27 Mayıs 2020 Çarşamba

Fazlurrrahman ve tarihselcilik fitnesi








ÖMRÜNÜ YANLIŞA ADAYAN ADAM: FAZLURRAHMAN

İslam Dünyasının Batı karşısındaki konumunun ciddi manada sorgulanmaya başlandığı on dokuzuncu yüzyılda yeni arayışlar gündeme geldi. Müslümanlar, Kuran ve Sünneti algılayış biçimlerini yeniden incelemeye aldılar. Bu aşamada klasik Tefsir Usulüne karşı, Batı aklının icat ettiği yeni anlayış usulleri benimsendi. Yirminci yüzyılın eşiğine gelindiğinde ise, bu usullerin okullaşma süreci başladı.

Kendi içlerinde farklılık arz eden bu usullerin ortak buluşma noktası, hepsinin Batı’ya ve Onun değerlerine karşı, Batının anlayış usullerini kabullenen bir gündeme sahip olmalarıydı.

Kur’an ve Sünnetin kendi dinamiklerinden neşet eden Tefsir Usul’üne ve o usul çerçevesinde istinbat edilen anlamlara bir başkaldırı tarzında gerçekleşen yeni yaklaşımların Kur’an’ı anlayış usulunde önerdikleri köklü değişiklikler içinde; Muhammed Abduh’un ‘İctimai’[ref]Temelde pozitivist bilim mantığına karşı olduklarını söylemelerine rağmen ayetleri söz konusu mantık çerçevesinde açıklamaya özen gösteren İctimai Tefsir Anlayışının en uç örneklerinden bir tanesi Muhammed Abduh’un Fil Suresi tefsiridir. Abduh söz konusu sürenin tefsirinde Ebabil Kuşlarını önce sinek ardından mikrop, taşları da sineklerin ayaklarına bulaşan toz zerreleri olarak tevil eder ve bunu garip bir şekilde rivayetlerin ittifak ettiği bir husus olarak niteler. Ayrıntı için bkz: Muhammed Abduh, Tefsiru Cuz’i Amme, Matbaatu’ş-Şa’b, Mısır, ty., s.118 vd.[/ref], Seyyid Ahmed Han’ın ‘Modernist’[ref]Temelinde Allah’ı inkar yatan doğa bilimiyle, Allah’ın vahyi Kuran’ı anlamaya çalışan ve bunu sistemleştirebilmek için İngilizlerin desteğiyle 1875’de Aligarh’de “Mohammadan Anglo-Oriental College” adıyla -daha sonraları üniversiteye dönüşen- bir kolej kuran Ahmed Han’a göre kainata sebep-sonuç sistemi hakimdir. Kainat bu çerçevede yönetilmektedir. Her şeyin yaratıcısı yani ilk sebebi Allah, tabiat kanunlarını kesin olurluğa bağlamıştır. İşte bu yüzden kainatta bu kanunlara aykırı hiçbir şey cereyan etmemektedir. Bu anlayıştan hareket eden Ahmet Han, peygamberlerin mucizelerini ve velilerin kerametlerini kabul etmeyip bunlarla ilgili nassları tabiat kanunlarına uygun bir şekilde yorumlamaya çalışmıştır. Hayatı ve fikirleri için bkz. Abdulhamit Birışık, Hint Altkıtası Düşünce ve Tefsir Ekolleri, İnsan Yayınları, İstanbul, 2001, s.324 vd.[/ref], Emin el-Huli’nin ‘Edebi’[ref]‘Çağımızda ki tefsirin asıl hedefi sırf edebi olmaktır’ diyen el-Huli’nin görüşleri için bkz. Fehd b. Abdirrahman b. Süleyman er-Rumi, İtticahu’t-Tefsir fi Karni’r-Rabi’ Aşer, Arabistan, 1986, III, 876-892.[/ref] ve öncülüğünü Fazlurrahman’ın yaptığı ‘Tarihselci’ tefsir anlayışları önemli bir yer tutmaktadır. Öncekilere nisbetle daha yeni olan ve bu yüzden ne olduğu ve nereye ait olduğu noktasında âlimler tarafından ciddi hiçbir tenkide tabi tutulmamış olan tarihselci anlayış -bu cihetle- daha fazla bir öneme sahiptir.

Kuran’ın, Hz Rasulullah’ın (s.a.v.) yaşadığı miladi yedinci asra yönelik ilahi bir müdahale olduğunu ve mevcut hükümleri ile bu günün insanına hitap etmediğini iddia eden tarihselciler içerisinde Fazlurrahman, Mısırlı felsefe hocası Hasan Hanefi, Nasr Hamid Ebu Zeyd, Cezayirli Muhammed Arkoun, Fransız Roger Garaudy ve Muhammed Abid el Cabiri önemli bir yer tutmaktadır. Fakat Kur’an’ın tarihselliği fikrinin neler önerdiğini anlayabilmek için İslam dünyası ve özellikle de Türkiye’de tarihselciliğin öncü ismi olarak kabul edilen Fazlurrahman’ın[ref]Ömer Özsoy, Kur’an ve Tarihsellik Yazıları, Kitabiyat, Ankara, 2004, s. 81.[/ref] görüşleri ayrı bir önem kazanmaktadır. Bu yüzden biz bu makalede Fazlurrahman’ın Kur’an’ın tarihselliği iddiasına delil olarak gösterdiği şahit ve yorumların İslamiliğinin tahlil ve tenkidini yapacağız.

Fazlurrahman’a göre, Müslümanların çağdaş dünyada var olabilmeleri için iki yol vardır. Ya bütünü ile laik Batı’ya entegre olmak yahut da İslam’ı yeni bir içtihat metodu (tarihselci yorum usulü) ile yorumlayarak yeniden hayatın bütün alanlarına sokmak, böylece çağdaş dünyaya, laik olmayan, fakat İslami geleneğe değil, Kur’an’ın ahlaki ve sosyal amaçlarına uygun yeni kurum ve kurallara dayanan bir alternatif model sunmak. Ona göre, tutulması gereken yol bu ikincisidir. Gelenekçi ve muhafazakâr yaklaşım ve tutumlar ile bazı Müslüman modernistlerin ‘süküt, ikiyüzlü idarecilik, geleneği kullanmak ve tedrici-seçmecilik’ tavır ve yaklaşımlarının varacağı sonuç, İslam dünyasında ve Müslümanların hayatında giderek laisizmin ve sekülarizmin hâkimiyet kurması olacaktır.[ref]‘İslami Çağdaşlaşma’, İslami Araştırmalar, s. 314-320; Hayrettin Karaman , ‘Tefsirde Eski-Yeni Tartışması’, Kur’an’ı Kerim, Tarihselcilik ve Hermenötik, Yeni Ümit Kitaplığı, İzmir, 2003, s. 30.[/ref]

Müslümanları Kuran’ın indiği devre dönmeye çağıran Fazlurrahman önerdiği “etkin tarih”[ref]Şevket Kotan, Kur’an ve Tarihselcilik, Beyan Yayınları, İstanbul, 2001, s.182.[/ref] teziyle Allah’ın (c.c.) ezeli kelamı Kuran’ı, tarihi ve kültürel değerlerin karşı konulamaz yönlendiriciliği altında şekillenmekle izah ederken şunları söyler: Kuran’ın anlaşılması için onun nesnel ortamı şüphesiz ki olmazsa olmaz bir usuldür; çünkü özellikle Müslümanlar için mutlak kuralsal olması açısından Kur’an, Allah’ın (c.c.) tarih içerisinde cereyan eden durumlara Peygamberin (s.a.v.) zihni vasıtasıyla verdiği cevaplar olduğu için bu zorunluluk daha da güçlenmektedir.[ref]Fazlurrahman, İslam ve Çağdaşlık, (çev. Hayri Kırbaşoğlu), Ankara, 1990, s.67.[/ref]

Fazlurrahman vahyi Allah Rasul’u (s.a.v.) ile irtibatlandırırken Ehl-i Sünnet ulemasını, Hz. Peygamber’in (s.av.) Kuran’a karşı olan konumunu pasifize etmekle itham eder.[ref]Fazlurrahaman, İslam ve Çağdaşlık, s. 78.[/ref] Zira ona göre vahyin anlamsal yönü Cenâb-ı Hakk’a lafza aktarılışı ise Hz. Rasulullah’a (s.a.v.) aittir: ‘Kur’an yanılmaz olması ve mutlak olarak yanlıştan beri olması ciheti ile tamamen Allah kelamıdır; ancak vahiy, Peygamber’in kalbine (zihin anlamında kullanmaktadır) ve buradan onun diline intikal etmesi açısından onun şahsiyeti ile derinden ilgilidir.’[ref]‘Eyüp Han Döneminde Bazı İslami Meseleler’ , İslami Araştırmalar Dergisi, Ankara, 1990, IV, 4, s.309.[/ref]

İlahi emri, yedinci yüzyıl Arabistan’ının çevresel durumu ile ebedi kelam arasındaki ilişkiden ibaret gören Fazlurrahman çevresel durumun değişmeye maruz kaldığı gerçeğinden hareketle İlahi emirlerin de değişeceğini iddia eder. Buna kanıt olarak da ashap tarafından şiddetle karşı konulmasına rağmen Hz. Ömer’in Kur’an’daki bazı içtimai konularda köklü değişiklikler yapmış olmasını gösterir.[ref]Fazlurrahman, İslami Çağdaşlaşma; Alanı, Metodu ve Alternatifleri, (çev. B.Demirkol), İslami Araştırmalar Dergisi, Ankara, 1990, IV, 4, s.4.[/ref]

Kur’an’ın ihtiva ettiği hükümleri küllî ve cüz’î olmak üzere iki kategoriye ayıran Fazlurrahman, küllî diye isimlendirdiği genel hükümleri zaman üstü bir duruşla tahlil eder. Buna mukabil siyaset, hukuk, ekonomi gibi cüz’î/tikel kabul ettiği hükümleri ise tarihsel olarak görür. Ona göre, tikel hükümler ancak gayelerinden genel hükümler çıkarılarak işlevsellik kazanabilirler.[ref]Fazlurrahman,İslam ve Çağdaşlık, s.91-95.[/ref]

İktisat, hukuk ve siyasetle ilgili hükümleri yöresel ve dolayısıyla tarihsel kabul eden Fazlurrahman onlara modern zaman içinde uygulama alanları bulamaz. Ona göre, hukukla ilgili ayetler indikleri cemiyetin özelliklerini taşımaktadırlar. Örneğin: savaş ve barışla ilgili bütün ayetlerde yedinci asır Hicaz Yarımadasının etkileri görülmektedir.[ref]Fazlurrahman,Tarih Boyunca İslami Metodoloji Sorunu, (çev. Salih Akdemir), Ankara, 1995, s.22-23.[/ref] Bu tür yöresel ayetler (tabir ona ait) ancak dolaylı hukuk referansı olabilirler.

Fazlurrahman’a göre, evrensel olan ayetler oldukça sınırlıdırlar. Onlarla iktifa etmek hayatın önünü tıkar. Müslümanların modern zamanla birlikteliklerini tesis etmeleri birçok hükme kaynaklık edebilecek ilkeler tesbit etmelerine bağlıdır.

