ÇOK MÜHİM BİR MESELE: İSLÂM’DA EVLİLİK YAŞI “Bugün çok riskli bir meseleyi masaya yatırmak istiyorum: İslâm’da evlilik yaşı. Çocuklukla yetişkinliği birbirinden ayıran mevsime hem biyolojik olarak hem de dinen buluğ (ergenlik) çağı diyoruz. Çocukken hiçbir mesuliyeti mükellefiyeti olmayan, bazı muamelelerde velisine tabi olan fertler ergenlikle birlikte artık yetişkin bir birey, reşid bir insan olur. Namazla, oruçla, tesettürle vs mükellef olur, işlediği günahlardan mesul olur, evliliğe ehil olur. Evet isterse evlenebilir.
İslam hukukuna göre buluğa ermek münferit bir birey olmak dolayısıylada evliliğe ehil olmak anlamına geliyor. “Türkiye de 13-15 yaşında akıl baliğ olunuyor bu yaşta evlenilebilir” deyince fırtınalar kopuyor. Bunu söyleyince bazı hocalar “13’ne gireni hemen yakasından tutun nikah masasına oturtun” demiş gibi lince maruz kalıyor, algı operasyonları başlıyor.
Şimdi buradan hareketle İslam’a ve müslümanlara hakaret eden gâvurcuklara cevap vermiyeceğim elbet, ancak hayvanlar gibi nikahsız yaşamayı teşvik ve talep eden bu azgınların ve onların dümen suyuna giden bazı şahsiyeti erezyona uğramışların propagandaları karşısında ne diyeceğini bilemeyen, kendisini ifade edemeyen veya kafası karışanlara ilham olması muvacehesinden bir izah yapmaya gayret edeceğim.
Evvela şunu bilmemiz lazım; “olabilirlik” ayrı şey, “mutlaka olmalı” ayrı şey, “olsa daha iyi olur” ayrı şey, “olur ama uygun değil” ayrı şey. Sadece bu mefhumları idrak edersek bir tek bu hususu değil birçok meseleyi vuzuha kavuşturmuş olabiliriz.
“Olabilir” konumunda olan bir çok şey aslında umum nazarında hoş karşılanmaz ve bu pek tabiidir. “Olabilir” olan herşeyi oldurmaya kalkamayız. Ancak bazı alanlar vardır ki binde bir bile olsa arzu edene açık bırakılmıştır. Hele bu İslâm gibi evrensel ve çağlara hitab eden bir din ise… Hele ki; “eşyada asıl olan ibahadır.” (yani bir şey hakkında Allah ve Rasülü yasak beyanında bulunmamışsa o şey mübahtır, veya o saha kullanıma açıktır.) prensibini düstur edinen İslâm hukukunda bu saha hayli geniştir.
Tabiki bu mübah sahası, “olabilirlik” alanı sadece İslâm’a has değildir. Günümüz hukukundan bir kaç misal verecek olursak yani yasal olup ama tercih edilmeyen hatta kerih görülen çok şey zikredebiliriz;
✅Türkiye’de bugün 18 yaşına giren yasal olarak evlenebilir, peki bu yasadan 18 yaşına gireni hemen yakasından tutun nikah masasına oturtun manası çıkarılabilir mi? Asgarisi bu, istersen 40 yaşında evlen yani…
✅Bugün Türkiye’de 18 yaşında bir kızla 68 yaşında bir adamın evlenmesi yasal, buradaki boşluktan hareketle “Türkiye kanunları kızları 50 yaş büyük biriyle evlendirmeyi kabul ediyor” diyebilir misiniz?
✅Bugün Türkiye’de 18 yaşından küçüklere sigara satışı yasaktır, buradan hareketle “18 yaşına giren herkes sigara içmeye başlasın” manası çıkarılabilir mi?
✅Bugün Türkiye’de bir müftü emekli olduktan sonra meyhane açabilir, tamamen yasal. Buradan hareketle Türkiye Cumhuriyeti yasaları din görevlilerine meyhane açmaya izin veriyor denebilir mi?
(Bunun yüzlerce misalini tadad edebiliriz.) Peki “İslâm akil baliğ olana evlenebilir” deyince buradan nasıl bu propagandalar türetiliyor. Kaldı ki Türkiye’de müslümanların böyle bir uygulaması yok, çok nadir 16-17 yaşında gençler birbirini severek belki evlenilebiliyor oda analarından emdiklerini burunlarından getiriyorlar.
Ne Diyanet ne diğer cemaatler 18 yaşından evvel evlenmeyi tasvib etmiyor. Mesela Mahmud Efendi Hazretleri resmi nikah olmadan imam nikahı kıyılmasına müsade etmiyor. Buda 18 yaşından evvel evlenmeyi men etmek anlamına geliyor. Çünkü devlet dini nikahı muteber kabul etmiyor ve kadınlar mağdur oluyor.
Hal böyleyken birileri sürekli “falanca hoca 9 yaşında evlendirin” dedi, “Diyanet 12 yaşında evlendirin” dedi diyerek operasyon çekiyor. Halbuki hiç öyle birşey yok. Yapılan beyanatlar yukarıda izah ettiğim gibi serbest bırakılmış bir “olabilirlik” alanı. Buluğa eren bir kimse Hanefi Mezhebine göre kendi başına, Şafii mezhebine göre velisinin izni ile evlenebilir. İslamın hükmü budur, bunu değiştiremezsin. Çünkü Allah ve Rasûlünden bunu yasaklayan bir beyan gelmediği gibi teyid eden onlarca vaka vardır. Birileri Allahlık tasladığı için istediğini helal istediğini haram sayıyorsa bu bizi alakadar etmez.
Bilginiz olsun diye mesele ile alakalı bir hükmü daha beyan etmek isterim: velisi 1 yaşındayken bile çocuğunu evlendirebilir, nikahlayabilir ancak çocuk buluğa erince kabul veya red hakkına sahiptir. Nikahın devamına veya feshine karar vermek kendi iradesindedir. Bu sözlülük veya beşik kertmesi gibi bir vaka, evlendirince bir yaşındaki kızı alıp gitmiyor yani. Bulağa erip bu akdi onaylarsa o vakit bugün ki ifadeyle düğün dernek kuruluyor. Fıkıh kitaplarında bulunan bu hükümlerinde istismar edilmesi sebebiyle bilinmesini önemli gördüm.
Son söz: İnsan doğar büyür akıl baliğ oluncada ekmek gibi su gibi evlenmeye ihtiyaç duyar. Hal böyle olunca fıtrat dini olan İslâm buluğ ile “tam manasıyla” evlilik kapılarını açmış. Ancak bu durum yaş itibari ile kişilerden kişilere, coğrafyalardan coğrafyalara farklılık gösterir. Türkiye de 60 sene evvel dedelerimizden dinlediğimiz evlilik yaşı 13-15’lerde imiş. Buna bağlı olarak torununun torununu gören insanlar ben tanıyorum. Evlenipte karı koca oyun oynayan insanları duydum. “Ceviz oynamaya mı geldin” diye bir de türküsü var. 😊
Bugün artık evlilik yaşı otuzlara yükselmişken böyle gereksiz bir mevzuya girmek istemezdim ancak başta da arz ettiğim gibi nikahın, evliliğin aleyhinde olan, zinanın ve fuhşun yayılmasını arzu eden şirret bir güruh bu meseleleri istismar ediyor. Gördüğünüz gibi bunda asla gocunacak birşey ben görmüyorum, sizde gocunmayın. İslam en güzel yoldur, fıtrat en makul usuldur.
Benim bir lafım var hani, “İnsanın yaşı ilerledikçe olgunlaşmaz, gartlaşır. İnsanı olgunlaştıran yüklendiği yük ve mesuliyettir.” Onun için yaşa fazla takılmayın, bazen 16 yaşında evlenen ilk okul mezunu kızlar/erkekler hamarat bir ev hanımı/ev reisi, iyi bir anne/baba olurken 30 yaşında üniversite bitirmiş kız/erkek bakıyorsun Allah’ın odunu. Niye? Sorumluluk almamış, ağır yük görmemiş, evlense bile çoğu kere dikiş tutturamıyor, uyum sağlayamıyor birbirine hizmet etmek ağır geliyor. Ee Ağaç yaş iken eğiliyor, kart ağaç eğilmez, kırılır.
Benim şahsi kanaatim 18-22 arası evlilik işi halledilmeli aksi halde bunun çok mahzurları var, onları muhtelif yazılarımda izah etmiştim…” Mesut Özbilir
8 bin aile perişan
Erken yaşta evlendikleri için haklarında açılan kamu davaları sonucu eşleri tutuklanan kadınlar, soruna çözüm istiyor. 8 bine yakın ailenin maruz kaldığı durum, ailelerin dağılmasına, çocukların psikolojisinin bozulmasına ve sayısız mağduriyete sebebiyet vermede. Yeni Şafak’a konuşan mağdur kadınlar, “Çocuklarımızın babasını geri istiyoruz” diyor.
rken yaşta evlendiği için haklarında kamu davası açılan ve yıllar sonra cinsel istismar suçundan hapse atılan kocalarını bekleyen kadınların dramı yürekleri dağlıyor. Resmi rakamlara göre genç yaşta evlilik nedeniyle 8 bine yakın kişi ceza evinde. Söz konusu durum ailelerin dağılmasına, çocukların psikolojisinin bozulmasına ve sayısız mağduriyete sebep oluyor. Yeni Şafak genç evlilik mağdurlarına ulaştı ve onların dertlerini dinledi.
MAĞDURİYETLERİMİZ GİDERİLSİN Şükriye Orhan: Ben 11 sene önce 14 yaşındayken kaçarak evlendim. Şimdi 25 yaşındayım. Sonra ailemin imzasıyla 17 yaşındayken resmi nikahımız oldu. Doğum yaptığım sırada hastane bildirmiş evlendikten yedi sene sonra sekiz yıllık bir ceza geldi. Biri 11, diğeri 9 yaşında olan ve 4 aylık 3 çocuğum var. Çocukların bir de masrafı oluyor. Ben çalışamıyorum. Biz aşk evliliği yaptık. Böyle olmasa ceza evinde görüşe gitmezdim. Evet biz hata yaptık. Çok erken bir yola kalkıştık. Ama bu cezaların çok sonra gelmesi bizim aile birliğimizi yıktı. Mağduriyetimizin giderilmesini istiyorum.
ÇOCUKLARIMIN BABASINI GERİ İSTİYORUM Ayşe Erdoğdu: Bizim başımıza bu olay 5 yıl önce geldi. 2012’de evlendik. Evlendiğimde 17 yaşındaydım. Baba rızasıyla evlenmeme rağmen kamuya düştü. Eşim ceza evine girdi. İlk evlenmeden kaçtığımız için eşim mahkemeye çıktığında hakim ve savcılar ‘evlenin karşıma öyle çıkın’ demişlerdi. Biz bu şekilde aile rızasıyla resmi nikah yaptık. Beş yıl boyunca bir şey olmadı. Sonra sekiz yıllık ceza kesildi. İki tane çocuğumuz var. Biri iki yaşında diğeri bir buçuk aylık. Ben onlara bakıyorum, hiç iş yapamıyorum. Maddi olarak sıkıntı çekiyoruz. Çocuklara açıklayamıyorum da. Ben eşimi, çocuklarımın babasını geri istiyorum.
STRESTEN HASTA OLDUM Mahinur Bilmez: Eşimle kaçarak evlendik. Ben 15 yaşındaydım o 17. Ailem duyduğu ilk zaman şikayetçi olmuştu. Sonra geri aldılar. Biz evlendik düğünümüzün üzerinden yedi sene geçti. Tam yedi yıl ceza verdiler. Üç senedir eşim ceza evinde. Ben bu süre zarfında elimde avucumda ne varsa avukatlara verdim. Stresten dolayı beynimde bir rahatsızlık çıktı. Çalışamıyorum artık. Eşim beni kimseye muhtaç etmezdi. O cezaevine girdiğinde yalnız kaldım. Resmen resmi nikahlı eşimden beni koruyorlar.
Gamze Soysal’ın eşi 8 yıl ceza aldı ve 7 aydır cezaevinde. ÇOK ZOR DURUMDA KALDIK
Gamze Soysal: Dokuz yıl önce kendi rızamla severek evlendim. Yaşımız tutmadığı için ilk aile imzasıyla iki yıl sonra da resmi nikahla evlendik. Doğum yaptığım sene hastane bizi şikayet etti. Orada bir kamu davası açıldı. Aradan sekiz yıl geçince bize sekiz yıl dört ay ceza geldi. Eşim içeriye gireli yedi ay oldu. Çocuklarımın biri 9 yaşında diğeri sekiz aylık. Mecburen ailemin yanına geldim. Tez vakitte kurtulmak istiyoruz. Çok zor bir duruma düştük.
Bir defalık af çıkabilir Söz konusu durumla ilgili açıklama yapan Ceza Avukatı Yalın Damatoğlu şöyle konuştu: “Türk Ceza Kanunu 15 yaşı kısas alıyor. Onun altına ise cinsel istismar suçu veriyor. 15 yaş altındaki kız çocuğunun rızası sorulmadan, 15 ile 18 yaş arasındakinin rızası varsa çok az bir ceza ile geçiştiriliyor. Bu cezaya uyulması için bir kere kızın 15 yaşından küçük olması lazım. Bir çok vakıada evleniyorlar çoluk çocuğa kavuşuyorlar ondan sonra ceza geliyor. Ve evlenenler aftan yararlanırım diye yuva kurmuyor. Bunun değerlendirilmesi gerekiyor. Çoluk çocuk herkes mağdur durumda. Zaten evlenmiş olanlara bir defaya mahsus af yapılabilir. Bu kararın manası ‘Evlenirsen affederim değil’ zaten evlenmiş yuva kurmuş yıllar sonra ceza alan kişilerin ailelerine kavuşturmak.”
Genç evlilik mağduru Tıraş'tan yetkililere zor soru: Eşim benim istirmacım ise aile cüzdanını neden verdiniz?
Yeniakit.com.tr'ye konuşan genç evlilik mağduru Merve Tıraş yetkililere, "Devlete şunu sormak istiyorum. Eğer o benim istirmarcım ise bu aile cüzdanını bize neden verdiler?" diyerek seslendi.
"Öyle bir noktaya geldim ki benim çocuğum babasını sorduğunda ona verecek cevap bulamıyorum." diyen genç evlilik mağduru Merve Tıraş, "Arkadaşlarımla Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne geldik. Sayın Binali Yıldırım ile görüşme fırsatı buldum. Kendisine çocuğumun babasını istediğimi ilettim. Sayın Yıldırım, 'Ben sizin mağduriyetinizi biliyorum. İnşallah en kısa zamanda çözüme ulaşır.' dedi." ifadelerini kullandı.
Evliliklerinin resmi nikahları kıyıldıktan sonra suç haline geldiğine dikkat çeken Tıraş, şöyle konuştu:
"Devlete şunu sormak istiyorum. Nasıl olur da resmi nikahlı eşim benim istirmarcım olabilir. Eğer o benim istirmarcım ise bu aile cüzdanını bize neden verdiler? Benim çocuklarım olmuş ve üzerinden yıllar geçmiş. Bizim evliliğimiz resmi nikahımızdan sonra suç sayıldı."
17 yaşında evlenip yuva kursalar "çocuk gelin" diye yaygara yapılır ama 14 yaşında evlilik olmadan hedonizm "çağdaşlık" sayılır. Avrupa barbardır, vahşidir, hedonisttir lakin yaptıkları her sapıklığı önce kanuna yazarlar ve pedofili bile kanuna uygun olduğu için alkışlanabilir.
