 21 Mayıs 1930, sayı 1499.)


***


Yetmedi !!


Aynı Kanunla milletvekillerine ve ailelerine her seçim dönemleri için 125 lira azimet ve avdet harcırahı (gidiş-geliş harcırahı) verilmesi kararlaştırılmıştır.[5]


1924’te bir Reşat altının fiyatı 5.3 lira idi. Memur maaşının 2.5 katından fazla tutarındaki aylık ödenekleri katmazsanız sadece yıllık maaşla 680 Reşat altını alınabiliyordu. Yani bugünkü rakamla 435 bin 200 lira.


***


M. Kemal Atatürk’ün Maaşı


M. Kemal Atatürk’ün maaşına hiç girmeyelim isterseniz, çünkü kemalistlerin; “anti kemalist” olma ihtimali yükselir. Bizim yazmamız halinde kemalistler zaten inanmayacaklardır. Bu yüzden sadece Atatürkçü Can Dündar’ın bu konuda yazdıklarını aynen alıntılıyoruz:


“2000’de bir belgesel çalışması için Türkiye İş Bankası arşivine girmiştim. Bankanın Ankara Etlik’teki arşivinde Atatürk’ün cumhuriyetin ilk döneminde kullandığı hesap defterini bulmuştuk.


“2” no’lu bu hesap cüzdanında Ata’nın hesap dökümü vardı.


Köşk’teki ilk maaşı 5 bin lira idi…


Cumhurbaşkanı ayrıca 7 bin lira da “fevkalade tahsisat” alıyordu. Toplam maaşı 12 bin lirayı buluyordu.


1927’de çıkarılan bir kanunla bu maaşa 2 bin 480 lira “pahalılık zammı” yapıldı. Böylece maaş 15 bin liraya yaklaştı.”[6]


15 BIN LIRA !!!


*


***


M. Kemal Atatürk’ün Cumhurbaşkanı iken aldığı ma­aş ve öteki Cumhurbaşkanlarının aldıkları maaşlar ve 1989 yılında Cumhuriyet altınına göre değerleri… Arada uçurum var.(KAYNAK: Nokta Dergisi, 19 Kasım 1989.) M. Kemal’in mal varlığı hakkında tafsilat için şu yazımıza bakılabilir: http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/03/m-kemal-ataturkun-mal-varligi-serveti-genis-kapsamli/


***


19 Kasım 1989 tarihli Nokta dergisinde CHP Genel Başkanı ve Birinci Cumhurbaşkanı M. Kemal’in ne kadar maaş aldığı yayınlandı. Dergiye göre, Birinci Cumhurbaşkanının 1928 yılında eline geçen net maaş 14 bin lira imiş. Dergi bunu 1989’un parasına çevirmiş. Şöyle ki:


1928 yılında bir cumhuriyet altını 5 liraymış. Reisicumhur maaşıyla tam 2800 altın alınabiliyormuş. Bu da Kasım 1989 fiyatlarıyla 537 milyon lira etmektedir. Evet, Birinci Cumhurbaşkanı M. Kemal Atatürk ayda 537 milyon lira alıyormuş.


Bu rakam, hem Türkiye için, hem de dünyadaki cumhurbaşkanları için bir “maaş rekoru”dur. M. Kemal günümüzün Amerika, Fransa, Almanya gibi zengin ülkelerin Devlet Başkanları, yahut Cumhurbaşkanlarından kat be kat fazla maaş almaktadır.


***


Gelelim Öğretmen Maaşlarına…


M. Kemal’in “güya” çok değer verdiği öğretmenlere 1923 yılı içerisinde bazı bölgelerde maaşları dahi verilmemiştir… Örneğin Antalya ve Kayseri’de.


Kayseri Milletvekili Ahmed Hilmi Bey öğretmenlerin maaşlarının hamiyetli tüccarların bir araya gelerek topladığı 2.000 liradan ödendiğini iddia etmiştir.[7] Bu görüşe katılan Mazhar Müfid Bey mealen; “…Kayseri öğretmenleri bankaya müracaat ettikleri vakit bankanın kapısına bir kağıt yapıştırıyorlar: ‘Burada öğretmenlerin parası yoktur, müracaat etmeyiniz.’ Deniyor. Özetle öğretmenlerin maaşları verilmiyor” sözleriyle, bu durumu doğrulamıştır.[8]


25 Temmuz 1931 yılında kabul edilen 1880 Sayılı Kanunun birinci Maddesine göre öğretmen maaşlarının “en fazla” 150 lira olduğu görülüyor.[9] Bazı öğretmenler 90 lira maaş alıyordu. (Öğretmen maaşları derece ve kademeye göre değiştiği için net rakamlar veremiyoruz. Biz en iyimser rakamı verdik.)