Yazar, Kur’an’ı Kerim’i anlamak için önerdiği ilke tespitinin nasıl yapılacağı ve tespit edilen ilkelerin nelere dikkat edilerek pratize edileceği noktasında akla gelen muhtemel sorulara iki yönlü bir hareketi öngören yöntemiyle cevap verir (Ki bu yöntem yazarın önerdiği tefsir usulünün en temel unsurudur.):

‘Gerçekçi ve gelecek vadeden bir İslam Hukuku ve İslam kurumları tesis etmek istiyorsak, iki yönlü bir hareket yapmak zorundayız. Birincisi, nazil olduğu zamanın konu ile ilgili mevcut toplumsal şartlarını göz önünde tutarak, Kur’an’ın, somut olayları işleyişinden, bir bütün olarak Kur’an’ın hedeflediği genel ilkelere doğru hareket etmektir. İkincisi bu genelleme düzeyinden günümüzde geçerli olan konu ile ilgili mevcut toplum şartlarını göz önünde tutarak şu anda uygulanmak istenen özel yasamaya doğru hareket etmektir.’[ref]Fazlurrahman, İslam ve Çağdaşlık, s.94-95.[/ref]

Fazlurrahman, ulemanın Kuran’ı anlama usulünün “parçacı-lafızcı” olduğunu söyler. Parçacı oluştan, ayetlerin Kuran bütünlüğü içerisinde tefsir edilmediğini, lafızcı oluştan ise, mesaj yerine lafza bağlı kalındığını ve lafzının ezeli ve ebedi telakki edildiğini kasteder. Yazar, tenkit ettiği “parçacı-lafızcı” usulün karşısına, “bütüncül-tarihi” perspektifi getirir. ‘Tarihi’likten tarihi olduğunu iddia ettiği Kuran’ı Kerim ve Sünneti tarihi birer olgu olarak kabul etmeyi ve kabul ediş neticesinde “tarihselci” okumayı; “bütüncül”den ise her ayeti Kuran’ın bütünlüğü içerisinde anlamayı hedefler.[ref]Fazlurrahman, İslam ve Çağdaşlık, s.91-95.[/ref]

YANLIŞIN SORGUSU

Modern zamanın buyurgan aklının yönlendirdiği modernist akımlar, İslam coğrafyasında farklı anlayış usulleri geliştirdiler. Geliştirilen bütün usullerin özünde ise, geleneği ret anlayışının hâkim olduğu sorgulama zihniyeti vardır. Buna göre, ‘Ehl-i Hadis’ anlayışı İslam hukuk sistemini, ‘Ehl-i Kur’an’ hareketi Sünneti, tarihselci yaklaşım ise Kur’an’ı sorgulamaktadır. “İslâmî” olan her görüşte ise asıl olan küfrü sorgulamaktır. Nitekim bütün Resuller yaşadıkları zamanın hâkim ideolojilerini sorgulamış ve onların akıl ve usulleri ile hayatı idare etmeyi reddetmişlerdir.

Modernistlerin anlayış usullerini peşinen İslami olma özelliğine sahip değerleri sorgulama üzerine bina etmeleri, geliştirdikleri usullerin Batı daki uygulanış şekillerini tahlil etmelerine mani oldu. Bu yüzden tarihselcilik -Kur’an’ı sorgularken- kendi menşeini, hangi şartlarda ve niçin doğduğunu yeterince tartışamadı.

TARİHSELCİLİK

Fazlurrahman’ın, İslam ümmeti için yegâne kurtuluş yolu olarak gösterdiği tarihselcilik gerçekte kilisenin skolastik müktesebatını insanileştirmek için doğan bir anlayış tarzıdır. Aydınlanma devrinde öz adıyla tedavüle çıkan tarihselcilik, Hıristiyanlık kültürü içinde oluşum sürecini tamamlayınca, oryantalistler tarafından İslam dünyasına taşındı ve Kur’an’a tatbik edildi. Kur’an’ın vahiy olduğunu kabul etmeyen Oryantalizm, tarihselci anlayış çerçevesinde ayetlerin evrensel duruşlarını reddetti. Onlara göre, Kuran-ı Kerim belli bir tarihliliğe sahipti ve yalnız o bağlamda ele alınmalıydı.

Oryantalizmin, vahiy gerçeğini inkâr edebilmek için Kur’an’ı Kerim’e uyguladığı tarihselciliği Fazlurrahman’ın İslam ümmetinin sekülarizme esir olmaktan kurtulmasının tek çaresi olarak göstermesi sadece İslam düşmanlarını inandırabilir. Zira böyle bir anlayış zehiri ilaç kabının içine koyup şifa niyetine hastaya içirmekten başka bir şey değildir.

Gerçekten Müslüman modernistler İslam dünyasını kuşatan sosyo-kültürel krizi aşmak istiyorlarsa, öncelikle işe, modern değerlerin ve de Batı’da olduğu hali ile iktibas ettikleri tarihselciliğin tarihselliğini ilan ederek başlamalıdırlar. Çünkü İslam coğrafyasının fikri rekâketi içi doldurulmadan ithal edilen modern değerlerin tahribatıyla oluşmuştur. Bu yüzden tedavinin gerçekleşmesi, teşhisin doruluğuna bağlıdır.

Tarihselciliğin İslam coğrafyasındaki versiyonunun öncelikle müstemleke muamelesi gören insanların ülkelerinde neşvü nema bulması, onu kabul eden Müslüman modernistlerin zihnen tükendiklerinin, terkib ve tahlil ameliyelerini yitirdiklerinin ve bu yüzden de kendileri olabilmeyi düşünemediklerinin izharıdır. Bu nedenle tarihselcilik, zihnen mağlubiyetin getirdiği reaksiyoner bir anlayış sistemidir. Bu anlayış, İslami ilimlere kısmen vakıf olan modernistleri bütünü ile İslam geleneğinden koparmıştır. Ortaya, İslam’a göre şekillenen bir hayat yerine, hayata göre şekillenen bir İslam çıkmıştır. Çünkü yaşanan krizi, cemiyete müdahale eden müceddit akılla aşan geleneksel ulemanın yerini her türlü müdahaleye açık tarihselci müteceddit akıl almıştır.

KUR’AN’I KERİM TELAKKİSİ

Fazlurrahman’ın Müslümanları Kur’an’ın nazil olduğu döneme giderek onu anlamaya çağırması Sünnet ve Cemaat anlayışının bu güne kadar uyguladığı tefsir usulüne ciddi bir muhalefet içermemektedir. Çünkü bütün müfessirler Kur’an’ı tefsir ederken nüzul ortamını göz önünde tutmuşlardır. Ancak muradı ilahiyi nüzul ortamından bugüne taşıma noktasında Fazlurrahman’ın önerdiği usul, klasik tefsir usulünü kökten değişime tabi tutmaktadır. Klasik usul, Kur’an’ı Kerim’i lafız ve mana ciheti ile Allah’a (c.c.) ait kabul ettiğinden, onu tefsir ederken lafızdan hareket eder ve ayetlerin bütün zaman ve mekânlarda geçerli olduğunu söyler. Fakat yazarın önerdiği usule göre nüzul döneminde aranması gereken en temel unsur Kur’an’ı Kerim’in kültürel değerlerden nasıl etkilendiğinin tespiti ve bu etkinin ilkelerle lafızdan ayıklanarak sadece mana itibari ile bu güne taşınmasıdır. Zira yazara göre, içinde ‘etkin tarihin’ kodlarını barındıran Kur’an’ı Kerim bu hali ile evrensel değildir.

Hakikat şu ki; İslamilik iddiasında bulunan her anlayış usulü, Kur’an’ı Kerim’i lafız ve mana itibari ile Allah Teâlâ’ya (c.c.) ait olan ve bütün zamanlara hitab eden evrensel hakikatler atlası kabul eder ve bu kabul gereği davranırsa meşruiyet kazanabilir. Çünkü Kur’anı Kerim sadece nüzul devrine hitab etmediğini, tarih üstü duruşuyla kıyamete kadar gelecek ins ve cinne hükmettiğini bildirmektedir: ‘Alemlere bir uyarıcı olsun diye kuluna Furkan’ı indiren Allah’ın (c.c.) şanı yücedir.’[ref]Kur’an, Furkan (25):1.[/ref] Bu ayet, Kuran’ın ve ilk muhatabı Allah Rasul’ünün (s.a.v.) belli bir zaman, coğrafya ve milletle sınırlı olmadığı bilakis onunla aynı asrı paylaşanlar dahil kıyamete kadar gelecek bütün insanları kapsadığı yani tarih üstü olduğu gerçeğini ifade etmektedir.[ref]Bkz. Muhammed b. Ömer Fahruddin Razi, Tefsiru’l-Kebir, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1990, XXIV, 40; Muhammed b. Yusuf Ebu Hayyan, el-Bahru’l-Muhit, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1993, VI, 440.[/ref]

‘O (Kur’an), bütün alemler için ancak bir uyarıdır.’[ref]Kur’an, En’am(6): 90.[/ref] Yani sadece indiği o ilk toplumu değil kıyamete kadar gelecek bütün milletleri irşat etmek de onun uhdesindedir.[ref]Bkz. Razi, a.g.e., XIII, 59; Reşid Rıza, Tefsiru’l-Kur’ani’l-Kerim, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1999, VII, 505.[/ref] Davet zaman ve mekanla sınırlı değildir.

ETKİN TARİH TASAVVURU

Fazlurrahman “etkin tarih” teziyle, Kur’an’ın Peygamber’imizin (s.a.v.) zihnine indiğini iddia ederek şunu söylemek istemektedir: Bir takım hakikatler suretinde inen ayetleri Cenâb-ı Peygamber Efendimiz, (s.a.v.) çevre kültürünün etkisiyle lafzi kalıplara sokarak ifade etmiştir. Yani kırk yaşına kadar Arap kültürü ile yaşayan, düşünen, konuşan Peygamber zihni, kırk yaşından sonra çevre kültürünün yanı sıra sadece anlam itibari ile vahyi de kuşanmıştır.

Fazlurrahman, ifade ettiği bu yaklaşımın mucidi değil sadece Batı kültüründen İslam’a taşıyıcılığını yapan bir amelesidir. Eğer amele değil de fikir adamı olsaydı kendisine telkin edilen oryantalist ezberlere şüpheyle yaklaşacak, Kur’an’ı Kerim’in beyanı doğrultusunda onları öz posa ayrımına tabi tutacaktı. Fakat bunu yapamadı.

Yazar, Batı kültüründen kes-kopyala-yapıştır tarzında iktibas ettiği ‘etkin tarih’ tezini öncelikle Kur’an’a danışmış olsa idi, Kur’an’daki hakikatlerin bir kısmının önceki Resullerin şeraitleri ile ayniyet ya da benzerlik arz etmesinin, dinin Hz. Âdem’den (a.s.) bugüne, öz itibari ile değişmediğinden İslam’ın ise değişmeyen o dinin en son sunumu olduğundan kaynaklandığını görecekti. Nitekim Hz. İbrahim’in (a.s.) Müslüman olarak tavsifi, önceki dinlerin İslam üst başlığında cem edilişi, iman esaslarının insanlık tarihi boyunca ayni kalışları, hitabi ilahi’nin değişmediğini gösterir. Niçin değişsin ki? Madem bütün Resuller Allah Teâlâ’ya (c.c.) davet etmişlerdir. O takdirde isim, zaman, mekân ve tarihin dışında söylenenler özde aynı olmalıdırlar. Bu yüzden Kur’an’ı Kerim ’Sana ancak senden önceki peygamberlere söyleneneler söylenmektedir.’[ref]Kur’an, Fussilet(41): 43.[/ref] buyurmaktadır.