Mevdudi yazarlığıyla, üslubuyla, parlak ifadeleriyle meşhurdur. En fazla meşgul olduğu ilmin felsefe olduğu söylenir. Fakat kolay tarafından din âlimi olmaya da heves etmiş, dinde reformcu bir cemaat meydana getirmiştir. ‘
Dinin Yenilenme ve İhyası’ namında bir eser yazmıştır. Bu sebeple İslâm âleminin her tarafında, bilhassa Pakistan’da ve Mısır’ da şöhret bulmuştur. Mısır’ın reformcu yazarları onu göklere çıkartmış, buna mukabil Pakistan’ın Ehl-i Sünnet uleması da kendisini yerlerin dibine batırmışlardır. Memleketimizde bu zatı sevenler ve kendisine dinde söz sahibi imiş gibi mevki verenler bulunduğu göze çarpmaktadır. Anlaşılıyor ki, bu zevat Mevdûdî’nin kim olduğunu iyi bilmiyorlar. Onu en iyi bilenlerin kendi hemşehrileri olacağına şüphe yoktur. İşte Mevdûdî’yi öğrenmek isteyenlere naçiz bir hizmet olur ümidiyle onun hakkında Pakistan’da neşredilen bir eserden bazı kısımları tercüme etmeyi münasip gördüm. Eserin adı ‘Üstad Mevdûdî ve Hayatıyla Fikirlerinden Bazı Nebzeleridir. Eserin müellifi büyük hadis âlimlerinden Medrese-i Arabiye Müdürü faziletli Muhammed Yusuf el-Bennurî Hazretleridir. Kitap 1966’da Karaçi’de basılmıştır.
Önsözünden anlaşıldığı veçhile eser büyük hadis âlimlerinden Muhammed Zekeriyâ Hazretlerinin yazdığı bir hitabeye mukaddime olmak üzere kaleme alınmıştır. Biz onun bütününü değil bazı yerlerini aldık.
Şeyh Muhammed Yusuf, kitabının önsözünde şöyle diyor:
“İşte böyle bir zamanda Hindistan’da Ebû’l-A’lâ el-Mevdûdî’nin hareketi ve Cemaati İslâmiye teşkili başladı. İyi bir hükümet kurmak ‘Dinin Yenilenmesi ve İhyası’ adlı elverişli bir nizam meydana getirmek iddiasıyla ortaya çıkmış güzel güzel isimlerle fikir ve nazarları celp etmiştir. Millet onun davasında sadra şifa verecek deva ve bu hissedilir boşluğu dolduracak meta var zannı ile hemen davetine icabet etti. Onun çağrısını, davasını medh u sena etmeğe başladılar.
Mevdûdî bazı büyüklerin takdir ve iltifatları, bazılarını teyitleri, birtakımlarının onunla teşrik-i mesaileri arasında ilerlemeğe başladı. Hareket canlandı, kuvvetlendi; ilerledi ve dallandı.
Lâkin ne yazıktır ki kaleminden firaset-i iman sahiplerini intibaha getiren şeyler zuhur etti. Bu zevat kalplerinin keskin nuru sayesinde onun fikirlerindeki sapıklık ve çarpıklığın tehlikesini sezdiler.
Zamane dinsizlerinin her devirde dillerine doladıkları “İslâm, Müslümanların kötü davranışları yüzünden toplumu ilerletme hususunda muvaffakiyetsizliğe uğradı. O mübarek günler, sayılı birkaç yıldan ibaret kaldı. Bahtları yâr olmadı” lâkırdıları gibi o da ta ilk asırlardan başlayarak günümüze kadar selefe atıp tutmağa başladı, fesubhanallah.
Allah Teâlâ’nın bütün dinler üzerine muzaffer kılacağı,kıyamete kadar koruyacağım ilân buyurduğu birdin!..
Peygamberimizin -sallallahu aleyhi ve sellem- “Bir taife kıyamete kadar hakkı tutmaktan geri kalmayacaktır.” “Ümmetim en hayırlı ümmettir.” “Ümmetim delâlet üzerine ittifak etmez.” “Ümmetim yağmur gibidir, evveli mi daha hayırlıdır sonu mu bilinmez” diye nida buyurduğu bir din!..
Buna benzer birçok açık âyetler ve Resûlullahın -sallallahu aleyhi ve sellem- parlak hadisleri vardır ki, her nesilde hayrın bu ümmetle kalacağını gösteriyor. Bunun zıddına kim sesini çıkarır da Allah ve Resulünü yalanlayabilir! Mevdûdî gibi birisi mi bu dini yeniden diriltecek; bu ümmetin gelmiş ve geçmişinin yapmadığını yapacak? İşte buna şaşılır!
Bu gibi şatafatlı iddialar karşısında büyük ulemanın seçkinleri intibaha geldi. Ona hüsnüzan beslerken şimdi üzüntüye düştüler ve dini müdafaa için memleketi felâkete sürükleyen bu yanlış düşüncenin önünü almağa kıyam ettiler.
Bu büyüklerden biri, zamanımızın bereketi hadis âlimi Mevlânâ Muhammed Zekeriyâ Sıddîkî Hazretleridir. Kendisi hadiste yüce telifat sahibidir. Hayatı tedris ve telif suretiyle ilme hizmet ederek geçmiştir. Bu zat Mevdûdî’nin şöhretine aldanan bazı ulemaya bir beyanname yazdı. Beyanname basıldı. Bana da beyannameye bir mukaddime yazmamı rica etti. Bu mübarek davete derhal icabet ettim. Ve aşağıda okuyacağın satırları yazdım. Allah hidayet ve tevfıkin velisidir.
Muhammed Yusuf el-Bennurî
MEVDÛDÎ’NİN FİKİRLERİNDEN BİR NEBZE
MEVDÛDÎ’NİN NAZARINDA ALLAH, RABB, İBADET VE DİN
1- Mevdûdî “Kur’ân’ın dört temel ıstılahı” adlı kitabının mukaddimesinde şöyle devam ediyor: ” İlâh, Rab, İbadet ve Din! Kur’ân’ın dört temel ıstılahı! Bunları bilen Kur’ân’ı bilir. Bunları bilmeyen Kur’ân’ı bilmez; tevhidi bilmez, şirki bilmez; ibadetin yalnız Allah’a mahsus olduğunu da bilmez. Her kime bu ıstılahlar gizli kalırsa mii’min bile olsa o kimseye Kur’ân’ın anlaşılması gizli kalır ve mü’min olmasına rağmen inanç ve ameli eksik olur.”
Sonra şöyle iddia ediyor: “Bu ıstılahların manalarında Kur’ân’ın indiği devirdeki anlaşılandan değişme vaki olmuştur. Bu geniş manalar yerlerini dar mâdût ve miibhern manalara terk etmişlerdir. Bunun iki sebebi vardır: Arap dilinin zevkinin azlığı ve Müslümanların islâm devrinde doğmuş olmaları. Bu sebeple Kur’ân’ın indiği devirde kâfirler hakkında kullanılan bu manaları bilememişlerdir. Bilahare mezkur ıstılahlara Kur’ân’ın indiği devirde kullanılan manaları ile birlikte lügat uleması ve tefsir erbabına da gizli kaldığı için insanlar dinin dörtte üçünü anlayamamış hatta İslâm’ın hakikî ruhu kendilerine gizli kalmıştır. Bundan dolayı da inançlarında ve amellerinde eksiklik görülür.”
Mevdûdî’nin söylediklerini tam sadakat ve diyanetle tercümesi budur. Risalesinin sonunda
(156’ncı sayfada) “Allah Teâlâ Peygambere -sallallahu aleyhi ve sellem- Nasır sûresinde farzları (yâni peygamberlik farzlarını) eda ederken kendinden sadır olan kusurlarından dolayı Rabbine istiğfarda bulunmasını emretmiştir” diyor.
Tenkit ve Muaheze:
Mevdûdî’nin sözünden anlaşılıyor ki lügat uleması ve müfessirler bu isimlerin Allah tarafından murat edilen manalarını bilememişlerdir. O bu zevattan hiçbirini istisna da etmemiştir. Bunları üstad Mevdûdî’den başkası anlayamamıştır iddiası şüphesiz şatafatlı bir davadır. İşin cidden şaşılacak tarafı, Mevdûdî bu manaları izaha başlayınca orta çağların lügat âlimlerinden İbn-i Esîr el-Cezerî, İbn-i Manzûr el-İfrikî, Firûz Abâdî gibi zevatın “en-Nihaye”, “el-Lisan” ve “el-Kâmus” adlı eserlerinden istifadeye mecbur olmuştur. Kendisinin boyu Ebû Ubeyde, Ebû Ubeyd, Ebû Hanife ed-Dîneverî, İbn-i kuteybe gibi lisan âlimlerini ve onlardan sonra gelen Ezherî ve Cevheri gibi zevatın topuklarına bile eremez. Şu hâlde Mevdûdî’nin bu kelimelerin şerhlerini, hakikî ve mecazî manalarının izahını, Müslümanlar arasında ve Müslüman evlerinde doğup Araplarca murat edilen manalarını bilmeyen bu zevattan alması nasıl doğru olabilir? Böyle büyük bir dava bütün dalâlet ve sapıklık kapılarını açmak demektir. Bütün bu asırlar boyunca lisan ve tefsir ulemasından emniyet kalkar. Kur’ân’dan şahit göstermeksizin lisan uleması ile tefsir erbabı ile ihticac etmeksizin dilediğimiz gibi akıl ve idrakin anladığı şekilde tevil yolunu açar.
Bak bir kere Allah hayrını versin! Öyle bir şey ki onu Muhammed bin Cerîr et-Taberî ve sonrakileri bilememiş; Cûrcânî, Zemahşerî, İbn-i Teymiyye, İbn-i Kayyim, İbn-i Kesîr bilememiş; onlardan öncekiler ve sonrakiler bilememişler… Aradan 14 asırlık uzun bir fetret devri geçtikten sonra Mevdûdî anlamayı üzerine almış!.. Bu kelimelerin manaları bilinmediği için şu derin uçurum meydana gelmiş… Hem de şu dört kelimeden: İlâh, Rab, ibadet ve din!
Bundan daha kepaze cehalet olur mu -ilk asalardan bugüne kadar Arap ve Acemden gelmiş geçmiş bunca lisan uleması belagat erbabı, muhaddisler, müfessirler bir şey anlamamış da, Arapçayı iyi konuşup iyi yazamayan hatta Urduca tercümelerin yardımı ile anlayabilen bir ecnebi adam anlamış!..
Lât ve Uzza’ya tapanlar ilâhın, rabbin, ibadetin ve dinin manalarını anlamışlar da bütün Müslüman ümmeti Peygamberlerinin ilmini asırlarca birbirlerinden aldıkları hâlde bunların manalarını bilememişler! SubhanallahL Sen hiç akıllara bu davadan daha uzak bir söz gördün mü? Bir şey ki onu cahiliyetleri devrinde kâfirler biliyor… İslâm devrinde Müslümanlar Peygamberin -sallallahu aleyhi ve sellem-kendilerine kitap ve hikmeti öğretmesine rağmen bilemiyorlar!.. Herhalde onu Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-de anlamamıştır. Yahut Müslümanlara öğretmemiştir, Öğretse bile birkaç asır sonra bu anlayış inkıtaa uğramıştır.
Acaba bu uzun ve geniş davalar niçin? Bunlar nefisteki bir hacet ve kalpteki bir maraz içindir. Bunları iddia ediyor ki tevile ve kelimelerin manaların bozmaya imkân bulsun! Bütün bunlar kitaplarında risalelerinde neşrettği tevil ve tahriflere hazırlıktır.
Bunlarla istediğini yapmak kendisine mümkün olur. İşte kitaplarında muameleler, akitler, ahitler, dünya işleri, idare ve hayat nizamı gibi dinde olan her şeyi ibadet saymıştır. İbadetin namaz, oruç, zekât ve hacca münhasır olmadığını açıklamıştır. Bunların yanında iddia ettiği diğer şeyler bulunmazsa kurtuluş yoktur. Hatta bu ibadetlerin İslâm’da bizzat maksut olmayıp sulta ve iktidara gelmek, devlet kurmak için birer vasıta olduğunu iddia etmiştir. Bundan şu anlaşılır: Hükümet kuruldumu, bu vasıtalardan beklenen maksat son ermiştir. Şu hâlde hassaten bu dört ibadete lüzum kalmamıştır…
Sen bundan daha açık dalâlet ve çarpıklık gördün mü? Ama kitaplarında ve yazılarında bu iddiaların çoğu yalabık kara kayanın üzerinde karıncanın kıpırtısı gibidri. Onları öyle bir üslûpla anlatır ki anlayan pek az olur. Şüphesiz zamanda kör fitneler zamanıdır. Nitekim Buhârî ile Müslim’in hadislerinde bir adam hakkında “Ne akıllı ne zarif adam! Ama kalbinde hardal tanesi kadar iman yok!” buyurulmuştur. Allah’a sığınırız.
Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-Hâtemü’l-Enbiya ümmeti de Hâtemü’1-Ümem olduğuna göre hiç İslâm dininin esasları bir kimseye gizli kalır da her sapık dilediğini yapabilir mi? Hayır, hayır! Din mahfuzdur; şer’î hakikatler mahfuzdur. Onlar hem ilmen hem amelen ma’mulun bihtir. Onlara şek şüphe arız olamaz.
Hâsılı bu isimlerin manalarını Mevdûdî’den başka kimse bilemeyince o dilediği tevili ve tahrifi yapmış; tevil kapısını ardına kadar açmış; İslâm ümmetini ulemasıyla, muhaddisleriyle, fukahasıyla toptan cahil çıkarma imkânını bulmuştur!
Umarım bu tembih kanaatbaş olur da onu tetkik ve tahkik için kâfi gelir. İnayet Allah’tandır.
Risalesinin sonunda anlattıkları da şaşılacak şeylerdendir. Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-nübüvvet farzlarında kusur ettiği için Allah kendisine tövbe ve istiğfarı emretmiş!..
Allah’ın bu emri nerede, kusur etmek vazife yapmamak nerede!.. Anlaşılan bu adam, günah olmadan tövbe olmaz biliyor. Ve Peygamberin -sallallahu aleyhi ve sellem- vazifesini eda hususunda günah işlediğini, kusur ettiğini sanıyor. Zavallı bilmiyor ki Resûlullahın -sallallahu aleyhi ve sellem-istiğfarımn manası başkadır. O, namazdan çıktımı, “Estağfirullah, estağfirullah” derdi. Namaz günahmıydı ki, ondan dolayı Rabbine istiğfarda bulunurdu! Heladan çıktığında “Allahım senin affını dilerim” derdi. Acaba Rabbine isyan mı etmiş de af diliyordu. Böyle birçok yerlerde istiğfar ederdi.
Allah Teâlâ Fetih sûresinde “Ta ki Allah senin gelmiş geçmiş bütün günahlarını bağışlasın” buyurarak umumî ilânda bulunmamış mıydı! Allah Teâlâ onun kadrini böyle yüceltmiş; ona nimetini böyle tamamlamıştı.
Bütün ümmet peygamberin masum olduğuna ittifak etmiştir. Bu gibi yerlerde istiğfarı ise Allah Teâlâ’yı ve Kibriyasını şiddetle bilmesine hamd u senasının O’nün Celâl ve Kibriy asına yetmediğine nazarandır; yetmediği için istiğfar eder. Nitekim secde duası hakkındaki Müslim hadisinde “Sana hamd u senayı sayıp bitiremem, sen kendini nasıl sena buyurdunsa öylesin” demiştir. Ortada ne günah vardır, ne suç! Ne taksir vardır, ne hata! O hâlde hani peygamberlik vazifelerini yaparken noksanlığı nerede.
Mevdûdî sanki gözetleme kulesine yerleşmiş de kalbinde ve inancında beslediği “Bütün peygamberler hata ederler, günah işlerler; ismet daimî değildir” davasını ilân için fırsat gözetiyor. Ve kalbindeki inancı kaleminden damlıyor. Kalbin içinde ne varsa dışına da o sızar. Bunları aşağıdaki beyanımızdan anlayacaksınız.