M. Kemal’in “Hâkimiyet-i Milliye” isimli gazetesinin 27 Haziran 1929 tarihli haberine bakalım: “1929 yılı itibariyle bir ilk mektep öğretmeni vazifesine 1.500 kuruşla başlıyor.”[10] Yani, Vekillerin yıllık ücretleri 6000 lira, Öğretmen maaşları ise azami 150 lira.


M. Kemal Atatürk döneminde bırakın öğretmenleri, koskoca Maarif, yani Eğitim Müdürleri bile 40 lira maaş alabiliyorlardı.[11]


*





[11] no’lu dipnot ile ilgili… Maarif, yani Eğitim Müdürlerinin 40 lira maaş aldıklarına dair Resmî Gazete’de yayınlanan “M. Kemal” imzalı birkaç kararname. (KAYNAK: Resmî Gazete, 7 Kânunisani [Ocak] 1929, sayı 1086.)


***


Yabancı Uzmanların Raporları


Nitekim Türkiye’ye gelen yabancı uzmanlar, öğretmenlerin maaşlarının çok az olduğunu raporlarında belirtmişlerdir. Bu raporlardan birkaç tanesinin ilgili bölümlerine bakalım…


1 – ALFRED KÜHNE: Mesleki Terbiyenin Inkişafına (Mesleki Eğitimin Gelişimine) Dair Rapor


Alman Dr. Kühne, 1925 yılında Türkiye’ye gelmiştir.[12]


Dr. Kühne raporunda öğretmen maaşlarının az olmasını “büyük bir tehlike” olarak görmüş ve yaşam koşulları ile öğretmen ücretleri arasında denge kurulmasını önermiştir.[13]


Dr. Kühne’nin raporunda devamla şöyle denilmektedir:


“Yıllarca tahsil gören öğretmen bir çıraktan dahi daha az para kazanıyor. Öğretmenlerin kendilerini gereği gibi mesleklerine verebilmeleri maaşlarının arttırılması ile gerçekleştirilebilir.[14]


***


2 – BERYL PARKER: Türkiye’de Ilk Tahsil Hakkında Rapor


*





Beryl Parker’in raporu Maarif Vekilliği (Eğitim Bakanlığı) tarafından basıldı…


***





Raporun 36. sayfası…


***


Amerikalı eğitimci Prof. Dr. B. Parker’in 1934 yılında hazırlanan raporu, 1939 yılında I. Milli Eğitim Şurası dokümanı olarak Bakanlıkça yayınlanmıştır.[15]


Raporun yukarıda gördüğünüz 36. sayfasında şunlar yazmaktadır:


“Muallimlerin meharetleri, müfit oluşlarını muhakeme ederken bazan gayrimuntazam (düzensiz) olarak verilen az maaşlarını, bilhassa köylerde iyi yaşamak şeraitini (şartlarını) haiz mahalli bulmak güçlüğünü nazarı dikkate almak lazımdır. Muallimlerin çoğunun sıhhati, vazifelerine muntazaman devamlarını temin edecek derecede müstakar değildir…”[16]


***


3 – JOHN DEWEY: Türkiye Maarifi Hakkında Rapor


*





John Dewey’in 30 sayfalık raporunun kapağı… Bu rapor Maarif Vekilliği (Eğitim Bakanlığı) tarafından basıldı…


***





Raporun 16. sayfasında aşağıdaki ifadeler geçiyor…


***


John Dewey maaş hususunda şunları yazıyor:


“Açıkçası, Türkiye, pek çok muallim, binaenaleyh muallim mektebi ihtiyacında iken bir çok değerli erkeklerle kadınların mekteplere muallim olarak cezbi temin edilmedikçe yeniden mektep açmakta faide yoktur. Muallimleri aç bırakacak maaşlarla da onları mektebe cezbetmek imkansızdır. Diğer bir zarar da şudur ki mesleklerine en merbut muallimler bile bugün bütün fikirlerini ve kalplerini kendi tedris vazifelerine veremiyorlar. Kendi ailelerini geçindirmek ve borçlarını ödemekle okadar meşguldurlar ki terbiye mesailine karşı alaka duymak ve kendi mesleki seviyelerini yükseltmek gibi meseleler bizzarure ikinci derecede kalıyor.”[17]


***


4 – Amerikan Heyeti Raporundan: Maarif Işleri


*





Amerikan Heyeti raporunun kapağı… Bu rapor Maarif Vekilliği (Eğitim Bakanlığı) tarafından basıldı…


***





Raporun 16. sayfası…


***


Amerikan Heyeti raporunda, öğretmen maaşlarının son derece az olduğu ve bu yüzden aylık çıkarılacak olan bir derginin öğretmenlere ücretsiz dağıtılması gerektiği şu sözlerle ifade ediliyor:


“Muallim maaşları son derece az olduğu için, mecmua, Vekalet tarafından parasız dağıtılmalıdır.”[18]


***


1930’larda Öğretmenlerin Şikayetleri


Görüldüğü gibi, öğretmenler temel ihtiyaçlarını karşılamakta bile zorlanmakta, kitap-dergi gibi edebi, mesleki gelişimlerini sağlayacak yayınları edinememekte, borç harç içinde yaşamaktadırlar.[19]


Öğretmenlerin maaşları azdır. Terfilerine ilişkin karışıklığın yol açtığı ekonomik kayıplarla beraber, ilk ve orta tedrisat öğretmenleri arasında büyük maaş uçurumları bulunmaktadır.[20] Üstelik Il Özel Idareleri’nce ödenen maaşları sık sık gecikmekte, bu da öğretmenleri zor duruma sokmaktadır. Muallimler Mecmuası’ndan öğrendiğimize göre 1931’de Istanbul’da ilk mektep öğretmenleri arasında 225 veremli tespit edilmiştir.[21] Ayrıca “umumi zafiyetler dolayısıyla sık sık muallimleri hasta olmayan hemen hemen bir tek mektep yok gibidir”. 1935’te Istanbul’da 1757 ilk mektep muallimi olduğu düşünülürse bu tespitin hiç de abartma olmadığı ortadadır.


1935’te Muallimler Mecmuası’nda çıkan bir yazı öğretmenlerin içinde bulundukları ekonomik koşulların kendilerinden beklenen toplumsal ve kültürel öncülük misyonunu ne derece olanaklı kıldığına dikkat çekmesi açısından önemlidir:


“Muallim maaş alamaz. Maaşını muntazam almayan muallim muntazam yaşayamaz, neşeli olamaz, vazifesine istenildiği kadar bağlı kalamaz. Halbuki muallim yalnız okuyan ve söyleyen, okutan ve dinleyen bir adam değil, aynı zamanda nasıl yaşanması lâzım geldiğini göstermekle mükellef bir örnektir.”[22]


Yine başka bir öğretmen şöyle sormaktadır: “ Bugün meslekte ekseriyeti 42-46 lira alan muallimler teşkil ediyor. Bu para muallimin eline geçen paradır. 42 lira ile ev kirası veren, karnını doyuran, hatta annesine, kardeşlerine bakmak mecburiyetinde olan muallimler vardır. Aynı zamanda, temiz giyinmek zaruretinde olan muallim elbise için ne kadar ayırabilir? Hangi kitabı okuyabilir? Hangi mecmuayı takip edebilir?”[23] Içinde bulundukları kötü ekonomik koşullar dolayısıyla pek çok öğretmenin emekliliklerini beklemeden istifa ettiklerini, pek çoğunun da başka memuriyetlere başvurduklarını biliyoruz.


CHP’nin Tek Parti yönetimi boyunca, öğretmenlere maddi bir tatmin sağlanmadığı gibi, siyasal bakımdan da çeşitli baskılar yapılmıştır.[24] Özellikle, 1932’de M. Kemal Atatürk’ün emriyle Halk Evleri kurulduktan sonra, binlerce öğretmen bu örgütlere kaydolarak etkin bir rol oynamaya zorlanmışlardır.[25]


Yazımızı, Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi’nden alınan bir belgeyle sonlandıralım. Maarif Vekaletinin (Eğitim Bakanlığı), Cumhurbaşkanı M. Kemal Atatürk’ün Başbakanı olan Ismet Inönü’ye gönderdiği bir raporu dikkatlerinize arz ediyoruz… Söz konusu raporda, öğretmenlere maaş verilemediği açıkça bildirilmektedir.[26]


Işte o belge:





[26] no’lu dipnotta bahsi geçen belge…


***


Daha fazla söze gerek yok sanırım… Ancak şunun bilinmesi gerekir ki, Kemalist sistem bu yalanlarla kendine müşteri buluyor. Aldanmayın, kendinizi enayi yerine koydurtmayın.


.


**********


.


KAYNAKLAR:


[1] Anıtkabir Atatürk Müzesi Kataloğu, Anıtkabir Komutanlığı 1994, Env. No. : 964/1527. ISBN: 975-95835-0-X.


[2] TBMM Z.C., Dönem: 2, C. 1, sayfa 98,99. (Meclis tutanakları)


[3] TBMM Z.C., Dönem: 2, C. 6, sayfa 204. (Meclis tutanakları)


[4] Düstur, Üçüncü Tertip, C. 11, Başvekalet Matbaası, Ankara, 1930, sayfa 397. (Kanun)


[5] Düstur, Üçüncü Tertip, C. 11, Başvekalet Matbaası, Ankara, 1930, sayfa 397.