Şer’u men kablena’nın (bizden önceki Peygamberlerin şeriatı) birçok konuda Müslümanları da bağlaması, Kur’an’ı Kerim’in ifade ettiği hakikatlerin bir yönü ile Hz Âdem’e (a.s.) diğer bir yönü ile ise kıyamete kadar uzanmasının yani halidi/ebedi oluşunun göstergesidir.

Bizzat Kur’an, İslam’ın önceki Resullerin şeriatları ile birçok konuda ayniyet ya da benzerlik ifade ettiğini söylemesine ve fukaha da hükme medar olan kaynakları sayarken şer-u menkablana’yı dikkate almasına bakmaksızın çıkıp da Kur’an’daki hükümlerin önceki şeriatlara benzemesi, Onun etkin tarihin kodlarını taşıdığına işaret eder türünden beyanda bulunmak Kur’an’ı anlamamak için ısrar edişten başka türlü izah edilemez.

Modern zamanın teknolojik gelişmişliğini gerekçe göstererek, ahkam ayetlerinin tarihselci bir bakış açısıyla yeniden okunmasını talep etmek en basitinden aklı vahiyden, yedinci asırda yaşayan Allah Rasul’ü (s.a.v.) ve ashabını da fikri anlamda bu günün insanından daha geri görme zafiyetidir. Modern zamanın şımarttığı adam bilmiyor ki Kur’an’ı Kerim Hz. Âdem’den (a.s.) kıyamete kadar; düşünmek, konuşmak, evlenmek, sevinmek, üzülmek gibi değişmez fıtrı özelliklere sahip ve bu özellikler itibariyle hep aynı kalan insana hitap etmektedir.

Fazlurrahman, oryantalist ezberini bütün bu gerçeklere tercih edip, sanki Allah Teâlâ (c.c.) Hazretlerine sen bilirsin fakat ben de bilirim demektedir. Hâlbuki Allah Teâlâ (c.c.) ‘Allah bilir siz bilmezsiniz.’[ref]Kur’an, Bakara(2): 232.[/ref] buyurmaktadır. Böyle bir bakış açısının ciddi bir akidevi probleme neden olacağı, sıradan bir Müslümana bile aşikârdır.

VAHİY KALP İLİŞKİSİ

Kalbi selim; geleni geldiği gibi nakleder. Zihin ise, sahip olduğu tarihi ve kültürel özellikler sebebi ile duyduklarını sosyo-kültürel duruşuna göre şekillendirir. Yani zihin, duyduklarını izah ederken onlara kendi rengini verir. Bu yüzden Fazlurrahman, Kuran’ın tarihselliği tezini ispat ederken; vahyi, Allah’ın (c.c.) tarih içerisinde cereyan eden durumlara Peygamberin (s.a.v.) zihni vasıtasıyla verdiği cevaplar şeklinde tarif eder. Fakat Kuran, vahyin Peygamberimizin (s.a.v.) zihnine değil, kalbine indiğini söylemektedir.

Vahyin Allah Rasul’üne (s.a.v.) gelişini anlatan ayetler ( 2/Bakara, 97; 26/Şuara, 193-4) intiha/ulaşma bildiren ‘ila’ harf-i cerri ile ‘ila kalbike’ şeklinde değil de istila/sahip olmak, hakimiyeti altına almak anlamına gelen ‘ala’ harf-i cerri ile ‘ala kalbike şeklinde nazil olmuştur.[ref]Ebu Hayyan, a.g.e., I, 488.[/ref] Çünkü Kur’an’ı Kerim Allah Rasul’ünün (s.a.v.) kalbini bütünü ile hakimiyeti altına almış ne nasıl vahyedildi ise Hz Rasulullah (s.a.v.) tarafından hiçbir şey eksiltilmeden ya da artırılmadan aynen kabul edilmiştir.

‘Ala kalbike’ ifadesi Peygamberimizin (s.a.v.) kalbine farklı fonksiyonlar yüklemek isteyen, ‘Kur’an hem tamamıyla Allah kelamıdır, hem de olağan anlamda tamamıyla Hz. Muhammed’in kelamıdır’ türünden üstü örtülü ifadelerle vahyi beşerileştirmek isteyen yazarın aleyhine bedihi bir delildir.

Kuran’ın Allah Rasülünün (s.a.v.) kalbine indirilmesinin nedeni; kalbin, şuurun, idrakin merkezi olmasından dolayıdır. Kalp, anlamada ne bir noksanlığa ne de bir fazlalığa imkân tanır.[ref]Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Muhtasar-u Tefsir-i İbn Kesir, Daru’l-Kurani’l-Kerim, Beyrut, 1399, III, 687.[/ref] Geleni geldiği gibi nakleder. Bu yüzden kalb-i selimin üzerinde “etkin tarih”in değil İlahi Hitabın tasarrufu vardır.

Elmalılı Hamdi Yazır’ın, Necmettin-i Kübra’nın tefsirinden naklettiği şu mütalaa kalbin vahyi idrak etmede ne derece önemli olduğunu açıkça göstermektedir: “Musa’ya (a.s.) verilen levhalar Onun kalbine indirilseydi, gazap halinde onları yere atmayacak ve de ilmi ledün tahsili için Hızır’ı aramaya gitmeyecekti.”[ref]Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kuran Dili, İstanbul, 1936, V, 3644.[/ref]

VAHYE ALLAH RASULÜNÜN DAHLİ YOKTUR

Fazlurrahman’ın iddiasının aksine, Ehli Sünnet uleması Allah Rasulü’nün (s.a.v.) vahiy karşısındaki konumunu küçümseme gibi bir ameliye içinde olmamıştır. Sadece yaptıkları, Kur’an’ı Kerimdeki vahiy- Peygamber münasebetini anlatan ayetleri istikra/tümevarım yolu ile tesbit ederek olanı olduğu gibi izah etmektir. Nitekim Allah Teâlâ, H.z. Peygamber’in (s.a.v.) vahiyle olan münasebetini anlatırken Onun her gelen vahyi bildirildiği surette ezberleyip muhafaza eden pasif bir alıcı olduğunu anlatmaktadır. Yazarın üstü örtülü bir şekilde ifade etmeye çalıştığı vahyin oluşumunda Allah Rasulü’nün (s.a.v.) etkin oluşu iddiası Kur’an’ın anlattığı vahiy-peygamber münasebetine bütünüyle zıttır. Vahyin oluşumunda Allah Rasul’u (s.a.v.) öylesine tepkisiz bir alıcıdır ki vahyin mücmel bırakılan yönlerini izah bile, yine Allah Teâlâ tarafından kendisine bildirilerek yapılmıştır: ‘Sonra şüphen olmasın ki, onu açıklamak da bize aittir.’[ref]Kur’an, Kıyame(75): 19.[/ref]

Şayet yazarın vahyin oluş sürecinde Allah Rasulü’nün (s.a.v.) etkinliği iddiası doğru olsa idi Cenâb’ı Hak Rasulune hitaben şöyle der miydi: ‘(Rasul’üm!)onu (vahyi) çarçabuk almak için dilini kımıldatma. Şüphe etme ki, onu toplamak (Senin kalbine yerleştirmek) ve onu okutmak bize aittir. O halde biz onu okuduğumuz zaman, sen onun okuyuşunu takip et.’[ref]Kur’an, Kıyame(75): 16-18; Ayrıca bkz. Taha(20): 16.[/ref] Yani Cebrail’in kıraatine birleşik olarak okuma. O okuyuşunu bitirinceye kadar sessiz bir şekilde bekle. Ne zaman O, vahyi tamamlayıp sukut edince sen okumaya başla.[ref]Razi, a.g.e., XXX, 198.[/ref] Zira “Sana Kur’an’ı okuyacağız, sen onu hiç unutmayacaksın.”[ref]Kur’an, A’la(87): 6.[/ref] Kur’an’ı Kerim’in vahyedildiği şekilde Allah Rasulü’nün (s.a.v.) kalbine eksiksiz bir şekilde yerleştirilmesi bir vaadi ilahilidir ve tahakkuk etmiştir.

Bütün deliller Allah Rasulü’nün (s.a.v.) vahye karşı hiçbir müdahalesinin olmadığını bilakis vahyi olduğu gibi alıp muhafaza ettiğini söylerken Fazlurrahman sadece hevasına dayanarak bunu reddetmektedir. Bu tür bir yaklaşımın ciddi akidevi bir problem olduğunu söylemek kelam israfından öte bir şey olmayacaktır.

İLAHİ EMİR VE TARİHSELCİLİĞİN DEĞİŞİM TALEBİ

Çevresel durumun değişmesine paralel olarak İlahi emrin de değişmesini talep etmenin temelinde Allah’ı (c.c.) yedinci asrın insanına hükmetmeye yetkili fakat modern çağ insanına ise doğrudan hitap etmeye –haşa- yetkisiz görme gibi sekularist bir anlayış vardır. Değişim, mevcudun ihtiyacı karşılayamadığı durumlarda söz konusu olur. Kur’an’ı Kerim insanlığın hangi sorununa çare bulamadı ki yazar onu değişime tabi tutmak istemektedir. Sonra Kur’an’ı Kerim ilahi bir kelamdır. Beşeri olan ifadelerle ilahi olan Kur’an’ı değiştirmek –Haşa- Allah Teâlâ’ya (c.c.) biz de senin kadar biliriz gerekli gördüğümüz yerlerde Kur’an’ı –haşa- değişime tabi tutarız demek anlamına gelmeyecek midir?

Yazarın, değişim projesine meşruiyet kazandırabilmek için Hz Ömer’in (r.a.) ictihatlarını kendine delil göstermesi ise iki türlü izah edilebilir; ya Fazlurrahman sadece okuyan fakat okuduklarını idrak edemeyen ‘Fakih bi’l-İbare’ dir. Ya da nesebsiz çocukların kendilerine benzettiği herkese aidiyet iddiasında bulunmaları gibi meşruiyet telaşına düşmüş akla ziyan bir ameliye içerisindedir. Çünkü Hz Ömer’in (r.a.) içtihatları Kur’an’ın değiştirilmesinin değil bilakis değiştirilmeden zamanın değer yargılarını değiştirebileceğinin şahitleridir.

Nitekim Hz. Ömer’in (r.a.) içtihatları incelendiğinde görülecektir ki, onların özünde -hükümlerin illetleri çerçevesinde- toplumsal faydayı temin ve zararı def etme vardır. Bu ise fıkhın esasıdır. Bundan dolayıdır ki Hz Ömer (r.a.), uygulamanın şartları tahakkuk etmeyip hükmün illeti ortadan kalktığında, ya da hükmün uygulanmasıyla cemiyet adına bir zarar oluştuğunda o zararı def etme gayesiyle bazı hükümleri geçici olarak tatbik etmemiştir. Bu doğrudur. Fakat bunu yaparken bir başka nassla amel etmiştir. Fazlurrahman’ın zannettiği gibi ne olursa olsun değişim mantığı ile ayetlerin açık anlamlarını kendi görüşü ile değiştirmemiştir. Zaten böyle bir ameliye içerisinde olmasına ne Kur’an’ı Kerim ne de Hz. Ömer’in (r.a.) imanı müsaade eder.