Mevdûdî’nin yazılarında Peygamberin -sallallahu aleyhi ve sellem- veya diğer peygamberlerin kusur işlediklerinden bahsetmesi bir kalem hatası değildir. Bu onun kalbine akide gibi yer eden bir şeydir. Ve onun uydurma kaidelerinden biri olmuştur. Bu suretle peygamberlik mansıbına dokunuyor; bununla da dinin temeli sarsılıyor. O, Peygamberin -sallallahu aleyhi ve sellem- sair insanlar gibi kimi isabet, kimi hata, bazen itaat, bazen isyan eden bir insan olduğuna inanıyor. Ona göre Peygamber masum değildir.
Mevdûdî’nin kitaplarını, makalelerini ve hadislerini okuyan bir kimse, buna satır aralarında rahatlıkla ve serbestçe vakıf olur. Peygamber masum değildir. Sahabede, cahiliyet marazlarından, arınamadıkları bir şeyler kalmıştır. Şu hâlde dinden emniyet kalkıyor demektir. Biz dini kimlerden alacağız?
Mevdûdî’nin cemaatinden ilmi ile tanınan Müftü Muhammed Yusuf, bana bir defa reddiye olarak yazdığı makalesinde: “Kur’ân bütün peygamberlerin asî ve günahkâr olduklarını beyanla doludur. Sen ise onlar için masumiyet iddia ediyorsun” diyordu. Allah’a sığınırız.
Buradan anlaşılıyor ki, bu fikir onun cemaatinin inançlanndandır. Onu liderlerinden ve başkalarından almışlardır.
MASLAHAT İCABI İSLÂM’IN TEMELLERİ DEĞİŞEBİLİR
2- Üstad Mevdûdî hulâsa olarak şöyle diyor: “İslâm’ın temelleri iki kısımdır. Bir kısmı değişiklik kabul etmez, Allah’ın birliğine inanmak ve peygamberlik böyledir. İkinci kısım maslahat icabı değişiklik kabul eder.”
Bundan sonra Teâlâ Hazretlerinin: “Ey insanlar! Biz sizi bir erkek ve kadından yarattık, tanışasınız diye sizi cemaaatlere, kabilelere ayırdık. Şüphesiz Allah indinde en makbulünüz en ziyade takva sahibi olanınızdır” âyet-i kerimesiyle buna misal veriyor.
Mevdûdî şöyle diyor: “Bu kaide dinin temellerinden biridir, efrat ve kabileler arasında adalet, neseb ve kabile gibi her unsurî tefrikaya son vermek! Kıymet ve üstünlük kişi- ile Allah arasındadır.
Peygamberimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- bununla amel etmiştir. Bunu birçok defalar ilân da etmiş; köleleri, azatları kumanda mevkilerine tayin suretiyle bilfiil icra etmiştir. Bu nizamı kurmağa çalışmıştır. Lâkin memleket nizamı kurma zamanı gelince bu temel kaideyi çabucak terk etmiş; ‘İmamlar Kureyş’ tendir’ demiştir.” İşte muhterem üstad Muharrımed Eşrefin el-Minber mecmuasının 21 Ocak 1958 tarihli sayısında bu yanlış fikri uzun uzadıya tenkit ederken Mevdûdî’den hikâye ettiklerinin cümlesi budur.
Mevdûdî: “Araplar hilâfet ve riyasetin Arap’ tan başkasına verilmesine tahammül edemiyorlardı. Hatta hilâfete Kureyş’ten başkasının getirilmesini Çekemiyorlardı. Bunun üzerine Peygamberimiz, Kur’ân’ın ifade ettiği eşitlik esası ile ameli terk etti. Dini kurmak için ashabını da bundan menetti…” diyor.
Tenkit ve Muaheze:
Bu son derece hatalı bir düşüncedir. Dalâlet ve çarpıklığın evc-i bâlâsına ulaşmıştır. Onu ret ve tenkit yerini tutacak hiçbir tevil temizleyemez. Şenaati fecrin doğuşu kadar açıktır. Hiçbir delil ve burhana ihtiyacı yoktur. Evet, namaz, zekât, oruç, hac ve emsali her ibadet İslâm’ın esas maksatlarından da olsalar, memleketin nizamı gerektirirse değişebilirler. O buna “amelî hikmet” adını veriyor. Dinin şer’î temellerinden her şeye girer.
Bir bak! Allah hayrını versin! bundan daha açık bir dalâlet ve çarpıklık gördün mü?
Üstad Mevdûdî, Pakistan devletinin milletvekilleri ve devlet başkanı seçimi yapılırken “Cemaat-i İslâmiye” nizamnamesinde, yeni keşfedilen bu fikri ileri sürmüştür. Pakistan’ın merhum Devlet Başkanı Eyüp Han’ın karşısına Fatma Cinnah Hanım çıkmıştır. Mevdûdî ile cemaati, Allah’ın verdiği bütün güç ve kuvvetleriyle Fatma Hanımı tutmuş; bütün başkanlık sıfatlarının, riyaset vasıflarının Fatma Hanımda mevcut olduğunu, Eyüp Han’ın bunların hepsinden mahrum bulunduğunu iddia etmişlerdi. Memlekete reis olmak Fatma Hanımın hakkı idi!..
Ulema ve millet buna itiraz ettiler: “İslâm esaslarına göre kadında reislik selâhiyeti yoktur. Fatma Hanım reis olamaz” dediler. Mevdûdî ise bu temel kaideye sarıldı: “Bu nazariye İslâm’ın tedbil, tağyir kabul eden esaslarından biridir. Allah’ın birliğine inanmak ve peygamberlik meselesi gibi değildir…” dedi.
Onun bu akidesine karşı büyük gürültüler koptu. Gazetelerde, mecmualarda, meclislerde, kongrelerde geniş bahisler açıldı. Her taraftan yaygaralar göklere yükseldi. Mevdûdî’ye gölgesinden daha bağlı olan üstad Emin Ahsen İslâhî 1957 yılında bu fikir sebebiyle cemaatteki mevkiinden istifa etti. Hâlbuki onu cemaatte teyit eden, birçok fikirlerini süsleyip püsleyen, bütün gücüyle kendisini müdafaa eden bu zat idi. Fakat bundan sonra onunla beraber kalamadı. Bu lokmayı yutamadı. Bu sapık adamla kuvvetini, gençliğini, neharet ve himmetini yitirdiğinden dolayı üzüntü ve pişmanlık içinde ondan aynldı.
PEYGAMBERLERİN İSMETİ DEVAMLI DEĞİLDİR
3- Üstad Mevdûdî şöyle diyor: “Peygamberlerin ismeti (masum olmaları) zatları iktizası değildir. Lâkin peygamberlik farzlarını yerine getirmeleri için Allah onlan hata ve zellelerden korur. Allah onlan bir saat korumasa hata ve zelleler hususunda diğer insanlar gibi olurlardı… Güzel ve tedbir olmak üzere Allah bazen bu hassayı onlardan kaldırır; ta ki kendilerinden bazı zelleler sadır olsun! Allah bunu, onlann insan olduklarını, ilâh olmadıklarını göstermek için diler.” (et-Tefhimat’taki sözünün tercümesidir. Sayfa 57, cüz 2. Üçüncü baskı)
Tenkit ve Muaheze:
Peygamberlik vazifelerinde bütün peygamberlerin masum olduğu ve bu ümmetin ittifak ettiği bir sözdür. Bazı anlarda onlardan ismetin kaldırılması ise son derece tehlikelidir. Çünkü o an
belli değildir. Bu nüktenin fâsid olduğu meydandadır… Ve peygamberliğin şanını zedeleyecek şeylere götürür.
Meselâ henrhangi bir şey hakkında biri kalkıp “Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- bunu ismetinin kaldırıldığı zaman yapmıştır” diyebilir. Bu takdirde Peygambere emniyet kalmaz.
Bu ümmetin uleması şunu söylemişlerdir: “Peygamber —sallallahu aleyhi ve sellern- bazen içtihat ederdi. Şayet içtihadında yamlırsa bunun için Allahû Teâlâ tarafından tembih gelirdi. Vahiy inmezse Allah’ın emrinin içtihada uygun olduğu, içtihadında isabet ettiği anlaşılırdı.”
Mevdûdî’ nin söyledikleri nerede, bu izahat nerede! Üstad Mevdûdî, peygamberlerin nefis şerrinden mahfuz olmadıklarını açıkça söylüyor. Davud -aleyhisselâm- hata etmiş; Yunus -aleyhisselâm- peygamberlik vazifesinde kusur etmiş; Musa -aleyhisselâm- aceleci imiş; Âdem -aleyhisselâm- hırsına kapılarak ma’siyet çukuruna düşmüş!..
Telifatında ve yazılarında buna benzer saçmalar çoktur.
Sonra peygamberlerin insan olup ilâh olmadıklarını anlatmak için “Yemek yemeleri, sokaklarda yürümeleri yetmez mi? Onlara ecel ve ölüm gelmiyor mu? Diri olup ölmeyen yalnız Allah Teâlâ’ dır. Ne demek, yiyip içmeleri, ölmeleri ve buna benzer hâlleri insanlık sıfatlarından değil midir? Bu onlann insan olup ilâh olmadıklarını göstermiyor mu?” diyor.
Acaba Mevdûdî peygamberlerin insan olduğunu anlatmak için günah işlemelerine, asî olmalarına, zelle ve kusur yapmalanna muhtaç mı oluyor? Bu saptıncı, çarpık fikir ne oluyor?..
Mevdûdî “Cemaatin ve Vazifelerinin Aynası” adlı kitapta şöyle diyor: “Dinden hakikî maksat yararlı bir hükümettir.”
Yine orada sarahaten şunu söylüyor: “Bu maksattan gafil kaldıktan sonra Allah’ın rızasına ulaştıracak hiçbir amel kalmaz.” Yine orada “Bu maksadın husulü içtimaî bir kuvvete bağlıdır. Bu kuvveti ihlâl eden kişi büyük bir suç irtikap etmiş olur ki, bu suçu Allah’ın birliğini ikrarla namaz kılmakla yok edemez…” diyor.
Bu mevzuun etrafında muhtelif üslûplarla öyle dırldayıp duruyor ki, dinden maksat hükümet nizamından ibaret olan şu siyasî işler olduğunda tevile imkân bırakmıyor. Bunlar olmazsa hçbir namaz, oruç, ibadet ve tevhid kabul etmiyor.
Sanırım onun sözlerinden ilk intibaha gelen üstad Abdülmacid Deryâbâdî oldu. Ve maruf mecmuası “Sıdkı Cedid”de ona reddiye yazdı.
İslâm cemaatinin yalnız bu esas kaideleri insanların gözlerini açmağa, Mevdûdî ile onun fikirleri hakkında basiretlerini aydınlatmağa kâfidir. Lâkin son derece üzülerek söyleyeyim ki bir şeyi sevmek insanı körleştiriyor, sağırlaştınyor.
“Zira gözler kör olmaz, lâkin göğüslerindeki kalpler kör olur.” Sâdekallahülazîm!
Mevdûdî İslâm’ın üzerlerine kurulduğu ibadetler hususunda tefrita kaçtığı gibi hükümet kurmakta da tefrita kaçtı. Böyle bir şeye “dini yenilemek, dini ihya etmek” denir mi? Bu yenilemek midir, dini yıkmak mıdır? Bu dini ihya mıdır, yoksa dini öldürmek midir?
İnsaf edip yolundan sapmayana Allah rahmet buyursun.
MEVDÛDÎ’NİN DECCAL HAKKINDAKİ İTİKADI VE HAZRET-İ PEYGAMBERİ HADİSLERİNDE YANILMAKLA İTHAMI
Mevdûdî şöyle diyor: “Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Deccâl’in kendi zamanında yahut ona yakın bir zamanda çıkacağını zannediyordu. Ama bu zannı üzerinden 1350 senelik uzun asırlar geçtiği hâlde Deccâl çıkmamıştır. Binaenaleyh Peygamberin zannı doğru olmadığı subut bulmuştur.” (Resâil Mesâil, sayfa 57. basım Hicrî 1351.)
Sonra 1354 Hicrî yılında basılan ikinci baskıda “Peygamberin zannı vaktinden önceydi” cümlesini ziyade etmiş; 1362’de basılan üçüncü baskısında da: “1357 sene geçmiş, ama Deccâl çıkmamıştır. Hakikat işte budur!” ibaresini ilâve etmiştir. Kitabının 55’inci sayfasında da şunları yazıyor: “Peygamberin -sallallahu aleyhi ve sellem- hadisleri arasında Deccâl hakkında rivayet edilen her hadisin onun bir düşüncesi ve kıyası olduğu sübut bulmuştur. Bir defa Deccâl’in Horasan’dan zuhur edeceğini başka bir defa İsfahan’ dan, bir defa da Şam’la Irak arasından çıkacağını sanmış, kimi onun Medine’deki İbn-i Sayyâd olabileceğini zannetmiş, bir defa da Filistinî’nin rivayeti veçhile Filistinli bir rahiptir demiştir.” Temîmidârî’de (Yâni Sahih-i Müslim’de.)
Tenkit ve Muaheze:
Evvelâ bu sözü, Deccâl’in çıkacağını açık açık inkârdır, hâlbuki Deccâl’in çıkacağı inancı kat’iyet ve yakın derecesine varan mütevatir hadislerle sabittir.
İkinci olarak: Bu söz Peygamberin -sallallahu aleyhi ve sellem- bu hususta hata ettiğini “Geçmiş asırlar tarihi bu zan ve tahmini yalanlamıştır” demek suretiyle açıkça iddiadır.
Üçüncü olarak: Mesih Deccâl’in çıkacağı inancı mesih bin Meryem -aleyhisselâm-‘in gökten inişi gibi kat’î bir akidedir. Hatta her semavî dinde kat’î olarak rivayet edilegelmiş kat’î bir inançtır.
Buhârî’nin Sahîh’inde Abdullah bin Ömer’e mevkuf olarak birkaç yerde tahric ettiği bir hadiste: “Allah’a hamd u senada bulundu, sonra Mesih Deccâl’ den bahsetti. Onun hakkında uzun söz etti ve ‘Allah hiçbir peygamber göndermemiştir ki ümmetine uyanda bulunmasın. Hazret-i Nuh ve ondan sonra gelen peygamberler, Deccâl hakkında uyanda bulunmuşlardır. O sizin aranızda zuhur edecektir. Eğer onun hâlini bilmezseniz, Rabbinizin tek gözlü olmadığını bilirsiniz. Deccâl’in sağ gözü kördür, gözü salkımdan uğramış üzüm tanesi gibidir, ilâ âhire…’ buyurdu” deniyor.
Her peygamberin dilinden her dinde rivayet edilegelen şu şaşılacak tevatüre bak! 124 bin peygamberin dilinden bildirilen kat’î bir akide! Her peygamber kavmini ondan uyanyor. Sonra peygamberlerin sonuncusu -sallallahu aleyhi ve sellem- Deccâl’in fitnesinden hayatı boyunca fiilî hadislerle Allah’a sığınıyor; kavlî hadisleriyle ashabına ondan Allah’a sığınmalanm emrediyor, nihayet Deccâl’in çıkması kıyamet alâmetlerinden olmak üzere tevatüren sübut buluyor!.. Acaba akıllarda bundan daha kuvvetli kat’iyet tasavvur olunabilir mi?
Bu dinî hakikatler karşısında bir de Mevdûdf nin sözünü düşün!..
Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-vazifesinden şüphe ediyormuş! Yaptığı yalanını da mülâhaza et! Resûlullahın -sallallahu aleyhi ve sellem- zannı doğru değilmiş!..