[6] Can Dündar, Milliyet gazetesi, 22 Ekim 2006.


Ayrıca bakınız;


– Hasan Rıza Soyak (M. Kemal Atatürk’ün Genel Sekreteri), Atatürk’ten Hatıralar, Yapı ve Kredi Bankası Yayınları, Istanbul 1973, cild 2, sayfa 691.


– Nokta Dergisi, 19 Kasım 1989.


[7] TBMM Z.C., Dönem: 2, C. 3, sayfa 349. (Meclis tutanakları)


[8] TBMM Z.C., Dönem: 2, C. 3, sayfa 349-351. (Meclis tutanakları)


[9] Resmî Gazete’de yayınlandı: 03.08.1931, Sayı: 1863.


[10] “Maarif”, Hâkimiyet-i Milliye, 27 Haziran 1929, sayfa 8.


[11] Resmî Gazete, 7 Kânunisani [Ocak] 1929, sayı 1086.


[12] Ülker Akkutay, Milli Eğitimde Yabancı Uzman Raporları – Atatürk Dönemi, Avni Akyol Kültür ve Eğitim Vakfı, Ankara, 1996, sayfa 33.


[13] Ismail Aydın, Dünden Bugüne Öğretmenler (1965-2005), Eğitim Sen Yayınları Araştırma Dizisi 2, Volkan Matbaacılık, Ankara, 1999.


[14] Ilhan Başgöz, Türkiye’nin Egitim Çıkmazı ve Atatürk, Pan Yayıncılık, Istanbul, 2005, sayfa 134,135.


[15] Cavit Binbaşıoğlu, Cumhuriyet Dönemi Eğitim Bilimleri, Tekışık Yayıncılık, Ankara, 1999, sayfa 161.


Ayrıca bakınız; Mustafa Şahin, Türkiye’de Öğretmen Yetiştirme Uygulamalarında Yabancı Uzmanların Yeri, Dokuz Eylül Üniversitesi, Atatürk Ilkeleri ve Inkılâp Tarihi Enstitüsü, Izmir, 1996, sayfa 108.


[16] Rapor için bakınız; Beryl Parker, Türkiye’de Ilk Tahsil Hakkında Rapor, Maarif Vekilliği Devlet Basımevi, Istanbul 1939, sayfa 36.


[17] John Dewey, Türkiye Maarifi Hakkında Rapor, Maarif Vekilliği (Eğitim Bakanlığı) Devlet Basımevi, Istanbul 1939, sayfa 16.


[18] Amerikan Heyeti Raporundan: Maarif Işleri, Maarif Vekilliği (Eğitim Bakanlığı) Devlet Basımevi, Istanbul 1939, sayfa 16.


Inceleme yapan heyetin üyeleri şunlardır:


Walker D. Hines, Brehon Somervell, O. F. Gardner, Edwin Walter Kemmerer, C. R. Whittlesey, W. L. Wright Jr, Bongt Wadsted, Goldthwaite H. Dorr, H. Alexsandre Smith ve Vaso Trivanovith.


[19] “Dilekler ve Şikayetler,” Muallimler Mecmuası, cild 8, no.3 (1930), sayfa 206, 207.


Ayrıca bakınız; “Yasa Geciktirilemez,” Muallim Sesi, cild 5, no.10, (1935), sayfa 21.


[20] “CHP Kurultayından Beklediklerimiz,” Muallim Sesi, cild 5, no.17 (1935), sayfa 129, 130.


[21] “Tekaütlük ve Hasta Muallimler,” Muallimler Mecmuası, cild 10, no.28-30 (1933), sayfa 292.


[22] M. Ş. Erkson, Muallimler Mecmuası, cild 12, no.38-39 (1935), sayfa 189.


[23] F. Osman, “Muallimlerin Mesken Bedelleri,” Muallimler Mecmuası, cild 12, no.38-39 (1935), sayfa 208.


[24] Bazı ilginç örnekler için bakınız; Yahya Akyüz, Türkiye’de Öğretmenlerin Toplumsal Değişmedeki Etkileri, Doğan Basımevi, Ankara 1978, sayfa 233.


[25] Yahya Akyüz, Türkiye’de Öğretmenlerin Toplumsal Değişmedeki Etkileri, Doğan Basımevi, Ankara 1978, sayfa 270 – 271.


[26] Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, 030.10 (Muamelat Kataloğu), Kl.: 142, Dosya: 17, Belge: 1.


.


**********


.


Kadir Çandarlıoğlu


.


**********


Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:


http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com


*