Yazarın değişim projesine delil gösterdiği Hz Ömer’in (r.a.) içtihatlarını, bir örnek üzerinde tahlil ederek gerçekte akla değil fıkhın esas kaynaklarına dayandıklarını ispat etmeye çalışalım: Bilindiği gibi -kesilmesine dair ayet[ref]Bkz. Kur’an, Maide(5): 38.[/ref] olmasına rağmen- Hz Ömer, (r.a.) aşırı kıtlık yılında hırsızın elini kesme hükmünü durdurmuştur. Nitekim Müzeyne’den bir adamın devesini çalan Hatıb b. Beltea’nın kölelerine sirkat haddini (el kesme cezasını) tatbik etmemiştir. Bunun temelinde ise, Hz Ömer’in (r.a.) hükmün illeti, hikmeti ve uygulama şartlarını etraflı bir şekilde idrak etmesi yatmaktadır. Gerçekte hırsızlık, başkasının malına tecavüz etmek olduğundan aşağılık bir suçtur. Bu yüzden onu ortadan kaldırabilmek için el kesme cezası uygun bir cezadır. Fakat hırsızlığın el kesmeyi gerektirir bir suç olması birçok şartın gerçekleşmesine bağlıdır. Bunlardan bir tanesi de zaruret halinin olmamasıdır. Çünkü “Zarurutler haramları mübah kılarlar.”[ref]Ebu Abdillah Muhammed b. Ebi Bekr b. Eyyub İbn Kayyım el-Cevziyye, İ’lamu’l-Muvakkiin an Rabbi’l-Alemin, Daru’l-Kitabi’l-Arabi, Beyrut, 1996, III, 13-15; Abdulkerim Zeydan, el-Medhal li Diraseti’ş-Şeri’ati’l-İslamiyye, Müessesetu’r-Risale, Beyrut, 1999, s.103.[/ref] Zenginin fakiri doyurmadığı, insanların aç kaldığı, aşırı derecede kıtlığın hakim olduğu bir zamanda yapılan hırsızlık el kesmeyi gerektiren bir ceza olmaktan ziyade, haram olmasına rağmen zaruret halinde mubaha dönüşen ameliyeler kabilinden olur. Dolayısıyla böyle bir durumda hırsıza el kesme cezası uygulanmaz.

Ayrıca Allah Rasulü (s.a.v.) savaşta hırsızın elinin kesilmeyeceğini söylemiştir. Çünkü savaş olağan dışı bir durumdur. Böyle bir durumda hırsızın elinin kesilmemesi ondan daha meşakkatli olan şiddetli kıtlık zamanında evleviyetle kesilmemesini gerektirir.

Hz. Ömer’in (r.a.) bu nevi uygulamaları ne hükmün neshedildiğine ne de kaldırıldığına işaret eder. Bilakis Onun hükmün illeti ve şartların tahakkukunu derin bir anlayışla kavradığına, büyük bir müçtehit olduğuna delalet eder.

KÜLLİ VE CÜZ’İ İLKELER SİSTEMİ

Fazlurrahman’ın Kuran’i hükümleri küllî ve cüz’î olmak üzere iki kategoriye ayırması; küllî diye isimlendirdiği genel hükümleri zaman üstü bir kimlikle değerlendirilmesi, cüz’i/tikel dediklerini ise tarihsel olarak niteleyip onların gayelerinden iyilik, adalet, yardımlaşma gibi genel hükümler çıkarması bütünüyle akli delillere dayanmaktadır.[ref]Fazlurrahman,İslam ve Çağdaşlık, s.91-95.[/ref] Çünkü, onun bu uygulamasına referans olabilecek hiçbir nakli delil yoktur. Gerçi fakihler genellik ifade eden şer’i nassların delaletlerinden, fıkıh usulunün prensiplerinden ve hükümlerin illetlerinden hareketle genel kaideler oluşturmuşlardır. Nitekim Karafi bu noktada şunları söylemektedir: Şeriat-ı Muhammediyye; usul ve füru olmak üzere iki bölümden oluşur. Usul de kendi içinde iki kısma ayrılır: Bunlardan ilki olan ‘Usul-u Fıkh’ın ağırlıklı konusu emrin vucüba, nehyin harama delalet etmesi gibi, Arabi lafızlardan mülhem olan hükümlerin kaideleri hakkındadır. İkincisi ise, (Mecellede olduğu gibi) fıkhi hükümlerle alakalı genel kaidelerden bahseder.[ref]Bkz. Ebu’l-Abbas Ahmed b. İdris el-Karafi, el-Furuk, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1998, I, 6.[/ref] Fakat gerek Fıkıh Usulu gerekse fıkıhla alakalı genel kaidelerin hiçbiri had cezaları, faiz, gibi muayyen konulara çözüm getiren ayetlerin uygulama alanlarını ortadan kaldırma gibi bir gayeye mebni değildir. Bu kaidelerin tespit edilmesinin asıl gayesi sınırlı sayıdaki ayetleri sınırsız olaylara etkin kılabilmektir. Fakat Fazlurrahman’ın tespit ettiği külli ve cüz’i sistemin hedefi ise modern zamanda kendilerine uygulama alanı bulunamayan! ayetleri devre dışı bırakmaktır. Nitekim Fazlurrahman bunu açıkça ifade etmekten de çekinmemektedir: “Hz. Peygamber (s.a.v.) kabilelerle sınırlı dar bir alanda görev yapmıştır; bundan dolayı geniş toprakların ve bütün halkların söz konusu edildiği bir yerde aynı uygulamayı gerçekleştirmek imkânsızdır.”[ref]Fazlurrahaman, Tarih Boyunca İslami Metodoloji Sorunu, s. 187.[/ref]

Bu ifadelerin temelinde Aydınlama aklının ilerlemeci tarih anlayışı vardır. Bu yüzden Fazlurrahman Kur’an’ın hükümlerine modern zamanda uygulama alanları bulamaz.

Yazarın tikel olarak nitelediği ahkâm ayetlerinin getirdiği çözümlerin belli bir tarihte görevlerini tamamlayarak hukuki alandan çekildiklerini düşünmesi, ayetleri neshetmenin ötesinde bir izah kabul etmez. Hâlbuki bir ayet, ancak başka bir ayetle nesh edilebilir. Allah Rasulü’nün (s.a.v.) irtihallerinden sonra yeni bir ayet gelmediği ve gelmeyeceğine göre, ahkâm ayetlerini neshetme yetkisi, Fazlurrahman’a kim tarafından verilmektedir. Yoksa kendisinde ilahi bir güç mü vardır?

Fazlurrahman’ın ilkeler çerçevesinde geliştirdiği anlayış usulünde neler bağlayıcıdır? Mesela neye göre hükümleri cüz’î ve küllî diye ikiye ayırmaktadır. Bu ayırımda ona neler referans olmaktadır? Fıkıhla alakalı hükümler cüz’î kabul edilirken fıkhın ibadet bölümünü oluşturan namaz, oruç, hac ve zekâtla alakalı hükümler cüz’î olmalarına rağmen niçin onlardan da birtakım ilkeler çıkarmamıştır? İbadetlerin Batı emperyalizmine zararı, siyasi içerikli ayetlere nispetle daha az olduğundan dolayı mı (şimdilik) onlara dokunmamıştır?

Asırların birikimiyle şekillenen “usul’ü fıkıh” ilmini geçersiz kabul eden ve kabul ediş neticesinde manayı ayetlerin lafızlarından çıkarma yerine- lafzı insani addedip, ayetlerden bir takım ilkeler çıkaran yazar kendisine daha serbest bir hareket alanı icat etmiştir. Bağlayıcı hiçbir esasın olmadığı “ilkeler sisteminin” serbest bölgesinde Batılı değerler daha kolay alınacak ve hiçbir sorun yaşanmadan meşrulaştırılacaklardır.

Kuran tespit edilen ilkelerle doğru anlaşılabilme kriterlerini yitirecek ve her hızlı modernist Ona istediği manayı kolayca söyletebilecektir. Böyle bir anlayışa teslim edilen Kur’an’ın muteber manası, Kelami İlahinin anlattığı mana değil, Kuran’ı anlamak isteyenlerin Kuran’dan anladıkları mana olacaktır. Böyle bir ortamda banka faizinin meşrulaştırılması, had cezalarının kaldırılması, baş örtüsünün tarihselleştirilmesi pekâlâ mümkündür.

Allah Rasülü (s.a.v.) asırlar önce buyurmuşlardı ki; ‘Öyle bir zaman gelecek ki herkes Kuran’dan anlamak istediğini çıkaracaktır.’[ref]Ebu Davut, Sünen.[/ref] Tarihselcilik, tarih boyu anlaşılmak istenen hevai manaların Kur’an’a en muhalif duran versiyonudur.

ÇİFT YÖNLÜ HAREKET

Fazlurrahman’ın önerdiği tefsir usulünün en temel unsuru olan iki yönlü hareket sisteminin ilk aşaması yani Kur’an’ı anlamak için nazil olduğu zamana gitme ameliyesi klasik tefsir usulünün de önemle üzerinde durduğu bir husustur. Nitekim müfessirler ayetlerin sebebi nüzuller bağlamında anlaşılmasına önem vermişler ve her hangi bir ayetin anlaşılması noktasında bir müşkülleri olduğunda onu nüzul dönemine giderek sebeb-i nüzulün ışığı altında çözmüşlerdir. Ayetlerin –bir kısmının- hususi sebeplere müncer olmaları onlardan genel hükümler çıkarmaya mani değildir, anlayışı çerçevesinde hareket etmişler ve söz konusu ayetleri bu bakış açısıyla bütün zaman ve mekâna müdahil kılmışlardır. Müfessirler Kur’an’ı açıklama görevi kendisine verilen Efendimiz’in hadisi şeriflerini de, vahyin inişine, Cebrail’in (a.s.) gelişine tanık olan ashab’ın mütalaalarını da dikkate almışlar Onlara rağmen tefsirde bulunmaktan istinkâf etmişlerdir. Ehli sünnet âlimleri ile Kur’an’ın nüzul devrine gitme hususunda fikir birliği içinde olan Fazlurrahman, Kur’an’ı bu güne taşıma noktasında bütünüyle onlara muhalif olan bir yola sapmaktadır ki o da hevai usullerle tesbit ettiği ilkeler zarfında ahkâm ayetlerini neshetme teşebbüsüdür. Yazar, nüzul döneminden modern çağa, Allah Teâlâ’nın vahyettiği Kur’an yerine tarihselci anlama usulünün beşeri formlara hasrettiği bir takım hevai ifadeleri taşımaktadır.

Muayyen çözümler içeren ayetlerden ‘genel sosyal ve ahlaki ilkeler’ çıkarılır, sonra da bunların meşru ve ilahi olduğuna dair başka bir delil getirilmezse, söz konusu çözümlerin ayetin hem lafzı hem de manası ile hiçbir irtibatı kalmaz. Lafız ve mana ciheti ile ayetlerle irtibatı kopan bu nevi ilkelerin de dini bir geçerliliği olmaz.