Dördüncü olarak: Mesih Deccâl’in çıkması, Peygamberin -sallalalhu aleyhi ve sellem- haber verdiği kıyamet alâmetlerindendir. Kıyamet nasıl kat’î ise bu akide dahi mütevatir olduğu için kat’îdir. “Uzun asırlar geçti, ama Deccâl çıkmadı” iddiası birinin kalkıp da “Nâslarda kıyametin yakın olduğu haber verilmesini tarih yalanlamıştır, çünkü asırlar geçmiş; ama kıyamet kopmamıştır” demesine benzer. Bununla onu hiçbir farkı yoktur.
“Ağızlarından söz olarak çıkan şey pek büyüktür. Yalandan başka bir şey söylemezler.”
Beşinci olarak: Deccâl’in çıkacağı yer hakkındaki ihtilâf cevherî bir şey değildir. Bu rivayetler arasındaki kad-i müşterek Mesih-i Deccâl’in çıkmasıdır. İster Horasan’da, ister İsfahan’da çıksın! Kaldı ki Horasan’la İsfahan aynı yerdir. Sonra Deccâl’ in memleketlerde dolaşması olacaktır. Binaenaleyh Şam’da veya Irak’ta yahut ikisinin arasında veya Mekke’de zuhur etmesi birbirine zıt veya çelişkili değildir. Bu gibi şeylerde ancak hadiste ve onun ifadesinde basireti olmayanlar şüphe eder.
Bu mukaddimenin sonuna büyük ulemnın ve din ululanm Mevdûdî ile cemaati ve tüzüğü hakkında l Ağustos 1951’de Delhi’deki “Cerniyet-i Ulema”nın yazıhanesinde aldıklan karan dere ediyoruz.
Din ulemasının büyükleri bu karan ittifakla alırken, içlerinde Deyubent’te Dâru’1-ulûm hocalarının reisi Şeyhülislâm Seyyid Hüseyin Ahmed el-Medenî,
Hindistan Başmüftüsü Muhakkik Şeyh Muhammed Kifayetullah Dihlevî, Deyubent Dâru’1-ulûm Müdürü Hakimu’l-İslâm Şeyh el-Kârî Muhammed Tayyip ed-Deyubendî, Sehar nufurda Mazahiru’1-ulûm Müdürü Muhaddis Mevlânâ Şeyh Abdüllâtif, “Evcezû’l-Mesâlik Şerhun Muvatta’ Limhalik” adlı eserin sahibi, asrımızın bereketi Şeyhü’l-Hadis Muhammed Zekeriyâ el-Kandolovî es-Sıddıkî, Hindistan’ın hatibi Cemiyet-i Ulema sekreteri Şeyh Ahmed Saîd, Mazahiru’l-ulhum Müftüsü Şeyh Saîd Ahmed vesair ilim ve fetva merkezi zevatta vardı.
Bu büyükler mezkur beldelerin ilim, fıkıh, din ve takva yönünden göz bebeği güzidelerdi. Fetva mercii bunlardı.
Kararın tercüme edilen nâssı şudur:
“Mevdûdî’nin ve Cemaat-i İslâmiye namındaki hizbinin eserlerini okumak, halkı din imamlarına tâbi olmak veya alâkayı kesmek hususunda serbest bırakmaktadır, bu da ammeyi helak ile tamamen delâlete sevk eden Müslümanların Ashab-ı Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- ve Selef-i Sâlihîn ile alâkalarının azalmasına sebep olan şeylerdendir. Gerçekten, onun tahkikatının ve yanlış düşüncelerini birçoğunu halk benimsediği takdirde bunlar yeni bir fıkhın doğmasına, dinde modanın, İslâm’da ilm-i yakına karşı bid’atin zuhuruna vesile olacaktır, bu ise dinen son derece zararlıdır.
İmdi bizler sarahaten deriz ki: Bu gibi şeyleri ihtiva eden her hareket hatadır; Müslümanlara zarar verir.
Biz bu cemaatten ve bu hareketten beri olduğumuzu ilân ederiz.”
Ulema bu karara son derece müsamaha içinde ittifak etmiş; Mevdûdî’yi muaheze hususunda şiddet göstermemişlerdir. Umum halk onlara meyletmekten sakınsın diye kararı gazetelerde ilân ettiler.
Bu kararı 26 sene evvel Mevdûdî ilk meydana çıktığı zaman almışlardı. O zaman henüz bilahare meydana çıkan Sahabe ve Tabiîn’e dil uzatma hususundaki serkeşliği zuhur etmemişti, kaleminden şu senelerde görülen ve bazılarını arz etmiş bulunduğumuz şeyler henüz çıkmamıştı. O zaman tefsir sahibi değildi. “Dini Yenileme”, “Hilâfet ve Mülkiyet” gibi bitirimleri ihtiva eden şeylerin sahibi değildi. O zevat bizim gördüklerimizi görseler, bizim karşımıza çıkanlar onların da karşısına çıksa elbette Mevdûdî ile cemaati hakkındaki nükümleri bundan daha şiddetli olurdu. Ama bu büyük zevat basiretleri ile tehlikeyi sezdiler de sulehâ bu ehl-i takvanın yaptıkları gibi millete korunmalarını, ondan uzaklaşmalarını nisahat ettiler.
Bunların bir ikisi müstesna hepsi Allah’ın rahmetine intikal etmişlerdir.
Birkaç ay önce Hindistan’daki fetvalar merkezi ve Deyubent’teki Dâru’1-ulûm Müftülük Riyaseti, Mevdûdî ile cemaati hakında bir fetva çıkardı.
Fetvanın tercüme edilen nâssı şudur:
“Müslümanların Cemaat-i İslâmiye’den sakınmaları vaciptir. Bu cemaate iştirak etmek öldürücü bir zehirdir. Müslümanların vazifesi, delâlete düşmemeleri için halkı bu cemaate iştirakten menetmektir. Bu cemaatin zararı, faydasından çoktur. Binaenaleyh ona iştirak etmek şer’an helâl değildir.
Onu teyit ile yayılmasına yardımda bulunan herkes günahkâr olur. Sevap kazanacağı yerde günah ve ma’siyete davet etmiş olur. O cemaatten bir mescitte imam bulunan kimsenin arkasında namaz kılmak mekruhtur.”
Mevdûdî’nin elimizdeki mevcut kitapları mutlak müçtehid edasıyla yazılmıştır. Âyet-i Kerimelere kafadan mânalar verilişi, salâhiyetli hiçbir müfessirden delil getirmeyişi, dört hak mezhepten birine göre yazılmayışı Mevdûdî’nin MEZHEPSİZ oluşunu gösteren apacık ve kat’i delillerdir.
Şimdi Mevdûdî’nin HİLAFET VE SALTANAT isimli mezhebsizlik zehiriyle dolu kitabına bir göz atalım:
1- Kitabın çeşitli yerlerinde “İslâm nazariyesi” tabirini kullanmaktadır. Halbuki İslâmda nazariye yok, edillei şer’iyye vardır.
2- Bir İslâm memleketinde, müslüman olmayanların iman edenlere verilmiş bulunan bütün medenî haklardan aynı şekilde istifade imkânına sahip bulunduğunu iddia etmekte S.58.
Halbuki bir gayri müslim, müslüman bir kadınla evlenemediği gibi seçme ve seçilme hakkına da sahip olamaz. Mevdûdî’nin savunduğu demokratik rejimlerdedir.
3- “Benim nazarımda bütün insanlar eşittir.” Demekte ve “Bizden olsun olmasın” diye de bir ilâve yapmakta. S.68
Halbuki insanlar ancak insan olarak eşittir. Fakat bir müslümanla bir kâfir eşit değildir. Müslümana namaz kılması icbar edildiği halde kâfire icbar edilemez.
4- “Ancak mü’minler kardeştir.” Âyet-i kerimesine istinaden bütün vatandaşların eşit olduğu hükmünü çıkarmakta S. 69-70.
5- S. 89’da Kâinatın Efendisinin kendisinden sonra bir şahsın yerine geçmesi hususunda işaret buyurmadığını iddia ederken hemen S. 90’da Hazret-i Ömer ile Hazreti Ebu Bekir’i hilafete tensip buyurduğunu yani hilafet derdine düşdüklerini söyleyerek açıkca bir iftira atmaktadır.
6- Eshâb-ı Kirâm’dan Sa’ad bin Ubade Radiyallahü Anh’a, farklı ictihadını kabilecilik taassubu olarak vasıflandırmaktadır. S. 112.
Halbuki dört halifenin sünneti, Resulullahın sünneti olduğu hadis-i şerifle sabitken son iki halifenin nümune teşkil etmediği intibaını çıkarmak suretiyle mezkûr Hadis-i şerifi tekzip etmektedir.
8- Hazret-i Osman Radiyallahü Anh’ın Hülefa-i Raşidinin tesis ettiği hükûmet nizamının aydınlattığı meşaleyi de söndürdüğünü iddia ederek köpek dilini göstermektedir. S. 117.
9- Hulefa-i Raşidinin doğru yolu gösterdiklerini fakat gitmedikleri intibaını vermek için, “Bu zevat-i kirama hülefa-i raşide-doğru yolda giden halifeler- demekten ziyade, Hülefa-i Mürşide- Doğru yolu gösteren halifeler- demenin daha doğru olduğunu söyleyebiliriz.” diyebilmektedir. S. 122.
10- Dinî mevzularda ince değil, çok ince düşünmenin gerektiğine ehemmiyet vermiyerek “Her şeyin üzerinde bu kadar ince düşünürsek o takdirde İslâm tarihinin %90’nını bir tarafa bırakmamız icap eder.” demektedir. S.129.
Halbuki yanlış bir hâdise anlatmamak için tarihin %100’ünü bıraksak dinimizde noksanlık mı meydana gelir?
11- Benî Ümeyye, yani Hazret-i Osman sülâlesinin memleket idaresinde söz sahibi olmasının kabiliyet ve işbirlikte izahının mümkün olamıyacağını, yani iltimasla getirildiğini iddia etmektedir. S. 130.
12- Hazret-i Osman’ın İslâmın ne olduğunu hâşâ bilmediğini isbat için “İslâm sadece memleket fethetmenin işi demek değildir.” diyebilmekte S. 133.
13- Eshâb-ı Kirâmdan baba ile oğulun Medine’ye getirilişine kızarak getirilmesini isteyen Resûlullah’a diş biliyor veya Hazret-i Osman’ın yalan söylediği intibaını vermek için “Hazreti Osman şöyle bir mesele ortaya attı: Resulüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) “bir müddet sonra onların Medine’ye dönmelerine izin vereceğim” dediğini duymuştum.” şeklinde rivayet edebilmekte S. 134.
Hadis-i şerife istinaden getirdi demiyor da şöyle bir mesele ortaya attı, demekle Hazreti Osman’ı töhmet altında bırakmak istiyor mezhepsiz.
14- İbn-i Teymiyye’den bile nakiller yapmakta S. 135.
15- “Hazreti Osman’ın siyaseti hatalı idi.” demekte S. 141
16- Hazret-i Ali, Hazret-i Osman’ın temiz olduğunu isbatladı, demiyor da, “Hazreti Osman’ı temize çıkardı,” demek suretiyle hem Hazret-i Osman’ın suçlu olduğu, hem de Hazret-i Ali’nin bir nevi iltimas ettiği intibaını vermeye çalışıyor. S. 146.
17- S. 148’de “Hadiseler büyüyünce Hazret-i Osman bile hadiselerin bu şekilde gelişeceğini hesaplıyamamıştı.” Demek suretiyle güya Hazret-i Osman’ın ferasetsizliğini ortaya koymaya çalışmaktadır. Hadiselerin o şekilde tecelli etmesi takdir-i ilâhidir. Peygamber aleyhisselâmın Taif’te mübarek ayaklarının kan içinde kalmasını hesaplıyamamış mıydı? Mezhepsiz aklının ermediği işlere karışmasan olmaz mı?
18- İslâmın emrettiği seçim şeklinin modern olmadığını veya modern seçim sisteminin islâmın koyduğu seçim sisteminden üstün olduğunu, dolayısıyle Hazret-i Ali’ye haksızlık yapıldığını belirtmek için “Bugünkü modern usullerle bir seçim yapılmış olsaydı Hazreti Ali kazanacaktı.” demekte S. 151
19- Hazret-i Sa’ad İbni Ubade gibi biat etmeyen bazı eshâb-ı kirâm için “Onlar islâm nizamını iyi düşünselerdi, biat etmelerinin zaruri olduğunu anlamış olacaklardı.” demek suretiyle (S. 152) farklı içtihadlardan dolayı bazı Eshâb-ı kiramı islâmı iyi iyi düşünmemek gibi bir ithamda bulunmaktadır. S. 153’de ise “Yeni halifeye bu zevat inanmıyorlar, veya inanmak istemiyorlardı, yahutta böyle hareket etmekle hususi bir maksatları vardı.” diyor. Ağzını topla Mevdûdî!
20- Mezhepsiz herif farklı içtihadlarından dolayı Eshâb-ı kirâma bakın nasıl yükleniyor: “Biat etmeyenlerin hareket tarzı, ümmeti hilâfet nizamından ziyade padişahlık tarafına yöneltmekten başka bir mânâ ifade etmez.” diyor. S. 153
21- S. 160’da şartlı biatın caiz olmadığını beyan ettikten sonra S. 162’de Aşere-i mübeşşere’den iki sahabinin şartlı biat istediklerini söyleyerek cennetle müjdelenen iki sahabiye noksanlık yüklemeye çalışıyor mezhepsiz.
22- S. 164’te “Neticede Talha, Zübeyir ve diğer kan davâsı peşinde koşanlar.” diyor da Şer’i kısasın yapılmasını isteyenler demiyor. Aşere-i mübeşşereden bu iki zata “kan davâsı peşinde koşanlar” şeklinde suçlamaya çalışıyor alçak herif.
23- S. 167’de Hazret-i Ali’nin karşı taraftakilerin şehitlerine de hürmet gösterdiğini ve mallarını da ganimet saymadığını rivayet ettiği halde mezhepsizliğinden dolayı karşı tarafa hücum etmekten kendini alamıyor.
DR. İhsan Şenocak'tan genç evlilik değerlendirmesi: Laik sistem, dinimizin gerekliliklerine tahammül edemiyor
Fıkıh Doktoru İhsan Şenocak, kendi rızaları ve ailelerinin onayıyla 'resmi ve dini nikahları' da kıyılarak 'aile' olan genç evlilerin mağduriyetine yönelik açıklamalarda bulundu. Dr. Şenocak, kamuoyunu 'Tecavüzcüler serbest bırakılmasın.' diyerek yanıltmaya çalışan sözde kadın savunucularına, "Meşru yollarla evlenen insanları 'tecavüzcü' ilan etmek zulümdür." diyerek seslendi.
Fıkıh Doktoru İhsan Şenocak, genç evlilik mağduriyetine ilişkin yeniakit.com.tr'ye açıklamalarda bulundu. "Genç evlilik mağduriyetinin bir an önce düzeltilmesi hukuki, vicdani ve ahlaki bir vazifedir." diyen Dr. Şenocak, "Bu düzeltme onlara bir lütuf değil, kanunla ellerinden alınan bir hakkın teslimi olacaktır." ifadelerini kullandı.
'Genç evlilikler İslam'a göre meşru'
Dr. Şenocak, "İslam'a göre bu mağduriyeti yaşayan gençlerin nikahı makbul ve meşrudur." dedi. Yetkililere seslenen Dr. Şenocak, "Genç evlilik mağduriyetinin bir an önce düzeltilmesi hukuki, vicdani ve ahlaki bir vazifedir. Bu düzeltme onlara bir lütuf değil, kanunla ellerinden alınan bir hakkın teslimi olacaktır." diye konuştu
'Burada esas zulüm kadınlara yapılıyor'
Genç evlilik mağdurlarının kendi gönül rızaları ile aile kurduklarına dikkat çeken Dr. Şenocak, "Bu gençler kendi iradeleri ile nikahlarını akdettiler. Velileri de buna razı oldu. Hatta insanlar da düğün merasimine katılarak bu evliliğe şahit oldu. Bu durumda birisini hapse atarak ona tecavüzcü muamelesi yapmak zulümden başka bir şey değildir. Bu sadece genç yaşta evlenene değil aynı zamanda kadına, çocuğa ve her iki tarafın ailesine bir zulümdür." ifadelerini kullandı.