Israrla Kur’an’ı Kerim’in bir ahlak kitabı olduğuna vurgu yapan, ulemayı da bu ahlak kitabını, hukuki hükümlerin esası kabul etmelerinden dolayı tenkit eden yazarın gelecek vadeden bir İslam Hukukundan bahsetmesi her şeyden önce kendisiyle çelişki içinde olduğunu göstermektedir. Çelişkiden kurtulmasının yolu ise külli, cüzi ya da çift yönlü anlayış usulüyle uğraşarak yeni usullerin tespit edilmesine mesai harcama yerine, açıkça ahkâm ayetlerini kabul etmediğini ilan etmesidir. Fakat böyle bir yaklaşım bağlıları nezdindeki sıkı Müslüman imajını zedeleyeceğinden mütalaanın, ileriki adımları bu günün tarihselcilerine havale edilmiştir.

BÜTÜNCÜL-TARİHİ YAKLAŞIM

Fazlurrahman’ın, klasik tefsir usulüne alternatif olarak geliştirdiği tarihselci anlayış usulünün önemli unsurlarından biri olan “bütüncül-tarihi” yaklaşımının ‘bütüncül’ bölümü, klasik tefsir anlayışının öteden beri izlediği önemli bir tarzdır. Nitekim müfessirler, kaleme aldıkları tefsirlerin tamamında Kur’an’ın bütünlüğünü dikkate almışlardır. Öyle ki bütüncül okumalar tahsis, delâletü’n-nas, işaretü’n-nas, gibi Kur’ani bütünlüğü gerekli kılan anlayış usullerinin oluşmasına zemin hazırlamıştır. Fakat Fazlurrahman’ın arayıp da ulemada bulamadığı bütüncül okuma Kur’an’ı tarihselleştirip yedinci asırda bırakmak sonrada külleri arasından bu güne emperyalizmin menfaatlerine dokunmayan birkaç ahlaki ilke taşımaktır.

Gerçekte bütüncül okumayı ihmal edenler Ehl-i Sünnet uleması değil modernistlerdir. Zira fakülteyi bitirdikten sonra akademik çalışmaya yönelen, çalışmasını da bir konu üzerinde yapan, bu yüzden İslami ilimleri etraflı bir şekilde okuma imkânı bulamayan bir akademisyenin beş altı yaşlarında İslami ilimleri tahsile başlayan yirmi yaşlarına geldiğinde ise bütün ilimlerden umumi icazet alan bir molla kadar İslami ilimlere vakıf olmadığı aşikârdır. Örneğin, hadiste profesör olan kaç tane akademisyen bir hocadan Buhari’yi okumuştur. Fakat Buhari’yi baştan sona bir hocadan okumadan Buhari üzerine oryantalistlerin neşrettikleri eserleri okuyan ve bu ameliyeden cesaretle Buhari hadislerini tenkit eden birçok profesör vardır. Bütüncül anlama için bir müfessirin Kur’an’ı, Kur’an ilimleri ile birlikte, bir muhaddisin de Buhari’yi birkaç şerhi ile birlikte okuması zorunlu değildir derseniz biz de bu adamlar kebabı etsiz de yapabiliyorlar demekten başka bir ifade bulamayız.

Ez her cihet Şer’î ilimlere kısmi vukufiyet modernistlerin Kuran’ı ve Kur’ani ilimleri bir bütün surette okumalarına engel olmuştur.

Yazarın teklif ettiği yaklaşımın ikinci ayağı olan “Tarihi”lik ise Batıya aittir. Pozitivist akla, insanüstü, tarih üstü İsa’yı anlatamayan Batılı adam, tarihselcilikle İsa’yı (a.s.) anlaşılır kılmayı hedeflemiştir. Bir anlamda tarihselcilik, doğruyu yanlıştan ayıklama ameliyesidir. Kilise, tarihselciliği kabul ederek tarihi bir şahsiyet olan İsa’yı (a.s.) aynıyla yarınlara taşıyamayacağını, çünkü şartların tarihin bir devresinde vuku bulup nihayete erdiğini itiraf etmiştir.

Ayrıca tarihselciliğin alenen icra edildiği yıllarda, kilisenin elinde beşeri özellikleri baskın olan bir İncil vardı. Tarihi bir varlık olan insanı idrak etmek nasıl tarihi bir bakış açısını gerekli kılıyorsa beşerileşen İncil de ancak beşeri yoldan hareketle anlaşılabilirdi. Fakat Kur’an’ı Kerim, vahyedildiği şekilde bu güne ulaşan ve kıyamete kadar gelecek insanların kitabı olan, ondan sonra kitap gelmeyeceği bildirilen ve bundan dolayı evrensel olması zorunlu addedilen bir kitaptır. Onun kabul edilmesi ise, Allah Teâlâ’nın yedinci asırdan sonra gelen insanları ihmal etmesi anlamına gelirdi. Bunun için hikmeti ilahi onun tarihi değil evrensel olmasını gerekli kılmaktadır. Fakat bunu anlayabilmek için her şeyden önce Onun Kelami İlahi olduğunu kabul etmek gerekir.

Kuran’ın tarihi bir ortamda inmesi, muhataplarının belli bir sosyo-kültürel konuma sahip olmaları evrenselliğini ihlal etmez. Çünkü O, konuşan, susan, gülen, rızık talep eden, sevinen, üzülen ve bu vasıflarını Hz Âdem’den (a.s.) bu tarafa sürekli fıtratında saklayan insana konuşmaktadır. İnsan fıtrat olarak nasıl hep aynı kalıyorsa o fıtrata konuşan Kur’an da değişmeden aynı kalmalıdır. Fakat Doğunun perişanlığını, Batıya galibiyet getiren akılla aşmaya çalışan Fazlurrahman, sürekli evrenselliğine vurgu yapan Kuran’ı Kerimin fıtrata konuşan duruşunu kavrayamamıştır. Çünkü onun referansı Batılı adamın anlayış usulüdür.

Tarihsel olduğuna dair tek bir kelimelik beyanı olmayan Kuran-ı Kerim’i modern zamanın pozitivist aklına uydurabilmek için tarihselleştirmek ve bu ameliyeyi “İslâmî” başlıklarla ifade etmek sadece muhatabı aldatabilmek için zarfı değiştirmek gibidir. Bu yüzden tarihselcilik Kuran’a dönmek yani Kuranileşmek değil Kur’an’ileşmek zarfı içinde icra edilen Garbileşmektir.

O, ezelden ebede okunan bir ilahi kelamdır. Beşere ait bir nesne değildir. Dolayısıyla tarihselcilik gibi metin yazarlarının niyetlerini anlamada kullanılan hermenötik yaklaşım da ona tatbik edilemez. Zira Ontolojik olarak farklı olanlar farklı usullerle mülahaza edilirler, edilmelidirler.

ULEMA

Fazlurrahman, Batı’dan iktibas edip, Kur’an’a uyarladığı tarihselciliğin meşruiyet kazanıp yaygınlaşmasının önünde, en büyük engel olarak fakihleri görür. Bu yüzden onları uygulanabilir bir hukuk sistemini tesis ve hukukla ahlak arasındaki ilişkiyi tesbit edememekle itham eder.[ref]Fazlurrahman, İslam ve Çağdaşlık, s. 285-287.[/ref] Kelam âlimlerinin irfan ve iftiharla dolu ameliyelerini ise bin yıllık kutsal ahmaklık[ref]Fazlurrahman, İslam ve Çağdaşlık, s. 282.[/ref] olarak niteler.

Fazlurrahman’ın uygulanabilir bir hukuk sistemi tesis edememekle itham ettiği fakihler dünya hukuk tarihinde ilk defa hukuk metodolojisini (fıkıh usulü) tesis eden ve bu noktada bütün dünya hukuk sistemlerine önderlik eden ilim ve fikir tarihinin dehalarıdırlar. Devlet-i Aliye’nin Şeyhu’l-İslam’larından Mustafa Sabri Efendi (r.h.a.) ise bu noktada şunları söylemektedir: Ulemanın tedvin ettiği ve hacimli ciltler içinde bize ulaşan fıkıh ilmi, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Peygamberliğine mucize olarak yeter.[ref]Mustafa Sabri, Mekıfu’l-Akl ve’l-İlm ve’l-Alem min Rabbi’l-Alemin ve İbadihi’l-Murselin, Dar-u İhyai’t-Turas, Beyrut, 1992, IV, 315.[/ref] Bu ifadeler fıkhi hükümleri uygulamadan sorumlu en üst merci olan Meşihat’i İslamiyye’nin sahibine aittir. Şayet uygulamada problem olsaydı bundan ilk önce şikâyet edenlerden birisi de Mustafa Sabri Efendi (r.h.a.) olmalıydı.

Mecelle tecrübesiyle zahir olmuştur ki, Fıkıh tek bir mezhebinin muhtevasıyla, bütün bir insanlığı idare edecek bir hukuki birikime sahiptir. Bu gün İslam ülkelerinde fıkhi hükümlerin uygulanmayışı ise fakihlerin acziyeti ya da fıkhın yetersizliğinden değil bilakis Batı Medeniyetine pazarlıksız teslim olan siyasi idarelerin anlayışından kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla fıkhın siyasi hayattan tecrit edilmesinin arka planında Fakihlerin acziyeti değil, Batılılaşma sevdası aranmalıdır. Bu yüzden Fazlurrahman tenkit oklarını yanlış hedeflere göndermektedir. Tıpkı acemi bir savaşçı ya da gönüllü bir işbirlikçisi gibi kendi mevzilerini vurmaktadır.

Büyük bir fakih olan Hocam bir tarih Fazlurrahman’ın konferans vermek için ders okuttuğu yere geldiğini, konferanstan önce sınıfını ziyaret ederek Hidaye’nin kölelik bahsini ihtiva eden dersini dinlediğini, dersin sonlarına doğru usul gereği dersle alakalı bir takım mütalalar serdettiğini ve Hanefi Fakihlerinin kölelik bahsini işleyişine hayran kaldığını, A.B.D.’ye dönünce bu hususla alakalı mütalaalarını tekrar gözden geçireceğini söylediğini anlatmıştı.

Mustafa Sabri Efendi’nin söylediklerini, Hocam’ın anlattıklarını ve fıkhi eserlerin bedihi mükemmelliğini yan yana koyduğunuzda Fazlurrahman’ın ifadelerinin oryantalist ezberlere dayanmanın ötesinde hiçbir mesnedinin olmadığı görülecektir.

Fazlurrahman’ın söylediğinin aksine fıkıhla ahlak iç içe değerlendirilmiştir. Nitekim fıkhi bir meselenin bir kazai bir de diyani yönü vardır. Diyani yönde ise iman ve ahlakın tahakkümü mevcuttur. Örneğin mahkemede hasmına karşı gerçeği ihtiva etmeyen deliller getiren iddiacı/müddei, hukuken haklı iken, aleyhinde delil getirilen/müddea aley, ise diyaneten haklıdır.

Az gelişmiş coğrafyanın kompleksli aydınına göre, gelenek hurafelerin mahşeridir. Dolayısı ile ulemanın tekrardan ne dediğine dönüp bakmak çok da önemli değildir. Bu yüzden hadiselere oryantalist ezberler doğrultusunda çözümler getirmek en isabetli! yoldur.

Müçtehit imamlarla/mezheb sahipleri ve onların usulerine göre fıkhi ameliyelerini inşa ve idame ettiren fakihlerle anlaşamayan Fazlurrahman Batıdan iktibas ettiği Aydınlanma artığı tarihselci yaklaşımla anlaşmakta hiç de zorlanmamıştır.

Oryantalizmin kurgulayıp Müslüman modernistlerin eline tutuşturduğu kızıl yüzlü tarihselcilik bu gün İslam coğrafyasında yeşil bir maskeyle dolaşmaktadır. Müslümanlarsa, maddi perişanlıklarını aşabilmek için ağzı laf yapan bu yeşil maskelileri hiç yüksünmeden dinlemekte ve gerçekten onları dert ortakları zannetmektedirler. Çünkü dinledikleri insanların tamamı Fazlurrahman gibi Müslüman babaların Müslüman çocuklarıdır. Ne var ki aldatılmışlar ve masum insanları aldatmaktadırlar.

HÜKÜM

Kur’an’ı Kerim kendinden doğmayan ve Onunla uyuşmayan bütün değer yargılarıyla hesaplaştı. İlahi olanı beşeri olanla, beşerin arzularını dikkate alarak uzlaştırmayı reddetti. Hayata müdahil oldu, hükmetti. Sorunsuz bir cemiyet vücuda getirdi. Çirkini kaldırıp güzeli, en güzeli, güzeller güzelini getirdi. Bu yüzden Onun yürürlükte olduğu çağlar insanlık tarihinin en güzel çağlarıydı. Ne kapitalizmde olduğu gibi zengin adına fakire haksızlık etti ne de Komünizmde olduğu gibi devlet adına zenginin malına el koydu. Fert ve cemiyet nizamını adalet üzerine tesis etti. -Çünkü O, her şeyi en doğrusu ile bilen ve buna göre vahyeden Allah Teâlâ’nın kelamıdır.

Emperyalizmin değer yargılarını reddediyor diye böyle bir kitabı tarihselleştirmeye kalkışmak Kuran’a değil emperyalizme hizmet etmektir. Kur’an’ın emperyalizmle olan mücadelesinde tarihselciliği tercih ederek emperyalizmden yana tavır alan Fazlurrahman, yanlış bir anlayış usulünden yana tavır aldığından Kur’an’ı anlama bahtiyarlığına erememiştir. Zira Kur’an, kendisini etkilemeye çalışan bir bakış açısı yerine kendisinden etkilen bir bakış açısıyla anlaşılabilir. O, kulların istediği manayı değil yalnız Allah Teâlâ’nın muradını verir.

https://ihsansenocak.com/2014/11/03/fazlurrahman/

İSLAM VE MODERNİZM – FAZLURRAHMAN – YASİN ESEN

http://dintahripcileri.com/islam-ve-modernizm-fazlurrahman-yasin-esen/

BU ZATA DİKKAT! – PROF. DR. AHMET ŞİMŞİRGİL

http://dintahripcileri.com/bu-zata-dikkat-prof-dr-ahmet-simsirgil/

Reformist Fazlurrahman ve Türkiye'deki Destekçileri

Mehmet Şevki Eygi'den Fazlurrahman ile alakalı iki adet yazı..

ÖNÜMDE büyük boy, ciltli, iyi kağıda basılmış 360 sayfalık bir kitap var.

İsmi: "İslâm ve Modernizm. Fazlur Rahman Tecrübesi." 1997'de İstanbul'da 2000 adet bastırılmış.

Bastıran: İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür İşleri Daire Başkanlığı.

Sunuş yazısını o zaman Belediye Başkanı olan Sayın Recep Tayyip Erdoğan yazmış. Şu cümlelerle başlıyor.

"Kardeş Pakistan'ın yetiştirdiği büyük bilim adamı ve düşünür Fazlur Rahman, İslâm dünyasında olduğu kadar Batı'da da önemsenen, düşünce ve tezleri üzerinde geniş tartışmalar açılan bir şahsiyettir. Düşünce hayatıyla yakından ilgilenenler merhum Fazlur Rahman'ın Türkiye'de ne büyük bir etkiye sahip olduğunu bilirler. Fazlur Rahman'ı hararetle savunan öğrencileri ve izleyicileri olduğu gibi, ona şiddetli muhalefet gösterenler de var."

İstanbul Belediyesi 22-23 Şubat 1997'de bir Fazlur Rahman toplantısı tertiplemiş. Buna yabancı uzmanlar da çağrılmış, her gün dört oturum yapılmış, yekun olarak sekiz oturumda otuz kadar tebliğ okunmuş.

Bu kitap, Tarihsellik ekolü veya fırkası denilen bid'at cereyanının kurucusu olan Pakistanlı Fazlur Rahman'ın Ehl-i Sünnete uymayan fikir, inanç ve görüşlerinin bir nevi tanıtım ve savunmasıdır.

O Fazlur Rahman ki, kendi ülkesinde binden fazla din alimi, fakih, müftü, müderris tarafından protesto edilmiş ve kovulmuştur. Kitabın başında Prof. Mehmet S. Aydın'ın bir takrizi (övgüsü) yeralıyor.

Benim bildiğim kadarıyla şu anda Ankara İlahiyat Fakültesi Fazlur Rahman'ın yoluna girmiştir.

Sayın Recep Tayyip Erdoğan, hürmet ve itimat ettiği muhterem Emin Saraç hocaefendiye sormuş olsaydı, Fazlur Rahman'ın kim olduğunu, mahiyetini, içyüzünü öğrenmiş olurdu.

Ben bir Ehl-i SünnetMüslümanı olarak Fazlur Rahman'ı hiç tutmam ve sevmem. Çünkü onun tarihsellik tezi kabul edilirse ortada din diye bir şey kalmaz. O tarihsel, bırak, bu tarihsel boş ver; geriye Yahudilerin ve Haçlıların istediği ılımlı, light, evcil, sulandırılmış bir İslâm kalır. (Diyalog İslâm'ı...)

Türkiye'yi ve İslâm dünyasını kurtaracak yol, zihniyet, tez; yirminci asırda Ehl-i Sünnet İslâmlığının bayraktarlığını yapmış olan Şeyhülislâm Mustafa Sabri, Düzceli Muhammed Zahid el-Kevserî gibi icazetli gerçek hocaların zihniyetidir.

Fazlur Rahman, kelamcıların incelemesi, tahlil etmesi ve yanlışlarını ortaya koyması gereken bozuk bir fırka kurmuştur. Bu fırkanın, Türkiye'de çoğunluğu oluşturan Sünnî Müslümanlara bozuk olduğunun bildirilmesi ve başta inançlı aydınlar olmak üzere halkın uyarılması gerekmektedir.

İstanbul BüyükşehirBelediyesi bu Fazlur Rahman toplantısı için kimbilir ne büyük masraflar etti. Dış ülkelerden gelenlerin uçak, beş yıldızlı otel masrafları, ziyafetler, hediyeler vs... Keşke bu paralarla bir Ehl-i Sünnet büyüğü tanıtılmış olsaydı. Ne kadar faydalı ve hayırlı olurdu.

(yazı daha uzun daha fazlası için buraya bakılabilir)

http://www.reddiyeler.com/detay.asp?haberID=440

19 Nisan 2020 Pazar

Köy Enstitüleri’nde Yaşanan Rezaletler












Köy Enstitüleri’nde Yaşanan Rezaletler – Müslümanım Ama Komünistim diyenlere duyurulur



***

CHP’nin kurduğu Köy Enstitüleri’nde yaşanan binbir türlü rezalet ve komünizm propagandası Meclis tutanaklarına geçmiştir. Dönemin Eğitim Bakanı Tevkif Ileri, 26 Aralık 1952 tarihli meclis konuşmasında, yaşanan rezaletleri, komünizm propagandasını ve anarşiye teşviki belgelerle ortaya koymuştur.

Tevfik Ileri’nin izahatından özetle naklediyoruz:

1 – Tanınmış bir Komünistin aynı illetle malul karısı, bu müesseselerin birine öğretmen olarak atanmış, öğrenciler bu yolda zehirlenmiştir. Birçok vatanperver öğrencinin bu haller karşısındaki aksülamelleri (tepkileri) de zamanın idarecileri tarafından şiddetle karşılanmıştır.

2 – Vesikalarla (belgelerle) sabit olduğuna göre bu Enstitülerde Komünizme dair eserlerin hulasaları (özetleri) talebe konferansları adı altında gençlere dinletilirdi.

3 – Iftiharla kaydedeyim ki bu hadiseler karşısında da en büyük tepkiyi, yine bu müesseselere devam eden temiz Türk köylüsü gençler göstermiş ve Büyük Millet Meclisine kadar başvurmuşlardır. Şimdi de ilgili dosyalardan, şahitlerin ifadelerinden alınan bazı satırları okuyorum.

Hasanoğlan Köy Enstitüsü yüksek kısım öğrencilerinin konferanslarından tesbit edilmiş parçalar:

“Biz hala bu rejimi -Komünizmi- kabul ettiremiyor isek bu, o rejimin kötülüğünden değil, bizim kafalarımızın geriliğindendir.

Son varılacak nokta; vatan, sınır kavgaları atılarak aile ve memleket diye bir şeyin tanınmadığı, bütün insanların kardeş olarak yaşamaya çalıştıkları bir merkezdir. Bunun için yapacağımız iş, hükümeti devirerek yerine geçmek, Komünistliği ilan etmektir.

Aile kudsiyeti saçmadan başka bir şey değildir. Senin karın, benim karım diye tabiat bir şey ayırt etmemiştir. Bunları ortadan kaldıracak elemanlar biziz.

4 – Bir öğrenciye hazırlattırılmış bir konferansta Rusya örnek olarak gösterilmiştir.

5 – Karl Marks’ın hayatı ve mezhebi hakkında konferanslar verilmiştir.

6 – Ahlaki gelenek ve göreneklerimize aykırı her türlü hareketler mazur görülmüş, hatta teşvik edilmiştir. Çirkin muamelelere hedef olan ve mukavemet gösteren kızlarımızdan bıçaklanarak tecavüze uğrayanların bulunduğunu gösteren şahadetler, vesikalar (belgeler) mevcuttur.

7 – Komünist Partisi’nin manifestosunun (bildirisinin) teksir edilerek öğrencilere dağıtıldığı da tesbit edilmiştir. O zaman neşredilen “Köy Enstitüleri Dergisi”nde Komünistliği telkin edici yazılar vardır.”[1]

“Müslümanım ama Komünistim” diyenlere duyurulur.*

Işte o Meclis tutanakları:

*



***



KAYNAK: [1] TBMM Zabıt Ceridesi, 9. Dönem, Cild 18, Içtima 22, 26.12.1952, sayfa 441 ve devamı.

Eşref Edib’in “Kara Kitap” adlı eserinde (Beyan Yayınları, Istanbul 2013, sayfa 72, 73) Tevfik Ileri’nin söz konusu konuşmayı 22.12.1954 tarihli oturumda yaptığı yazılıdır, ancak bu tarih 1952 olacak.

Kadir Çandarlıoğlu

https://belgelerlegercektarih.com/2014/11/07/koy-enstitulerinde-yasanan-rezaletler-muslumanim-ama-komunistim-diyenlere-duyurulur/

Köy Enstitüleri Demokrat Parti hükümeti tarafından millî ve manevî değerlere aykırı eğitim göstermesi dolayısıyla kapatılmıştır. Birer fesat yuvası haline gelen bu kuruluşların kapatılmasına halkımız çok sevinmiştir!