'Laik sistem İslam'a tahammül edemiyor'
İslam'ın diğer dinlerdeki Aile Hukuku'na müdahale etmediğini belirten Dr. Şernocak, "İslam diğer dinlerin aile hukukuna karışmamıştır. Tarihteki İslam Devletleri zimmilere İslam Hukuku'na göre evlenme noktasında bir baskı yapmamıştır. Osmanlı İslam Devleti de Hristiyan ya da Yahudileri İslam’a göre nikah kıyma noktasında zorlamamıştır. Ne var ki dinin devlete müdahil olmadığını söyleyen laikler İslam'a tahammül edemiyor.' şeklinde konuştu.
Dr. Şenocak sözlerine şöyle devam etti:
"İslam'ın hükümlerine müdahale ediyorlar"
"Osmanlı’da zimmiler kendi dinlerinin gerekliliklerine göre yaşadı. Laiklik, İslam'ı “baskıcı” göstererek dayatmacı anlayışını perdelemek istedi. İslam ise kişi hangi dine mensup olursa olsun onun aile hukukuna, inanç sistemine müdahale etmiyor. Sultan Fatih Hristiyanlara, Hz. İsa’ya ilah diyerek 'şirk'e batmış olmalarına rağmen karışmadı. Kiliseleri kapatıp, Hristiyan tebaya 'Eğer ibadet etmek istiyorsanız cami burada' demedi. Peki laiklik neden İslam'a göre evlenme ve inançlarına göre yaşama noktasında Müslümanlara müdahale ediyor? Neden Laiklik dünyada sadece İslamiyet'e hak vermeyecek şekilde uygulanıyor? Din ve devletin ayrı olduğu bir memlekette niçin devlet dine müdahil oluyor? Bütün dinlere hoşgörülü olduklarını söylen güçlerde İslam'a ve İslam Hukuku'na karşı bir tahammülsüzlük olduğunu görüyoruz."
'Mağduriyet bir an önce giderilerek helallik alınmalı'
"Genç evlilik mağduriyetinin bir an önce düzeltilmesi hukuki, vicdani ve ahlaki bir vazifedir. Bu düzeltme onlara bir lütuf değil. Bu uygulamadan dolayı onlardan hak helalliği talep edilmeli ve özür dilenilmelidir."
Konuya başlamadan önce şunu belirtmekte fayda vardır: İslam Mezhepleri Tarihi kaynaklarında, Şia’yı ifade etmek için Rafızîlik, Sünniliği ifade için ise Ehl-i Sünnet tabirleri kullanılır. Bu nedenle, Şiilerin“Aslında burada Şia’dan değil Rafızîlerden bahsediliyor”türünden savunmaları değersizdir. Aşağıda bazı İslam alimlerinin görüş ve fetvalarına özet olarak yer verilmiştir.
İmam Buhari’nin görüşü
Kur’an-ı Kerim’den sonra en sağlam İslam kaynağı olan Sahih-i Buhari’nin sahibi İmam Buhari, Şia hakkında “Namazımı Şiiler ya da Hıristiyan ve Yahudiler arkasında kılmakta fark görmüyorum. Onlara selam verilmez. Hastaları ziyaret edilmez. Onlarla nikâh yapılmaz. Şahitlikleri kabul edilmez ve kestikleri yenmez” demiştir.
İmam Gazali’nin görüşü
Büyük İslam âlimi İmam Gazali, İhya-ı Ulumuddin isimli eserinde, Şia’nın sahabelere dil uzattığına işaret etmiş ve “Masum İmam Teorisi”nin yanlış olduğunu hükme bağlamıştır. Ayrıca, El-Mustazhirî / fedil’ulbatıniyye isimli eserinde Şia’nın sapkın düşüncelerini reddetmiştir: “Şiiler, Ehl-i Sünnet’i küfürle itham etmeleri ve sahih hadisleri reddetmeleri sebebiyle her iki yönden de küfre düşmüşlerdir.”
İmam-ı Azam’ın görüşü
Hak mezheplerden Hanefi mezhebinin kurucusu Ebu Hanife Hazretleri, Şia hakkında şu fetvayı vermektedir: “Şia akidesinin aslı (amacı) sahabeleri sapık olarak göstermektir.” “Hz. Hatice’den sonra âlemlerin en faziletli kadını Hz. Aişe’dir Kendisi tertemizdir ve (Peygamber eşine zina yakıştırması yapan) Şiilerin yaptığı iftiralardan beridir.”
İmam Malik’in görüşü
Hak mezheplerden Maliki mezhebinin kurucusu İmam-ı Malik Hazretleri, “Muhammed, Allah’ın elçisidir ve onunla birlikte olanlar da kâfirlere karşı zorlu, kendi aralarında ise merhametlidirler…” mealindeki Fetih Suresi’nin 29. ayetinden, “sahabeye düşmanlık eden kişilerin kâfir olacağı” hükmünü çıkarmıştır. İmam Malik, “Çünkü sahabeler kâfirlere nefret verirler. Kim sahabeye düşmanlık ederse bu ayete binaen kâfir olur.” demektedir.
İmam Malik’e Şia hakkında sorulduğunda şöyle cevap vermiştir: “Ne onlarla konuş, ne de onlardan (hadis) naklet; şüphesiz onlar yalancıdırlar.”
İmam Hanbel’in görüşü
Hak mezheplerden Hanbeli mezhebinin kurucusu Ahmed bin Hanbel Hazretleri, Şia hakkındaki fetvaları doğrular nitelikte şunları ifade etmiştir: “Müslümanları kendi yollarına davet eden Şiilere selam verilmez ve cenaze namazları kılınmaz.”
Ahmed bin Hanbel, Malik bin Enes’ten “Nebi’nin (sav) ashabına sövenin İslam’dan hiçbir payı ve nasibi yoktur” rivayetinde bulunmuştur
İmam Şafii’nin görüşü
Hak mezheplerden Şafi mezhebinin kurucusu İmam Şafii, Şiiler hakkında “Saptırıcıların en şerlileri” tanımlaması yapmıştır: “Eğer Şiilerin adamlarını köle olarak almak ya da evimi tamamen altınla doldurmalarını isteseydim, onlar için Ali (r.a) adına yalanlar uydururdum. Fakat ben Allah adına yemin ederim ki, O’nun adına hiç yalan uydurmadım. Sizi nefislerine uymuş saptırıcılardan sakındırırım. Onların en şerlileri de Şiilerdir.”
İmam Şafii’nin Şia hakkında şunları demiştir:
“Ben Rafızîlerden (Şiilerden) daha çok yalancı şahitlik edeni görmedim.”
“Şia dışında herkesten ilim (alıp) nakledebilirsin; çünkü onlar hadis uydurup bunu dinlerinden kabul ederler.”
Abdülkadir-i Geylani’nin görüşü
Tasavvuf büyüğü Gavs-ı Azam Seyyid Abdülkadir-i Geylani Hazretleri, Şia’nın İslam inancına aykırılığı ve imamet teorisinin asılsızlığı hususunda şu noktalara dikkat çekmiştir:
“Muhammed (sav) ümmeti, başka peygamberlerin ümmetlerinden daha üstündür. Bu ümmetin üstünü, O’na iman ederek mübarek yüzünü görmekle şereflenen Sahabe-i Kiramdır. Sahabelerin en üstünü Hudeybiye’de Resulullah’a biat eden 1.400 kişidir. Bunların en üstünü Bedir Muharebesi’nde bulunan 313 kahramandır. Bunların üstünü, ilk Müslüman olan 40 kişidir ki, 40.sı Hazret-i Ömer’dir. Bunların üstünü Aşere-i Mübeşşere, yani hayatta iken cennetle ismen müjdelenen 10 kişidir. Bunların üstünü Hulefa-i Raşidin yani 4 halife olup, bunların da üstünü sırasıyla Hz. Ebu Bekir, sonra Hz. Ömer, sonra Hz. Osman, sonra da Hz. Ali’dir. Sahabe Resulullah’ın “Ashabıma imam ol” diye ferman ederek (kendisinden sonra namazları kıldırması için) tayin ettiği Ebu Bekir’i azletmekten Allah’a sığınmıştır. Buna rağmen Hz. Ebu Bekir, ayağa kalkıp üç defa “Beni halife kabul etmekten vazgeçeniniz var mı?” diye sormuş, Hz. Ali ayağa kalkıp “Resulullah seni hepimizin önüne geçirdi. Kim seni geriye çekebilir?” şeklinde cevap vermiştir.
Abdülkadir-i Geylani Hazretleri “Gunyet’üt-Talibin” isimli şaheserinde, Şiilerin lanet ettiği sahabelerin üstünlüklerini ifade eden hadisleri uzun uzadıya işlemiş, Şia akidesinin temelsizliğini ortaya koymuş ve Şiilerin iddialarına kesinlikle katılmadığını beyan etmiştir.
İmam-ı Rabbani’nin görüşü
İslam tasavvufunun kilometre taşı İmam-ı Rabbani Hazretleri, Türkçe’ye “Hak Sözün Vesikaları” olarak tercüme edilen “Redd-i Revafıd” isimli eserinde, Şia hakkında şunları kaydetmektedir: “Hz. Ali, Hz. Ebu Bekir’in halifeliğini seve seve kabul etmişti. Bunu herkes iyi bildiği için, Şiiler “İstemeyerek kabul etti” demekten başka söz bulamadılar. Hz. Ebu Bekir, halifeliğe layık olmasaydı, Hz. Ali onu istemez, “Benim hakkımdır” derdi. Nitekim Hz. Muaviye’nin halife olmasını kabul etmedi; kendisi halife olmak için uğraştı.”
İslam Tasavvufunun en önemli eserlerinden Mektubat-ı Rabbani isimli eserinde İmam-ı Rabbani, Şia hakkında şu hususları kaydetmektedir: “Resulullah Efendimiz, beyan buyurduğu fırka-i naciyeyi “Onlar, ben ve ashabımın üzerinde bulunduğumuz hal üzerinde olanlardır” diye tarif etmiştir. Resulullah Efendimiz böylece “Benim yolum ashabımın gittiği yoldur. Kurtuluş yolu, onların yoluna tabi olmaya bağlıdır” demektedir. Resulullah Efendimize tabi olmak iddiası, ashabının yoluna tabi olmaksızın boş bir iddiadır. Hiç şüphe yoktur ki, Peygamber Efendimizin ashabının yoluna devamlı gidenler, Ehl-i Sünnet ve’l Cemaattir. Allah bunların sayini meşkûr eylesin. İşte, fırka-i naciye bunlardır. Şia ve Hariciler gibi, Resulullah Efendimizin ashabına lanet edenler, onların yoluna tabi olmaktan elbette mahrumdur.
Abdülkadir El-Bağdadi’nin görüşü
Mezhepler Tarihi alanında günümüze kadar otoritesini koruyan ve “El-Fark Beyn’el Fırak (Mezhepler Arasındaki Farklar)” kitabının yazarı Abdülkadir El-Bağdadi, Şia hakkında çarpıcı bir tespitte bulunmaktadır: “Küfrün herhangi bir çeşidini duymayalım veya görmeyelim ki, illa o küfrün bir çeşidi Rafızî (Şia) mezhebinde bulunmasın… (Bu nedenle) Şiileri tekfir etmek (küfre girdiklerine hükmetmek) vaciptir.” Bağdadi burada Şiiliğin karma bir din olduğunu açık olarak ifade etmiştir.
Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevi’nin görüşü
Sayıları milyonu aşan talebeleri arasında Sultan II. Abdülhamid’in de bulunduğu tasavvuf yolunun büyüklerinden Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevi, Şia’yı sapkın mezhepler arasında saymıştır. Gümüşhanevi Hazretleri, “Ehl-i Sünnet İtikadı” isimli eserinde “Şiilerin tekfiri vaciptir’’ (Şiilerin kafir olarak tanımlanmaları zorunludur) demektedir.
Gümüşhanevi Hazretleri söz konusu kitabında, “Hz. Ömer ve Hz. Ebu Bekir’e küfredip lanetlemeleri, ölülerin tekrar dünyaya döneceğine inanmaları, Cebrail vahyi Hz. Ali’ye getireceğine yanlışlıkla Hz. Muhammed’e getirmiştir demeleri ve 12 imam inancı”nedeniyle Şiiliği sapkın olarak saydığı mezhepler arasına almıştır.
Diğer bazı alimlerinin görüşleri
Endülüs’te vezirlik yapan, hadis ve fıkıh otoritelerinden İbn-i Hazm, Şia hakkında şöyle demiştir: “Hıristiyanlar gibi ‘Kur’an değiştirilmiştir’ diyen Şiiler aslen Müslüman değildir. Küfür ve yalan konusunda Yahudi ve Hıristiyanları takip ederler.”
Muhammed Ali Eş-Şevkani: “Şiilerin ve davetlerinin aslı, dindar insanları aldatmak ve Müslümanların şeriatına muhalefet etmektir. Bu kişiler, bu temiz şeriatı reddetmek ve ona muhalefet etmek isteyince, onu taşıyanların şahsiyetlerine dil uzattılar. Çünkü şeriata ulaştıracak yol ancak onlardan geçer. Şeytani vesilelerle ve lanetlik bahanelerle aklı zayıf olanları yanılttılar. Onlar hayırlı halifelere küfredip lanet ederler.”
Muhammed bin Yusuf, Şia hakkında “Şiileri ancak dinsiz kimseler olarak görüyorum.” demiştir.
İmam Beyhaki de Hz. Ali’den şu rivayeti nakletmiştir: Allah Resulü’nün “Ümmetimden bazı kimseler meydana çıkacak, ashabımı kötüleyeceklerdir. Bunlar, Müslümanlıktan ayrılacaklardır” buyurduğunu işittim.
Hicri yetmişli yıllardan günümüze kadar fıkıh âlimleri, Şia’nın İslam’ın dışı olduğu ve müşrike Şii kadınlarıyla evlenmenin haram olduğu hususunda ittifak etmişlerdir.
Şiilerle ilgili, “İlim ve İman Ehlinin İcmasına Göre Şia Mecus Dinidir” (İlim ve irfan ehlinin genel kanaatine göre, Şiilik Mecusiliğin devamıdır) gibi müstakil kitaplar bulunmaktadır.
Yemen Yahudisi İbn Sebe’nin kurduğu Şia, Kur’an tasavvuru dahil daha pek çok mevzuda Ümmet’ten farklı düşünür. Kur’an-ı Kerime ta’n eder. Nitekim Şiiler, her dönemde Kur’an-ı Hakim’in tahrif edildiği iddiasıyla kitaplar yazmıştır. فَصْلُ الْخِطَابِ فِي إثْبَاتِ تَحْرِيفِ كِتَابِ رَبِّ الْأَرْبَابِ Adlı kitabın müellifi Ayetullah Mirza Hüseyin Nurî et-Tabersî (v.1320) de açıkça Kur’an-ı Kerim’in tahrif edildiğini iddia etmiştir. Bu kitapta, her yıl Muharrem ayında Hz. Hüseyin’in şahadetinin arkasına sığınarak, Hz Ömer’in emrindeki İslam ordularının yıktığı Sasani Devleti’ne ağıt yakanların iftiralarını görürsünüz. Kur’an’a suikast yapıp, İslam’ı durdurup Rüstem’in ordularının yolunu açmak için uydurulan iftiralar… On iki asırdır bu iftiralar “Kur’an-ı biz indirdik ve biz koruyacağız” ayetine çarpıp yok oluyor.