Köy Enstitüleri

1936’da Maarifvekili Saffet Arıkan’ın zamanında köy halkına pratik bilgi vermek ve Köy Eğitmeni yetiştirmeye matuf bir proje tatbikata konur. Bunun askerliğini onbaşı veya çavuş olarak yapan gençler, yetiştirilip köylere gönderilir. Görünürdeki gaye, köye hem bir öğretmen, hem de modern üretim malzemesi ve tarım usûlleri sağlamak. Eğitimin malî yükünü hafifletmekti. İsmail Hakkı Tonguç zamanında 1937 ve 1939 yıllarında çıkarılan kanunlarla da köye eğitmen yetiştirme yaygınlaştırılır. Bu tatbikat daha sonra da Köy Enstitülerine dönüştürülür.

17 Nisan 1940’ta Köy Enstitüleri Kanunu çıkarılarak köy okullarında vazife yapacak öğretmenleri yetiştirmek üzere, şehir ve kasabalardan uzak yerlerde Köy Enstitüleri kurulmaya başlanır. Bu kanunun TBMM’de görüşülmesi sırasında asıl gayenin farkında ve karşı görüşte olanlar, “Köylülerin parasız çalıştırılarak acımasızca istismar edileceği, kız-erkek bir arada eğitim görmelerinin ahlâk anlayışına aykırı olduğu, Köy Enstitüleri’nin keyfî olarak geliştirilmiş bir model olduğu ve neticede “yarım münevver” (hatta dinsiz, inançsız bir tip) yetişeceğini” savunmuşlardır! Zaman onları haklı çıkarmış, bu okullarda yetişenler, köylerinde halk arasında ve derslerde resmen dinsizlik ve ahlâksızlık propagandası yapmışlardır. Bunlar aynı zamanda o günkü Cumhuriyet Halk Partisinin birer militanı idi. Böylece halkın din ve ahlâk konusunda yozlaşmasında büyük rol oynamışlardır! Bu menfî gelişmelerle ilgili (hususiyle din, ahlâk, namus konusunda) tüyler ürpertici örnekler hâlâ canlı olarak yaşayagelmektedir!

Buralardan yetişen Mehmet Başaran, Talip Apaydın, Fakir Baykurt ve Mahmut Makal gibi yazarlar, yazdıkları eserlerinde açıkça komünizm ve ahlâksızlık propagandası yapmışlardır.

Rus asıllı İsmail Hakkı Tonguç ile Millî Eğitim eski Bakanlarından Hasan Ali Yücel de, dinsizlik ve ahlâksızlık eğitiminin baş mimarlarından, aynı zamanda bu zararlı kurumların kurucularındandır!

1942-1943 öğretim yılında ise, Ankara Hasanoğlan Köy Enstitüsüne öğretim süresi üç sene olan bir “Yüksek Köy Enstitüsü” eklendi. 1947’de eğitim programları büyük değişikliklere uğradı ve Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü kapatıldı.

Asıl Gaye

Köy Enstitülerinin kuruluş gayeleri; medrese eğitiminin yerine, çağdaş ve pedagojik bir sistemle kendi örf ve adetlerine zıt bir aydın (!) grubu yetiştirmek içindi. Köy Enstitüleri Anadolu çocuğunun iman yapısını sildikten sonra yerine ahlâksızlık, milliyetsizlik, maddecilik ve komünizm çatısının kurulması için girişilen hesaplı ve planlı bir teşebbüstür. Zamanın idarecileri köylüye dayanmayan hiçbir inkılâbın kalıcı olamayacağını iyi anlamışlardı. Bu sebeple Köy Enstitülerinin görünürdeki temel hedefi eğitim ve öğretimdi. 3 Haziran 1942 günkü TBMM oturumunda Köy Enstitüleri Teşkilât Kanunu görüşülürken o günün Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel şöyle demektedir. “Köydeki öğretmen Cumhuriyetin ve inkılâpların yayıcısı ve öğreticisidir. Her konuda köylüye rehber olarak yetiştireceğimiz öğretmen köy çocuklarını bizim, siyasal düşüncemize göre yetiştirecektir...”

Yine Meclis’te 5 Haziran 1942 günkü oturumda Geçici Komisyon Başkanı Salah Yargı da “Köy Enstitüsü mezunlarının köyde misyonerlik (resmî ideolojinin yayıcılığı) yapacaklarını açıkca belirtiyordu. 4274 sayılı Köy Okulları ve Enstitüleri Teşkilât Kanunu’nun 10. maddesine göre Köy Enstitüsü mezunlarının görevleri belirleniyordu. Kanuna göre, Enstitü mezunu öğretmenler köyde; Eğitim ve öğretimi yerine getirecek, halkın ekonomik ve siyasî açıdan önderi olacaktı. Aynı kanunun 11. maddesine göre ise, öğretmenin bu gayeleri gerçekleştirmesi için vereceği emirlere herkes tarafından uyulması şartı getirildi.

1951’de Köy Enstitülerinin programı klâsik ilköğretmen okullarının programıyla birleştirildi. Daha 1954’te çıkarılan 6234 sayılı kanunla da köy enstitülerinin adı ilköğretmen okulu olarak değiştirildi. Köy Enstitüleri Demokrat Parti hükümeti tarafından millî ve manevî değerlere aykırı eğitim göstermesi dolayısıyla kapatılmıştır. Birer fesat yuvası haline gelen bu kuruluşların kapatılmasına halkımız çok sevinmiştir!

Yine Halk Partisi iktidarı döneminde şehirlerde açılan halkevleri çerçevesinde halkın dinden ve ahlâktan uzaklaştırılması planlanmıştır!

Asırlık İkaz

Bu menfî gelişmeler sırasında Bediüzzaman Said Nursî (ra) Hazretlerinin, 1940’larda bazı kurumlara sunduğu şu uyarıcı gayet mühim tesbiti, günümüze de büyük ölçüde ışık tutmaktadır:

“ (…..) Evet, hürriyetçilerin (İkinci Meşrûtiyet Devri, İttihat ve Terakki Hükümetinin) ahlâk-ı içtimâiyede (toplum ahlâkında) ve dinde ve seciye-i millîyede (dinî ve millî ahlâkta) bir derece lâubâlilik göstermeleriyle, yirmi-otuz sene sonra dince, ahlâkça, namusça şimdiki vaziyeti gösterdiği cihetinden, şimdiki vaziyette de, elli sene sonra bu dindar, nâmuskâr, kahraman seciyeli milletin nesl-i âtisi, (gelecek nesli) seciye-i dîniye ve ahlâk-ı içtimaiye cihetinde, ne şekle girecek elbette anlıyorsunuz (…..) Evet, eski Terbiye-i İslâmiyeyi alanların yüzde ellisi meydanda varken ve an’anat-ı milliye ve İslâmiyeye karşı yüzde elli lâkaydlık gösterildiği halde, elli sene sonra, yüzde doksan nefs-i emareye tabi olup millet ve vatanı anarşiliğe sevk etmek ihtimalinin düşünülmesi ve o belâya karşı bir çare taharrisi (araştırılması) …..” (Said Nursî, Emirdağ Lâhikası, s. 20, 21.)

Bu mühim ikazın kulak ardı etmemek lâzım!




https://www.yeniasya.com.tr/naci-tepir/egitimde-muthis-tahribat_303300

18 Nisan 2020 Cumartesi

genç evlilik zulmü bitsin İSLÂM’DA EVLİLİK YAŞI nedir







ÇOK MÜHİM BİR MESELE: İSLÂM’DA EVLİLİK YAŞI “Bugün çok riskli bir meseleyi masaya yatırmak istiyorum: İslâm’da evlilik yaşı. Çocuklukla yetişkinliği birbirinden ayıran mevsime hem biyolojik olarak hem de dinen buluğ (ergenlik) çağı diyoruz. Çocukken hiçbir mesuliyeti mükellefiyeti olmayan, bazı muamelelerde velisine tabi olan fertler ergenlikle birlikte artık yetişkin bir birey, reşid bir insan olur. Namazla, oruçla, tesettürle vs mükellef olur, işlediği günahlardan mesul olur, evliliğe ehil olur. Evet isterse evlenebilir.

İslam hukukuna göre buluğa ermek münferit bir birey olmak dolayısıylada evliliğe ehil olmak anlamına geliyor. “Türkiye de 13-15 yaşında akıl baliğ olunuyor bu yaşta evlenilebilir” deyince fırtınalar kopuyor. Bunu söyleyince bazı hocalar “13’ne gireni hemen yakasından tutun nikah masasına oturtun” demiş gibi lince maruz kalıyor, algı operasyonları başlıyor.

Şimdi buradan hareketle İslam’a ve müslümanlara hakaret eden gâvurcuklara cevap vermiyeceğim elbet, ancak hayvanlar gibi nikahsız yaşamayı teşvik ve talep eden bu azgınların ve onların dümen suyuna giden bazı şahsiyeti erezyona uğramışların propagandaları karşısında ne diyeceğini bilemeyen, kendisini ifade edemeyen veya kafası karışanlara ilham olması muvacehesinden bir izah yapmaya gayret edeceğim.

Evvela şunu bilmemiz lazım; “olabilirlik” ayrı şey, “mutlaka olmalı” ayrı şey, “olsa daha iyi olur” ayrı şey, “olur ama uygun değil” ayrı şey. Sadece bu mefhumları idrak edersek bir tek bu hususu değil birçok meseleyi vuzuha kavuşturmuş olabiliriz.

“Olabilir” konumunda olan bir çok şey aslında umum nazarında hoş karşılanmaz ve bu pek tabiidir. “Olabilir” olan herşeyi oldurmaya kalkamayız. Ancak bazı alanlar vardır ki binde bir bile olsa arzu edene açık bırakılmıştır. Hele bu İslâm gibi evrensel ve çağlara hitab eden bir din ise… Hele ki; “eşyada asıl olan ibahadır.” (yani bir şey hakkında Allah ve Rasülü yasak beyanında bulunmamışsa o şey mübahtır, veya o saha kullanıma açıktır.) prensibini düstur edinen İslâm hukukunda bu saha hayli geniştir.

Tabiki bu mübah sahası, “olabilirlik” alanı sadece İslâm’a has değildir. Günümüz hukukundan bir kaç misal verecek olursak yani yasal olup ama tercih edilmeyen hatta kerih görülen çok şey zikredebiliriz;

✅Türkiye’de bugün 18 yaşına giren yasal olarak evlenebilir, peki bu yasadan 18 yaşına gireni hemen yakasından tutun nikah masasına oturtun manası çıkarılabilir mi? Asgarisi bu, istersen 40 yaşında evlen yani…

✅Bugün Türkiye’de 18 yaşında bir kızla 68 yaşında bir adamın evlenmesi yasal, buradaki boşluktan hareketle “Türkiye kanunları kızları 50 yaş büyük biriyle evlendirmeyi kabul ediyor” diyebilir misiniz?

✅Bugün Türkiye’de 18 yaşından küçüklere sigara satışı yasaktır, buradan hareketle “18 yaşına giren herkes sigara içmeye başlasın” manası çıkarılabilir mi?

✅Bugün Türkiye’de bir müftü emekli olduktan sonra meyhane açabilir, tamamen yasal. Buradan hareketle Türkiye Cumhuriyeti yasaları din görevlilerine meyhane açmaya izin veriyor denebilir mi?