İran Lobisi ve Yeni Şia İddiaları
İran lobisi, amel defteri Kur’an’a iftiralarla dolu olan Şia’nın yolunu açabilmek için Eski Şia (Hz. Ali’den sonra), yeni Şia diye ayrıma gidiyor, eskisi problemliydi fakat Yeni Şia’da ittihad-ı İslam’ı amaçlıyor, bu yüzden onunla anlaşılabilir diyorlar.
İran’la Kesilen İslam Rüzgarı
Yeni Şia dedikleri Humeyni’nin Şia’sıdır. Humeynî üzerinden Şia’nın yolunu açmaya çalışıyorlar. Bu defa Humeynî üzerinden hedeflerine ulaşacaklar.
İhvan-ı Müslimîn ve Türkiye’de Milli Görüş Sünnet ve Cemaat akidesi çerçevesinde büyük mesafeler katedip, devletleşme aşamasına yaklaşınca küresel güçler Humeynî’ye “İran İslam Devleti”ni kurdurarak İhvan’ın ve Türkiye Müslümanlarının rüzgarını kesti. Kabiliyetli Müslüman gençler ABD ile 35 yıldır birbirine uluyan fakat tek kurşun atmayan İran’ın “İslam Devleti” terkibine aldanıp, safına geçti. Batı’nın en büyük müttefiki, bir anda Batı ile hesaplaşan kahraman konumuna getirildi. Müslüman gençlerin “Zaferler Müjdecisi Aziz İslam Önderi”, “İslam’ın Büyük Mücahidi”, “Mustazaf halklara İslam’ın devrimci yolunu gösteren Büyük Önder” diye yad ettikleri Humeynî de Tabersî ve selefleri gibi Kur’an’ın eksik olduğunu, mevcut Kur’an’dan üç kat daha büyük bir Fatıma mushafının olduğunu iddia etmiştir.
Sahabeye Saldıran Bir Devrimci: Humeynî
Humeyni Keşful Esrar adlı kitabında sahabeye iftira eder, وَالَّذِينَ اتَّخَذُوا الْقُرْاَنَ ذَرِيعَةً لِتَحْقِيقِ نَوَايَاهُمْ اَلْفَاسِدَةِ bu sahabe dediğiniz adamlar Kur’an’ı fasid niyetlerini gerçekleştirmek için vesile yaptılar, der. Ona göre Hz. Ebubekir ve Ömer başta olmak üzere ashab (r.a.) dünyalıklar elde edebilmek için Kur’an-ı Kerim’i istismar etmiştir.
اِخْرَاجُ تِلْكَ الْاَيَاتِ مِنْ كِتَابِ اللهِ تَعَالَى اَلَّتِي كَانَتْ تَدُلُّ عَلَى خِلَافَةِ عَلِيٍّ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ قَدْ سَهُلَ عَلَيْهِمْ Sahabe için Hz. Ali’nin hilafetine delalet eden ayeti kerimeleri çok kolay bir şekilde, hiç zorlanmadan, Allah’ın kitabından çıkardılar, der. Bunu diyen kim? Humeynî… Hz. Ebu Bekir ve Ömer’in dünyalıkları için Allah Rasulü’ne(s.a.v) ihanet ettikleri, ihanetlerinin bekası için de Kur’an’dan ayet çıkardıklarını iddia eden bu adam “İslam Ümmeti’nin Yiğit Önderi” kabul edilmiştir. Başsız adamların olduğu yerde ayaklar baş olur.
Yeni Şia’nın ümmeti merkeze aldığı, Müslümanlar adına küresel güçlerle hesaplaştığı iddia ediliyor. Ne var ki Büyük Mücahid (!) Humeynî’nin Rafizi çocukları ABD ile sözlü savaşla iktifa ederken, Suriye, Irak ve Yemen’de Müslümanlara ölüm kusuyor. Tahran’da Sünnet ve Cemaat akidesine mensup müslümanlara cami açma izni vermezken Türkiye’de لَا شِيعيَّة وَلَا سُنِّيَّة وَحْدَة وَحْدَة اِسْلَامِيَّة Ne Şiiyiz, ne Sünniyiz sadece müslümanız, diyerek müslüman gençliği yanına çekiyor. Müslüman gençlerin profil resmi yaptıkları, kamplara posterini astıkları adam bu Humeynî’dir. Babasının adını Ömer, Ebu Bekir verdiği İslam gençleri ne olduğunu ve ne dediğini bilmeden sahabeyi kendi dünyalıklarına ulaşabilmek için Kur’an-ı Kerim’den Hz. Ali’nin hilafetine delalet eden Ayeti kerimeleri çıkaranlar olarak itham ettiği bu şahsı nasıl yüceltir? Allah Teala buyurmuyor mu: إِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَإِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ Kur’anı kerimi biz indirdik onu biz koruyacağız, لَا يَأْتِيهِ الْبَاطِلُ مِن بَيْنِ يَدَيْهِ وَلَا مِنْ خَلْفِهِ تَنزِيلٌ مِّنْ حَكِيمٍ حَمِيدٍ Kur’anı hakime hiçbir yerden batıl gelemez. Hiçbir surette Allah’ın kitabına batıl ulaşamaz. Onu tahrif edemez. Fakat Humeyni Keşful Esrâr’da öyle şeyler söylüyor ki bunlar asla bir müslümana ait olamaz. إنَّ تُهْمَةَ التَّحْرِيفِ الَّتِي يُوَجِّهُونَهَا اِلَى الْيَهُودِ وَالنَّصَارَى اِنَّمَا هِيَ ثَابِتَةٌ عَلَيْهِمْ Humeynî bu ibaresiyle de açıkça sahabenin Yahudi ve Hristiyanlara yönelttiği Tevrat ve İncil’i tahrif etme ameliyesinin kendileri için bizzat sabit olduğunu söyler. Yani Yahudiler Tevrat’ı, Hristiyanlar İncil’i tahrif ettiler. Bunlar da Kur’an-ı bozdular, bu onlar tarafından bir suikastır, diyor.
Yeni Şia Eskisinden Farklı mı?
Küfür cephesi, Kur’an-ı Kerîm’in en büyük iki muhafızı olan Hz. Ebû Bekir ve Hz Ömer’e Kur’an-ı Kerim‘e ihanet etme iftirasında bulunan naylon devrimci Humeynî’yi Alem-i İslam’a “Büyük Mücahid” diye pazarladı. Kur’an ve Sünnet’le girdikleri her muharebeden nihai manada mağlub ayrılan Haçlılar, Humeynî’nin ağzından Kur’an’ın tahrif edildiğini söyleyerek Müslüman gençliği hakikatinden kopardı ve bunu başardılar. Evet bu zat Hz. Ebu bekir, Ömer, Osman başta olmak üzere Kur’an-ı canlarıyla koruyan Allah Rasulü’nün(s.a.v) ashabına bu iftiraları Keşful Esrâr adlı kitabında dile getiriyor. Şimdi söyleyiniz! Eski Şia ile yeni Şia arasında bir fark var mı? Tek bir fark var. O da yeni Şia takiyyeyi daha iyi beceriyor, medyayı daha iyi kullanıyor. Daha iyi aldatabiliyor. Daha stretejik hamleler yapabiliyor. Irak’ta, Suriye’de yani güçlü olduğu bölgelerde Sünnet ve Cemaat Akidesi’ne mensub müslümanları öldürüyor ya da susturuyor; Türkiye gibi zayıf olduğu yerlerde ise ümmetçi görünüyor.
Dâru’t-Takrîb ve Mealcilik
Takî el-Kummî adındaki bir Şii 1945’te Mısır’da دَارُ تَقْرِيبِ الْمَذَاهِبِ Daru’t-takrib’i kurarak mezhepleri birbirine yaklaştıracak, Ehl-i Kıbleyi tevhid edecekti. Nedense, “Dâru’t-Takrîb Beyne’l-Mezâhibi’l-İslamîyye” adındaki bu müessese sadece Ehl-i Sünnet akidesine bağlı Müslümanların olduğu yerlerde faaliyet gösterdi. Ehl-i Sünnet’e mensub bazı alimler de bu müessede görev aldı. Daru’t-Takrîb Mısır’da çalıştı. Türkiye’de faaliyet gösterdi. Belki burada kurumsal manada çalışmadı fakat hamlelerini burada da yaptı. Mealcilik bu müessesinin bir faaliyetidir. Kur’an Müslümanlığı adı altında Sünnet ve Mezheplerden koparılan Müslümanlar önce ortada bırakılacak, ikinci aşamada ise Şia kaynaklarıyla ayetler tefsir edilerek, Müslümanlar Şia’ya çekilecekti. Bu müessesenin gönüllü mensupları Ümmet’e “Hadisi, fıkhı devreden çıkaracaksınız, doğrudan Kur’an-ı Kerime gideceksiniz.” çağrısında bulundu. Türkiye’deki İran severler bu çerçevedeki ameliyeler neticesinde İran’a dost, Ehl-i Sünnet akidesine hasım yapılmıştır.
Neden Mısır?!
Madem bunlar İttihad-ı İslam noktasında samimi ve mezhepleri de ittihada engel görüyorlar peki neden bu دَارُ تَقْرِيبِ الْمَذَاهِبِ Şiilerin yoğun olduğu Tahran’da Kum’da Nevef‘de faaliyet göstermez! Neden İran’ın şehirlerinde, Şiileri mezheplerini bırakıp Ümmet’le Kur’an’da buluşmaya çağırmaz. Niçin, “Kürsiyyü’l-İslam” olan Mısır’ı üs edinir. Ey İttihad-ı İslam terkibini dillerinden düşürmeyen Farisiler! Neden Türkiye’de bu faaliyetleri yapıyorsunuz da, İran’daki Şiilere, Ehli Sünnet’le kardeş olmaları gerektiğini, onlara ümmet olduğumuzu anlatmıyorsunuz?
Ehl-i Sünnet’in Hasımları Aynı Safta
İşte bunun için Emperyalizmin himayesindeki bugünkü Şia, dünkü Şia’dan daha tehlikeli ve daha karmaşıktır. Kur’an-ı Kerîm’in tahrif olduğunu mevzu edinen Faslu’l-Hitab’ı bir Şii geçen asırda yazmıştı. Kitab Kur’anı Kerim’in tahrif olduğunu, bazı sure ve ayetlerin ondan çıkarıldığını iddia ediyor. Ne varki müellifi Tabersî’ye, ne onun çağdaşı “Büyük(!) Kur’an Müslümanı İranlı Cemaleddin Efganî”, ne de talebesi Muhammed Abduh cevap verdi. Vermediler, vermezler de… Çünkü her ikisi de Ehl-i Sünnet’e hasım olmaları cihetiyle aynı safta duruyorlar.
İki Mushaf İddiası
Şia, Kur’an da سُورَةُ الْوَلَايَةِ Velayet Suresi olduğunu ve bu surede şöyle bir ayet bulunduğunu iddia ediyor; يَا اَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا آمِنُوا بِالنَّبِيِّ وَالْوِلِيِّ ”Ey iman edenler hem Nebiye, hem de Veliye iman ediniz”. Bu ayet de Kur’an’dan çıkarıldı diyorlar. Bir başka Şii de Kur’an-ı Kerim’in tahrifi ile alakalı yazmış olduğu eserinde diyor ki: “İki tane Kur’an vardır”. Bir tanesi عَامٌ مَعْلُومٌ Herkesçe ma’ruf ve malum olan bildiğimiz Kur’an. Diğeri de خَاصٌّ مَكْتُومٌ gizli özel olan herkesin ulaşamadığı Kur’an. Buna Fatıma mushafı diyorlar. Onlara göre bu öyle bir Mushaf ki, Kur’anın üç katı… Onun hiçbir ayeti Kur’an’ın ayetine benzemez. “Hiçbir harfi Kur’an’ın harfine benzemez” gibi ifadeler kullanarak esasında Kur’an’ın tahrifinden de öte şeyler söylemek istiyorlar. Yine Kur’an’ın tahrifi ile alakalı yazmış oldukları kitablarda “İnşirah Suresi” ile alakalı şöyle bir ayet vardı onu da çıkardılar diyorlar; وَجَعَلْنَا عَلِيًّا صِهْرك Ali’yi senin damadın yaptık. Kur’an’ı Hakim’in tahrif edildiği ile alakalı daha pek çok iftira ürettilerki onları ne bir Makale ne de bir konuşma ıstı’ab edebilir.
bu hassas konuda öncelikle şununla başlamak istiyorum biz 15 yaşında insanlar evlensin demiyoruz fakat islam’a göre evlenmek islam’a göre helaldir islam’ın izin verdiği şeyi yasaklamak İSLAM DÜŞMANLIĞIDIR BUNU MÜSLÜMAN! AK PARTİ ANLAMASI GEREKMEZMİYDİ!
İslam'a göre 15 yaşında bir kadınla bir erkek evlenebilir 15 yaşında evlenmeyi yasaklamak islam düşmanlığıdır eğer 15 yaşında evlenmek suç ise neden sadece erkek hapse atılıyor 15 yaşında evliliği yasaklamak zinaya teşvik etmektir BU ZULÜM ARTIK BİTSİN! #GençEvlilereÖzgürlük
15 yaşında çocukmuş evlenemezmiş! islam'a inanıyorsanız; bir mümin 15 yaşında reşid olur evlenebilir, savaşa katılabilir 15 yaşında uhud'da cihada katılan Semûre bin Cündeb ve Râfii'yi ne çabuk unuttunuz! Umeyr bin Ebî Vakkas 16 yaşında bedir'de savaşıp şehid olmuştur
- İslam alimlerinin kabul ettiği görüşe göre, erginlik çağının tespiti, kadınlar için âdet görmek, erkekler için de ihtilamdır. Kadın için âdetin başlangıcı dokuz yaş (erkekler için on iki yaş) civarıdır. Bu duruma girmiş kadın ve erkekler, ergin ve mükellef kabul edilir. Bu haller görülmediği takdirde, erginlik çağı on beş yaş olarak kabul edilir.(bk. Reddu’l-muhtar, 1/306-307; Cezerî, el-Fıkhu ala’l-mezahibi’l-arbaa, 1/123-127; Zuhaylî, a.g.e, 1/456).
Necmettin Erbakan Üniversitesi Temel İslam Bilimleri Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Orhan Çeker ise, “İslam evlilik için belli bir yaş koymamıştır. İnsan biyolojik olarak evliliğe elverişliyse nikahlanabilir” dedi. Çeker şöyle devam etti: “Büluğ çağı coğrafyadan coğrafyaya değişebilmekle birlikte 2 ila 3 yaş fark edebilir. Ortalama 15 yaşını bitiren bir kişi, 16 yaşından gün aldığında genç statüsünde olur artık ve evliliğe elverişlidir. Büluğ çağına eren kişi namaz kılmakla, oruç tutmakla mükellef olur. Bunun yanı sıra da nikahlanabilir, neslinin devamını sağlayabilir. İslam hukukunda evliliklerde nikah akdi diye bir ayrıntı vardır. Bunun da yaşı yoktur. Ancak yasal evlilik büluğdan sonra olmak zorundadır. Evlilikte yaş konusunu söz konusu yapanların esasında nikaha karşı çıkıyorlar. Onlara göre 50 yaşında bile nikah kıyılmamalıdır aslında. Gençler üzerinden nikaha saldırıyorlar.”
Mehmet Talu Hocaefendi de, “İslam evrensel bir din olduğu için evliliğe yaş sınırı koymamıştır” dedi. Talu, şunları kaydetti: “Sistemin getirdiği birtakım problemlere İslam’dan cevap bulmak bazen mümkün olmuyor, bulunduğu takdirde de birileri rahatsız oluyor. Dolayısıyla İslam’ın hükümlerini İslami sistem içerisinde değerlendirmek gerekiyor. Bu hususa dini prensipler açısından baktığımızda, anne babanın çocuğuna karşı 4 vazifesinden birisidir evliliğe elverişli olduğu zaman onu münasip birisiyle evlendirmek. Büluğa eren her kız ve her erkek kendi iradesiyle evlenebilir. Kuzeye doğru gittikçe daha da geciken, sıcak iklimlerde ise erken görülebilen bir durumdur büluğ. Kızlarda büluğ daha erken oluyor. İslam evrensel bir din olduğu için evliliğe yaş koymamıştır. Dünyanın her yerinde yaşanan dinimizin yaş sınırı koymamasının en büyük etkeni de coğrafi şartların biyolojik etkisindendir. Sıcak iklimlerde 14-15 yaşında hayız gören bir kız evlenebilir. Ancak soğuk iklimlerde 17’yi bile bulabilir gençlerin büluğu.”
18 yaş altı evliliğin hiçbir Batı ülkesinde cezalandırılmadığına vurgu yapan Maraşlı, şu tespitlerde bulundu: “Batı’da evlilik yaşı 18 fakat reşit yaşı, rıza yaşı diye bir ayrım var. 13-14 yaşından sonra kızlar istediği erkekle birlikte olabiliyor ve aynı evde evli gibi yaşayabiliyor, yasak değil. Almanya başta olmak üzere pek çok Batı ülkesinde 14 yaşından sonra çocuk olarak değil, genç olarak görülüyor ve rıza ile cinsel ilişki 14 yaşından sonra serbest. Yoksa Batı ülkelerinde gençleri cezaevine doldurmak zorunda kalırlardı.”
CEZALANDIRMAK ZİNAYI ARTIRIR
“Evliliğe izin verilmeyince zina artar” diyen Maraşlı, şöyle devam etti: “Evlilik yaşı ile rıza yaşının aynı olması zinaya engel olmuyor. Sadece zinaya bulaşmak istemeyen evlililiği tercih edenlere ceza oluyor. Helali tercih eden erkekler hapse gidiyor, hanım ve çocukları ise ortada kalıyor. Bu konuda kanunlar geleceğe yönelik düzenlenmeli ve geçmişe yönelik ceza alanlar bir ana önce serbest bırakılmalı ve sicillerine işlenen cinsel istismar suçu silinmeli ki, çıktıklarında çalışıp evlerini geçindirebilsinler.”
Dinen reşit olmuş kişiler evlenebilir. Dinen reşit olmak için de ergenliğe girmiş ve aklı olgunlaşmış iyi ve kötüyü ayırt edebiliyor olması alış-verişten anlıyor olması gibi şartları var dinimizin. Bu olgunluğa sahip olan kişiler evlenebilir. Onlara evliliği yasaklamak zina yollarını açmak demektir.
Hükümet genç evliliklerle mücadele ediyor, sağlık çalışanlarını ajan gibi kullanıyor peki neden liselerde yayılan zina için bir gayret göstermiyor. Madem ki 18 yaş altı cinsellik kızlar gönüllü olsa da tecavüz ya da istismar sayılıyor, neden zina yapanlar takip edilmiyor da sadece evliler ile uğraşılıyor?
Eğer hükümet 18 yaş altı kızları çocuk kabul ediyor ve onların cinsellik yaşamasını istismar kabul ediyorsa bu kızlarla birlikte olanların da peşine düşsün.
18 yaş altı cinselliğe (zinaya) engel olmak için ne yapılabilir bir bakalım.
Okullara bir doktor ve ebe gönderip 13 yaş üstü kızlara bakirelik kontrolü yapılsın ve bakire çıkmayanlar sorgulanıp kiminle ya da kimlerle birlikte olduysa tutuklansın.
Liselerin girişlerinde öğrencilerin cepleri aransın doğum kontrolü için ilaç ya da malzeme taşıyan erkekler tutuklansın.
Otellere girerken artık evlilik cüzdanı sorulmuyor, nüfus cüzdanı yeterli görülüyor. Fakat 18 yaş istismarlara engel olmak için otellere 18 yaş altı olan bir kız, bir erkekle kalmaya geldiyse otel çalışanları polis ihbar etmek zorunda olsun ve birlikte geldiği kişi cinsel istismar suçundan ceza alsın.
18 yaş altı gençlerin sosyal hesapları takip edilsin, sevgilisiyle birlikte olduğu anlaşılanların sevgilileri cinsel istismardan hapse girsin. Kızların sevgilileri ile tanışan onlarla yemeğe giden ya da sevgilileri evine kabul eden aileler de cinsel istismara destekten hapis cezası alsın. Çünkü genç evliliğe destek oldu diye hapis yatan aileler var. Kızın sevgilisini onaylayanlar da hapis cezası alsın.
Mesela 16 yaşında Aleyna Tilki diye bir çocuk şarkıcı (bence genç fakat kanunen çocuk dendiği için öyle söylüyorum) 33 yaşında bir adamla birlikteydi ve magazin sayfalarında boy boy birlikte tatil resimleri çıktı fakat kızın sevgilisi, anne ve babası, cinsel istismardan tutuklanmadı. Bu haberleri veren gazeteler istismarı destekliyor diye ceza almadı. Çocuk evliliğe karşıyız diyen ikiyüzlülerin hiç biri itiraz etmedi. Kimse suç duyurusunda bulunmadı.
Madem genç evlenenler ile mücadele ediliyor 18 yaş altı zina yapanlarla da mücadele edilsin. Okullar, oteller, sosyal hesaplar takip edilip bu kızların birlikte olduğu erkekler, cinsel istismardan tutuklansın.
Olur mu öyle şey, mi diyorsunuz? Neden olmasın? 18 yaş altı evlenenleri devlet ajan gibi takip ediyor, Aile Bakanlığı düğünleri basıp gelin kaçırmaya başladı, bunların yanında benim yazdıklarım gayet makul bence.
Ya geçmişe yönelik genç evlenenle af gelsin, bundan sonrası için evlilik yaşı 15 olsun ya da devlet genç evlenenleri de görmezden gelsin yoksa da aynı yaşlarda zina yapanları da takip etsin.
Adalet ve Kalkınma partisi hükümeti eğer sadece evlenenlere hapis cezası verip, zina yapan 18 yaş altını görmezden gelecekse lütfen parti ismi başındaki “Adalet” kelimesini kaldırsın ve seçim konuşmalarında maneviyattan ahlaktan falan bahsetmesinler, komik olurlar çünkü.
Cinsel istismara uğrayıp da aile baskısı ya da karşıdaki kişinin korkusu ile kadınlar “gönlüm vardı” beyanı yapmak zorunda olurlar diye bu kanun olmalı diyenlere ise şunu söylemek lazım.
Bizim devletimiz bizim hükümetimiz tecavüz ile evliliği ayıramayacak kadar aciz bir devlet mi? Hem de bu devirde. Cep telefonu ya da sosyal ağlarıda her şeyin belgelendiği zamanda.
Hadi hepsini geçtik kız bunları kullanmıyor, diyelim kızın gönüllü mü birlikte olduğu ya da istismar mı olduğunu anlamak için uzman bir psikolog yeter. Beş dakika da kızın korku ile mi ifade verdiğini yoksa isteyerek mi evlenmek istediğini kız hangi beyanı verirse versin uzman hemen anlar. Devlet uzmanlarına mı güvenmiyor. 18 yaş altı evlenmek isteyenler uzman bir ekipten evlenebilir raporu alıp evlenebilir mesela.
Dünyanın hiçbir ülkesinde böyle ilkel bir kanun yok. Hükümet ya acil bu kanunu düzeltmeli, geçmişte yapılan evliliklere af getirmeli ya da 18 yaş altı cinsel birliktelikleri de takip ekipleri kurup onları da cezalandırmalı. Yoksa maneviyattan, adaletten falan bahsetmesinler.
Örfler asırdan asra olduğu gibi, bölgeden bölgeye de değişir. 50-60 yıl önce Anadolu’da kızların evlenme yaşı 15-16 iken bugün üniversite okuyan kızlarda bu ortalama 25-26’ya yükselmiştir. Ayrıca bilinmelidir ki, sıcak iklimlerde kız çocuklarının gelişimi, soğuk memleketlere göre daha erken olmaktadır.[ref]Bkz. Merkezu’t-Tenvîri’l-İslamî, Redd-ü İftirââti’l-Münessırîn Havle’l-İslam, 86-7[/ref]
Peygamberimiz (salat ve selam olsun) şöyle buyurmuştur: -“Kimin evlenmeye gücü yetiyorsa evlensin. Çünkü evlilik, gözü haramdan alıkoyar ve iffeti en iyi şekilde korur” Buhârî, Savm, 10 -“Kendi için evlenmek kolay olduğu hâlde evlenmeyen kişi benden değildir.” Beyhakî, Şuâb, VII
Gerekli evlilik yaşı konusunda belirlenen bir sınır yoktur. Ancak evlilik hayatında problem olabilecek derecedeki yaş farklılıklarına kefâet (denklik) açısından bu konuda dikkat edilmelidir Islâmda evlenmenin faydaları olarak, Huzur bulmak (Rûm 30/21), insan neslini sürdürmek (el-Hindî XVI/276 "Evlenin, çogalın. Çünkü ben kıyamet günü sizinle diğer ümmetlere övüneceğim") ve kendini haramdan korumak, (Hadîs için bk. Tirmizî, nikâh 1: Nesâhî, siyâm 43; Buhârî, savm 1, nikâh, 2,3) gösterildiğine göre, bunlardan birinin gerektiği, ya da ihtiyaç duyulduğu yaş, evlilik için tavsiye edilecek yaştır. Erginlikle Allah`ın insanda bir takım fizyolojik, psikolojik değişiklikler meydana getirmesi, artık bu işe başlanılabileceğinin işareti olmalıdır. Yukarıda zikredilen üç fayda, ya da sebebe, içinde yaşanıları toplumun karakterinin (Islâm toplumu, cahiliyyet toplumu gibi) ve çevre şartlarının da etki edeceğini de düşünerek, bu yaşı herkesin kendisinin tesbit etmesi gerekir. Ergin olduktan sonra, olabileceğine erken evlenme, dînen de tıbben de tavsiye edilmiştir. ( Sibâî, el-Mer`a 59 vd.)
Karı-koca adaylarında aranacak şartlara gelince, kadın için: Öncelikle dindar olmak (Ulv`an, Islâm`da Âile Eğitimi (terc) I/48 vd.; GazaIî N/99 vd.) Bâkire olmak Doğurgan olmak (kısır olmamak) Beden ve ahlâken güzel olmak Asıl ve şerefli olmak (Gazâlî bir de yakın akrabadan olmaması tavsiyede bulunur) gibi özellikler aranır.
Bunların kadınlara has olmayanların erkek için de bir özelliktir. Resûlullah Efendimiz: "Kızını bir fâsıka nikâhlayan, onunla gözetmesi gereken akrabalık ilişkisini kesmiş demektir." buyurur. Bir adam Hasan Basrî`ye: "Kızımı çok kişi istiyor, kime vereyim?" diye sorduğunda o : "Allah`tan korkana ver. Severse ne âlâ, sevmezse Allah`tan korktugu için ona zulmetmez" demiştir. (Gazâlî N/108) Yine Rasûlullah Efendimiz (s.a.v.) : "Kadın dört şey için nikâhlanır: Malı için, soyu-sopu için, güzelliği için ve dini için... Eli kuruyasıca; sen dini bütün olanı seç (ki, sıkıntı çekmeyesin)" (Buhârî, nikâh,15; Müslim, radâ` 4; Ebû Dâvûd, nikâh 2; Tirmizî, nikâh 4) buyurmuştur ki, bu konunun özeti bu hadîs-i şerîften ibarettir.
1938 yılında çıkarılan 3453 sayılı yasa ile 18 olan evlenme yaşını aşağıya çeken İsmet İnönü öncülüğünde CHP'nin erkekler için evlilik yaşını 17'ye, kızlarınkini de 15'e indirdiği belirlendi.
Reformistlerin geldiği noktalardan biride artık tahrif hareketine dolaylı değil direk girmek..
Mealcilerin geldiği uçuk durumlardan biride bu yeni piyasaya sürdükleri, Kur'an'da hata var söylemleri.. İnsanları küfüre sokacak ve ebedi hayatlarını mahvedecek öldürücü zehirleri yaymaya devam eden bu güruha ilahiyat prof. sıfatlı İlhami Güler'de eklendi. Daha önceleride malum HaberTürk vb. gibi Tv kanallarına ilahiyatçı sıfatlarıyla katılıp zehirler saçan bu şahıs şimdide Kur'ana noksanlık izafe ederek yeni bir sapıklığa kapı açtı. Şiilerinde Kur'an'da datalar var demesi gibi, batılın hep tek cephe olduğu bir kez daha kanıtlandı..
Yahudilerin ve Hristiyanların kendi kutsal kitaplarında yaptıkları tahribatın aynısını kutsal kitabımız Kur'anda yapmak isteyen bu zihniyet elbette kazdıkları kuyuya kendileri düşecektir. Çünkü Allahu Tealanın Kur'anın kıyamete kadar bozulmayacağına dair vaadi vardır. Ne yapsalar boş...
İşte Ülke Tv'de yayınlanan bir programda günümüz ehli sünnet hocalarından Dr. İhsan Şenocak hocaefendinin sapkın İlhami Güler'i ve o kafaları deşifre ettiği videosu;
Anadolu İlahiyat Akademisi altında; Mustafa İslamoğlu, Mehmet Okuyan, Mustafa Öztürk, Mehmet Çelik gibi reformistlerin İlhami Güler ile aynı yerde konuşma yapmalarınıda göz önüne alırsak, nasıl bir proje olduğunu daha net görebiliriz.. Yuvalandıkları kurumun adı Anadolu İlahiyat Akademi adlı kuruluş.. Bu kuruluş için bir an önce gerekli tedbirler alınmalıdır..
Bir kez daha üniversitelerin ilahiyat bölümlerinin ülkemizin milli ve manevi dinamikleri için artık faydadan çok zarar verdiği böylece ifşa olmuş durumdadır..
Samsun merkezli İFAM gibi ilahiyat alanında da faaliyet gösteren, ehli sünnet çerçevede eğitim veren kurumlara daha çok destek verilerek, bu alanda ki menfi durum müspet zemine çekilmelidir..
Diğer yanda İlahiyat fakültelerinin medrese usulü bir yapıya geçmesi içinde çalışmaların bir an önce gündeme gelmesi elzem olmuştur.. Günümüzde Menzil, İsmailağa vb. gibi medrese modelleri örnek alınabilinecek medrese yapılarıdır.. Bu yapıların desteklenmesi çok önemlidir..
Bir Ayet ve Açıklaması..
“Kesin olarak bilesiniz ki bu zikri (vahyi, Kuran’ı) kuşkusuz biz indirdik ve onu mutlaka koruyan da yine biziz.” (Hicr, 15/9)
Şu halde burada "zikir"den maksat vahiy, korumadan maksat da vahiy sürecinde ve sonrasında kıyamete kadar, âyetlerin ilâhî olma özelliğini bozacak şekildeki herhangi bir dış etkiden vahyin korunmasıdır. Böylece -bağlamı da dikkate alındığında- âyette esas itibariyle müşriklerin vahye yönelik itirazları reddedilmekte, vahyin Allah'tan geldiği ve ona asla herhangi bir ilâvenin söz konusu olmadığı ve olamayacağı bildirilmektedir.
Kuşkusuz Peygamber'in korunması, dolaylı olarak vahyin de korunması anlamını içerdiğinden her iki yorumu birleştirmek mümkündür.
O halde bu vaad varken sahabe, Kur'ân'ın Mushaf'ta toplanması ile niçin meşgul oldular? sorusu da sorulamaz. Çünkü hafızların Kur'ân'ı ezberlemesi gibi, sahabenin onu toplaması da Allah Teâlâ'nın koruma sebebleri cümlesindendir. Allah, onun korumasını üzerine aldığı içindir ki, onları bu şekilde toplamaya ve zaptetmeye muvaffak etmiştir.
Burada tefsirciler Allah Teâlâ'nın Kur'ân'ı korumasının niteliği hakkında da birkaç ayrı görüş açıklamışlardır. Şöyle ki:
1. Bunu Allah'ın koruması, insan sözünden ayrı bir mucize kılarak halkı, artırma ve eksiltmeden aciz bırakması şeklindedir. Çünkü Kur'ân'a bir şey ilave edecek veya eksiltecek olsalar Kur'ân nazmı değişir ve bütün aklı erenlere onun Kur'ân'dan olmadığı meydana çıkar. Bunun için Kur'ân'ın icâzkâr olması (benzerini getirmekten insanları aciz bırakması) bir şehri kuşatan sur ve istihkâm gibi onu korunmuş tutar.
2. Allah Teâlâ, hiç kimseye Kur'ân'a sözlü mücadele edebilecek kuvvet vermemek suretiyle onu korumuş ve muhafaza etmiştir. Bu iki yorum şekli birbirine yakındır.
3. Allah Teâlâ, teklif (yükümlülük) süresinin sonuna kadar Kur'ân'ı koruyacak, okutacak ve halk arasında neşredecek bir topluluğu görevlendirmek suretiyle, onu halkın iptal etmesinden ve bozmasından koruyup muhafaza edecektir.
4. Korumadan maksadın şu olduğunu söylemişler: Bir kimse Kur'ânın bir harfini veya bir noktasını değiştirecek olsa bütün âlem ona: "Bu yanlıştır, Allah'ın sözünü değiştirmektir" der. Hatta büyük ve heybetli bir adam Allah kitabının bir harfinde veya harekesinde yanlışlıkla bir hata veya bir lâhin yapacak olsa çocuklar bile ona hemen, "Efendi yanıldın, doğrusu şöyledir!" derler.
Fahreddin Râzî der ki: "Kur'ân'ınki gibi korunma hiçbir kitaba nasib olmamıştır. Başka hiçbir kitap yoktur ki, az çok tashif (kelimeyi yanlış yazma), tahrif (yazarken harflerin yerini değiştirme) ve bozulma girmemiş olsun. Bunca dinsizlerin, yahudilerin ve hıristiyanların Kur'ânı değiştirmek ve bozmak üzere birçok arzuları ve hırsları bulunduğu halde, bu kitabın her yönden tahriften korunmuş olarak kalması en büyük mucizelerdendir. Bundan dolayı, bunun bir gayb haberi olduğu gerçekleşmiş bulunuyor. Bu ise üstün bir mucizedir. (Razi, İlgili ayetin tefsiri)
Bu sûre, Mekke'de indiğinden dolayı demek ki o zamandan bu zamana kadar, bütün kâinat bu gayb haberinin gerçekleştiğine şahid olmaktadır. Gerçekten Kur'ân'da bu âyet, açık bir ifade olmasaydı bile, hiçbir kitaba nasib olmayan bir koruma ile bu kadar senedir korunması, Râzî'nin dediği gibi başlı başına büyük bir fiilî mucize olurdu. Bunun, bu âyetle başlangıçtan itibaren açık olarak ifade edilmesi, özellikle pekiştirilerek anlatılmış olması ise, hiç söz götürme ihtimali olmayan ilmî bir mucizedir. Ve işte on üç buçuk asırdan fazla bir zamandan beri, dünya böyle hem ilim ve hem de amelle ilgili yönleri toplayan bir mucizenin şahidi olagelmiştir. "Bunlar, kitabın ve apaçık olan Kur'ân'ın âyetleridir." (Hıcr, 15/1; bk. Elmalılı, Hak Dini, ilgili ayetin tefsiri)
Kur’an’ın Yalnız Nüzül Dönemine Hitap Ettiği İddiası
Allah’ın (c.c.) Kur’an’ında yalnızca nüzul döneminde ve coğrafyasında yaşayan Araplara hitap ettiğini iddia eden İlhami Güler, söylediklerine delil olarak şu ayetleri gösterir: ( 6.En’am, 92; 36. Yasin, 6; 42. Şura,7) Bir paragraf aşağıda da, ‘Ey insanlar..’, ‘Ey inanlar…’ diye başlayan hitap ayetlerinden Kur’an’ın evrenselliğini anlayanları Arapça bilmemekle itham eder.[ref]İlhami Güler, Soruşturma, İslamiyat Dergisi, Ankara, Ocak-Mart 2004, VII, sy. 1, s. 136.[/ref]
Tashih Bir
İlhami Güler’in Kur’an’ın yalnızca nüzul döneminde ve coğrafyasında yaşayan Araplara hitap ettiği iddiasına delil olarak gösterdiği; ‘Bu da kentlerin anasını (Mekke’yi) ve çevresindekileri (şehirleri) uyarman için sana indirdiğimiz feyz kaynağı ve kendinden öncekileri doğrulayıcı bir kitaptır.’[ref]Kur’an, En’am(6): 92.[/ref] ayeti hakkında onun sevdiğini tahmin ettiğim Reşid Rıza (Muhtemel sevgisi, Reşid Rıza’nın modernizmin ilk üç atlısından sonuncusu olması hasebiyledir.) şunları söylemektedir:”Ayette geçen ‘Ve men havleha’dan (Mekke’nin çevresindekiler) maksat İbn Abbas’tan da rivayet edildiği gibi bütün yeryüzü halkıdır. Nitekim Mekke yerine ‘Ummu’l-Kura’ (Şehirlerin anası) ifadesinin kullanılması da bu manayı desteklemektedir. Bugün net bir şekilde görmekteyiz ki, insanlar yeryüzünün ona yakın ve uzak her köşesinde içinde Beytullah olan ‘Ummu’l-Kura’ya yönelerek namaz kılmaktadırlar. Bu da bütün yeryüzü halkının ‘Havleha’ya (Mekke’nin çevresi) dahil olduklarının kanıtıdır.”[ref]Reşid Rıza, a.g.e., VII, 515; Ayrıca bkz. Razi, a.g.e., XIII, 67; Ebu Hayan, a.g.e., IV, 183; Kurtubi, a,g,e, VII, 27.[/ref]
Modernistlerin bu ayet üzerinden ulaştıkları tarihselci yorum, Kur’an’ı okurken oryantalistlerin ve bilcümle Allah (c.c.) ve Resul (s.a.v.) düşmanlarının gör dediklerini gördükleri ve tefekkürlerini bu çerçevede örgütleştirdiklerinin şahitlerindendir. Nitekim Kur’an’ın Arap Yarımadasında yaşayanlarla sınırlı olduğunu ilk defa Yahudiler iddia etmişlerdir. Her ne kadar yukarıdaki nakiller böyle bir anlamaya imkan vermiyor olsa da muhal farz, bu iddiayı, yani ayetin Allah Resulü’nün (s.a.v.) risaletinin Kur’an’ın indiği coğrafya ile sınırlı olduğu hezeyanının kabulü, Onun diğer bütün insanlara gönderildiği gerçeğini ortadan kaldırmaz.[ref]Bkz. Razi, a.g.e., XIII, 67; Ebu Hayan, a.g.e., IV, 183; Reşid Rıza, a.g.e., VII, 515.[/ref] Çünkü Onun risaletinin zaman ve mekan üstü oluşu diğer ayetlerle sabittir. Nitekim bu surenin 19. ayetinde Cenâb-ı Hakk şöyle buyurmaktadır: ‘İşte bu Kur’an bana, onunla sizi ve eriştiği herkesi uyarayım diye vahy olundu.’[ref]Kur’an, En’am(6): 19.[/ref]
Tashih İki
Yazarın, Allah’ın Kur’an’ında yalnızca nüzul döneminde ve coğrafyasında yaşayan Araplara hitap ettiği iddiasına delil getirdiği ‘Babaları uyarılmamış, bu yüzden kendileri de gaflet içinde kalmış bir toplumu uyarman için (seni gönderdik)’[ref]Kur’an, Yasin(36): 6.[/ref] ayete ise iki türlü anlam vermek mümkündür. Birinci anlam ayette geçen ‘Ma ünzire’de (uyarılmayan)ki ‘ma’ yı nafiye kabul ederek verilir ki, yukarıdaki meal buna göre verilmiştir. İkinci ise ‘ma’ ya olumlu anlam vermekle olur. Bu durumda ise ‘ma’, ya mastariyye ya da ‘ellezine’ anlamında ism-i mevsul kabul edilir. Buna göre manalar şöyle olur:‘Gaflet içinde kalmış atalarının uyarıldığı gibi… Gaflet içinde kalmış ataları uyarılan bu toplumu uyarman için…’[ref]Razi, a.g.e., XXVI, 38; Şeyhzade, a.g.e., VII, 54.[/ref]
Fahreddin Râzî ayetin, biri babaların uyarıldığını diğeri ise uyarılmadığını söyleyen birbirine zıt iki tefsirinin nasıl anlaşılabileceğine dair oluşacak mukadder suale karşı şunları söylemektedir: ‘Ma’ yı olumsuz/nafiye kabul etmemiz durumunda mananın ‘Babaları uyarılmayan…’ şeklinde olması, önceki atalarının peygamberler tarafından uyarılmış, yakın dönem babalarının ise uyarılmamış olduğu gerçeğine engel olmaz.[ref]Razi, a.g.e., XXVI, 38.[/ref] Kaldı ki, Arapların önceki babalarından bu tarafa uyarılmamış olduklarını söylemek tarihi gerçeklerle çelişmektedir. Zira Araplar, İbrahim Peygamber’in çocuklarıdır. Ayrıca Ben-i İsrail’in bütün Resulleri de onların amcaoğullarıdır. Hem nasıl olur da Allah Teâlâ Hz Adem’den Efendimizin risaletine kadar olan uzun zaman diliminde bir milleti din ve şeriattan yoksun bırakır.[ref]Razi, a.g.e., XXV, 146.[/ref] O halde Ma’nın nafiye olarak alındığı durumda anlam; ‘önceki rasul’un yolundan saptıktan sonra uyarılmayanlar’ şeklinde olur ki, bu durumda Yahudi ve Hıristiyanlarda bu anlama dahildirler. Zira yakın dönemdeki ataları sapıttıktan sonra onlar da uyarılmamışlardır. Bu da Allah Resulü’nün bütün insanlara gönderildiğinin delilidir.[ref]Razi, a.g.e., XXVI, 38.[/ref]
‘Ma’nın nafiye kabul edilmemesi durumunda ‘Babaları uyarılmayanları uyarman için…’ şeklinde oluşan anlamın sınırlandırma bildirdiğini ve bu sınırlandırmanın Efendimiz’in risaletinin Arap Yarımadası ve Araplarla sınırlı olduğunu, babaları peygamberler tarafından uyarılan Ehl-i Kitab’ı kapsamadığını gösterdiğini söylemek öncelikle Arapça bilmemeye, ikinci olarak da Kur’an’ı tanımadan konuşmaya delalet eder. Şöyle ki: Risaletin, babaları uyarılmayanlara tahsisi/sınırlandırması babaları uyarılanları kapsam dışı bırakmaz. Zira tahsis, özel anlamının dışındaki manaları geçersiz kılmayan bir sebebe sahipse, bu durumda sınırlandırdığı anlamın dışında kalan manaları geçersiz kılması gerekmez. Burada o sebep mevcuttur. Çünkü Mekkelilerin uyarılmaları, Ehl-i Kitab-ın uyarılmasından daha evladır. Zira Mekkeli müşriklerin uyarılması tevhit ve haşr hususunda iken Ehl-i Kitab’ınki risalet-i inkâr sebebiyledir. Bundan dolayı müşriklerin burada zikredilmesi daha uygundur. Tahsis de başka açıdan değil, sadece bu noktadan dolayı gerçekleşmiştir. Nitekim ‘En yakın akrabalarını uyar’[ref]Kur’an, Şuara(26): 214.[/ref] ayetindeki tahsis de bu çerçevede değerlendirilmektedir. Kimse çıkıp da ayetten hareketle “Cenâb-ı Peygamber” (s.a.v.) sadece akrabalarını uyarmakla emrolundu. Onlardan başkalarını uyarması doğru değildir’ türünden bir tahsise gitmemiştir/gidemez de.[ref]Razi, a.g.e., XXV, 146.[/ref]
İlhami Güler, tarihselci anlayışın Şeyh-i Kebir-i Fazlurrahman’ın ısrarla üzerinde durduğu bütüncül tefsir perspektifini yakalayabilseydi, en azından ayeti yanlış yorumlayıp, Efendimiz’in risaletinin sadece Araplarla sınırlı olması gibi, yanlış bir yargıya varmamış olurdu. Nitekim ‘Ey Ehl-i Kitab! Peygamberlerin arasının kesildiği bir dönemde bize ne bir müjdeci, ne de bir uyarıcı gelmedi demeyeseniz diye, size açıkça anlatan peygamberimiz gelmiştir. İşte böylece size müjdeci de uyarıcı da gelmiş.’[ref]Kur’an, Maide(5): 19.[/ref] ayetinden hareketle Kur’an’ın Ehll-i Kitab’a da gönderildiğini, ‘Biz seni ancak bütün insanlara bir müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik.’ [ref]Kur’an, Sebe’(34): 28.[/ref] ayetinden hareketle ise Kur’ani tebliğin zaman ve mekânla sınırlı olmadığını anlayacaktı.
İlhami Güler tefekkür etmek, hakikati anlamak, tarihselcilik iddialarına kanıt toplamak ya da okunan her bir harfe on hasene müjdeleyen hadis-i şerif gereği sevap kazanmak için Yasin Suresini en son ne zaman okudu bilemiyorum. Fakat ‘İnzar’[ref]Kur’an, Yasin(42): 6.[/ref] ayetinden hareketle Kur’an’daki İlahi Hitabın Araplarla sınırlı olduğunu iddia etmesi yakında okumadığını göstermektedir. Ya da okumuş olsa bile ezberlerine aşırı sadakatten dolayı murad-ı ilahiyi görmemiş olmalıdır. Zira Yasin’i Şerif’in yetmişinci ayetinde Cenâb-ı Hakk Kur’an ya da Allah Resulü’nün gönderiliş gayesinin yaşayan herkesi uyarmak olduğunu izhar etmektedir. Söz konusu ayette geçen ‘men’ lafzı İsm-i mevsuldur. İsm-i mevsullerde umum ifade ederler. Buna göre umumîlik ifade eden ‘men’in sınırlı olduğunu bildiren bir muhassıs/sınırlandıran olmadığı müddetçe ‘men’ umumiyet ifade eder ki bu durumda ilahi hitab; yaşayan herkesi kapsamına alır.[ref]Umum lafızlarla ilgili mutalar için bkz. Vehbe Zuhayli, Usulu’l-Fıkhi’l-İslami, Daru’l-Fikr, Beyrut, 1998, I, 248.[/ref]
Yazarın, Kur’an’a dair konuşurken, modernistlerin ısrarla üzerinde durdukları bütüncül yorumlamaya riayet etmesi gerekmez miydi? Diyelim yazar Kur’an’ın bütününü tekrardan okumaya vakit bulamadı. En azından Yasin’i okuması gerekmez miydi? Tabi ki bunlar, onların Kur’an’ı anlayış ve ifade ediş sistemlerine göre yapılan önerilerdir. Sünnet ve cemaat anlayışına göre Kur’an’a dair konuşacak kişi kimdir, hangi özelliklere sahip olmalıdır? Bunu bu makale içerisinde, Kur’an’ı anlama usulü çerçevesinde izah edeceğiz.
Hakikat şu ki tek başına ‘İnzar’ ayeti bile İlahi Hitabın evrensel olduğunu ifade etme noktasında yeterlidir. Fakat yazarın ezber yoğunluğu murad edilen manayı anlamasına engel olmuştur.