(Bunun yüzlerce misalini tadad edebiliriz.) Peki “İslâm akil baliğ olana evlenebilir” deyince buradan nasıl bu propagandalar türetiliyor. Kaldı ki Türkiye’de müslümanların böyle bir uygulaması yok, çok nadir 16-17 yaşında gençler birbirini severek belki evlenilebiliyor oda analarından emdiklerini burunlarından getiriyorlar.

Ne Diyanet ne diğer cemaatler 18 yaşından evvel evlenmeyi tasvib etmiyor. Mesela Mahmud Efendi Hazretleri resmi nikah olmadan imam nikahı kıyılmasına müsade etmiyor. Buda 18 yaşından evvel evlenmeyi men etmek anlamına geliyor. Çünkü devlet dini nikahı muteber kabul etmiyor ve kadınlar mağdur oluyor.

Hal böyleyken birileri sürekli “falanca hoca 9 yaşında evlendirin” dedi, “Diyanet 12 yaşında evlendirin” dedi diyerek operasyon çekiyor. Halbuki hiç öyle birşey yok. Yapılan beyanatlar yukarıda izah ettiğim gibi serbest bırakılmış bir “olabilirlik” alanı. Buluğa eren bir kimse Hanefi Mezhebine göre kendi başına, Şafii mezhebine göre velisinin izni ile evlenebilir. İslamın hükmü budur, bunu değiştiremezsin. Çünkü Allah ve Rasûlünden bunu yasaklayan bir beyan gelmediği gibi teyid eden onlarca vaka vardır. Birileri Allahlık tasladığı için istediğini helal istediğini haram sayıyorsa bu bizi alakadar etmez.

Bilginiz olsun diye mesele ile alakalı bir hükmü daha beyan etmek isterim: velisi 1 yaşındayken bile çocuğunu evlendirebilir, nikahlayabilir ancak çocuk buluğa erince kabul veya red hakkına sahiptir. Nikahın devamına veya feshine karar vermek kendi iradesindedir. Bu sözlülük veya beşik kertmesi gibi bir vaka, evlendirince bir yaşındaki kızı alıp gitmiyor yani. Bulağa erip bu akdi onaylarsa o vakit bugün ki ifadeyle düğün dernek kuruluyor. Fıkıh kitaplarında bulunan bu hükümlerinde istismar edilmesi sebebiyle bilinmesini önemli gördüm.

Son söz: İnsan doğar büyür akıl baliğ oluncada ekmek gibi su gibi evlenmeye ihtiyaç duyar. Hal böyle olunca fıtrat dini olan İslâm buluğ ile “tam manasıyla” evlilik kapılarını açmış. Ancak bu durum yaş itibari ile kişilerden kişilere, coğrafyalardan coğrafyalara farklılık gösterir. Türkiye de 60 sene evvel dedelerimizden dinlediğimiz evlilik yaşı 13-15’lerde imiş. Buna bağlı olarak torununun torununu gören insanlar ben tanıyorum. Evlenipte karı koca oyun oynayan insanları duydum. “Ceviz oynamaya mı geldin” diye bir de türküsü var. 😊

Bugün artık evlilik yaşı otuzlara yükselmişken böyle gereksiz bir mevzuya girmek istemezdim ancak başta da arz ettiğim gibi nikahın, evliliğin aleyhinde olan, zinanın ve fuhşun yayılmasını arzu eden şirret bir güruh bu meseleleri istismar ediyor. Gördüğünüz gibi bunda asla gocunacak birşey ben görmüyorum, sizde gocunmayın. İslam en güzel yoldur, fıtrat en makul usuldur.

Benim bir lafım var hani, “İnsanın yaşı ilerledikçe olgunlaşmaz, gartlaşır. İnsanı olgunlaştıran yüklendiği yük ve mesuliyettir.” Onun için yaşa fazla takılmayın, bazen 16 yaşında evlenen ilk okul mezunu kızlar/erkekler hamarat bir ev hanımı/ev reisi, iyi bir anne/baba olurken 30 yaşında üniversite bitirmiş kız/erkek bakıyorsun Allah’ın odunu. Niye? Sorumluluk almamış, ağır yük görmemiş, evlense bile çoğu kere dikiş tutturamıyor, uyum sağlayamıyor birbirine hizmet etmek ağır geliyor. Ee Ağaç yaş iken eğiliyor, kart ağaç eğilmez, kırılır.

Benim şahsi kanaatim 18-22 arası evlilik işi halledilmeli aksi halde bunun çok mahzurları var, onları muhtelif yazılarımda izah etmiştim…” Mesut Özbilir

8 bin aile perişan

Erken yaşta evlendikleri için haklarında açılan kamu davaları sonucu eşleri tutuklanan kadınlar, soruna çözüm istiyor. 8 bine yakın ailenin maruz kaldığı durum, ailelerin dağılmasına, çocukların psikolojisinin bozulmasına ve sayısız mağduriyete sebebiyet vermede. Yeni Şafak’a konuşan mağdur kadınlar, “Çocuklarımızın babasını geri istiyoruz” diyor.

rken yaşta evlendiği için haklarında kamu davası açılan ve yıllar sonra cinsel istismar suçundan hapse atılan kocalarını bekleyen kadınların dramı yürekleri dağlıyor. Resmi rakamlara göre genç yaşta evlilik nedeniyle 8 bine yakın kişi ceza evinde. Söz konusu durum ailelerin dağılmasına, çocukların psikolojisinin bozulmasına ve sayısız mağduriyete sebep oluyor. Yeni Şafak genç evlilik mağdurlarına ulaştı ve onların dertlerini dinledi.

MAĞDURİYETLERİMİZ GİDERİLSİN Şükriye Orhan: Ben 11 sene önce 14 yaşındayken kaçarak evlendim. Şimdi 25 yaşındayım. Sonra ailemin imzasıyla 17 yaşındayken resmi nikahımız oldu. Doğum yaptığım sırada hastane bildirmiş evlendikten yedi sene sonra sekiz yıllık bir ceza geldi. Biri 11, diğeri 9 yaşında olan ve 4 aylık 3 çocuğum var. Çocukların bir de masrafı oluyor. Ben çalışamıyorum. Biz aşk evliliği yaptık. Böyle olmasa ceza evinde görüşe gitmezdim. Evet biz hata yaptık. Çok erken bir yola kalkıştık. Ama bu cezaların çok sonra gelmesi bizim aile birliğimizi yıktı. Mağduriyetimizin giderilmesini istiyorum.

ÇOCUKLARIMIN BABASINI GERİ İSTİYORUM Ayşe Erdoğdu: Bizim başımıza bu olay 5 yıl önce geldi. 2012’de evlendik. Evlendiğimde 17 yaşındaydım. Baba rızasıyla evlenmeme rağmen kamuya düştü. Eşim ceza evine girdi. İlk evlenmeden kaçtığımız için eşim mahkemeye çıktığında hakim ve savcılar ‘evlenin karşıma öyle çıkın’ demişlerdi. Biz bu şekilde aile rızasıyla resmi nikah yaptık. Beş yıl boyunca bir şey olmadı. Sonra sekiz yıllık ceza kesildi. İki tane çocuğumuz var. Biri iki yaşında diğeri bir buçuk aylık. Ben onlara bakıyorum, hiç iş yapamıyorum. Maddi olarak sıkıntı çekiyoruz. Çocuklara açıklayamıyorum da. Ben eşimi, çocuklarımın babasını geri istiyorum.

STRESTEN HASTA OLDUM Mahinur Bilmez: Eşimle kaçarak evlendik. Ben 15 yaşındaydım o 17. Ailem duyduğu ilk zaman şikayetçi olmuştu. Sonra geri aldılar. Biz evlendik düğünümüzün üzerinden yedi sene geçti. Tam yedi yıl ceza verdiler. Üç senedir eşim ceza evinde. Ben bu süre zarfında elimde avucumda ne varsa avukatlara verdim. Stresten dolayı beynimde bir rahatsızlık çıktı. Çalışamıyorum artık. Eşim beni kimseye muhtaç etmezdi. O cezaevine girdiğinde yalnız kaldım. Resmen resmi nikahlı eşimden beni koruyorlar.

Gamze Soysal’ın eşi 8 yıl ceza aldı ve 7 aydır cezaevinde. ÇOK ZOR DURUMDA KALDIK

Gamze Soysal: Dokuz yıl önce kendi rızamla severek evlendim. Yaşımız tutmadığı için ilk aile imzasıyla iki yıl sonra da resmi nikahla evlendik. Doğum yaptığım sene hastane bizi şikayet etti. Orada bir kamu davası açıldı. Aradan sekiz yıl geçince bize sekiz yıl dört ay ceza geldi. Eşim içeriye gireli yedi ay oldu. Çocuklarımın biri 9 yaşında diğeri sekiz aylık. Mecburen ailemin yanına geldim. Tez vakitte kurtulmak istiyoruz. Çok zor bir duruma düştük.


Bir defalık af çıkabilir Söz konusu durumla ilgili açıklama yapan Ceza Avukatı Yalın Damatoğlu şöyle konuştu: “Türk Ceza Kanunu 15 yaşı kısas alıyor. Onun altına ise cinsel istismar suçu veriyor. 15 yaş altındaki kız çocuğunun rızası sorulmadan, 15 ile 18 yaş arasındakinin rızası varsa çok az bir ceza ile geçiştiriliyor. Bu cezaya uyulması için bir kere kızın 15 yaşından küçük olması lazım. Bir çok vakıada evleniyorlar çoluk çocuğa kavuşuyorlar ondan sonra ceza geliyor. Ve evlenenler aftan yararlanırım diye yuva kurmuyor. Bunun değerlendirilmesi gerekiyor. Çoluk çocuk herkes mağdur durumda. Zaten evlenmiş olanlara bir defaya mahsus af yapılabilir. Bu kararın manası ‘Evlenirsen affederim değil’ zaten evlenmiş yuva kurmuş yıllar sonra ceza alan kişilerin ailelerine kavuşturmak.”

https://www.yenisafak.com/hayat/8-bin-aile-perisan-3450608

Genç evlilik mağduru Tıraş'tan yetkililere zor soru: Eşim benim istirmacım ise aile cüzdanını neden verdiniz?

Yeniakit.com.tr'ye konuşan genç evlilik mağduru Merve Tıraş yetkililere, "Devlete şunu sormak istiyorum. Eğer o benim istirmarcım ise bu aile cüzdanını bize neden verdiler?" diyerek seslendi.

"Öyle bir noktaya geldim ki benim çocuğum babasını sorduğunda ona verecek cevap bulamıyorum." diyen genç evlilik mağduru Merve Tıraş, "Arkadaşlarımla Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne geldik. Sayın Binali Yıldırım ile görüşme fırsatı buldum. Kendisine çocuğumun babasını istediğimi ilettim. Sayın Yıldırım, 'Ben sizin mağduriyetinizi biliyorum. İnşallah en kısa zamanda çözüme ulaşır.' dedi." ifadelerini kullandı.

Evliliklerinin resmi nikahları kıyıldıktan sonra suç haline geldiğine dikkat çeken Tıraş, şöyle konuştu:

"Devlete şunu sormak istiyorum. Nasıl olur da resmi nikahlı eşim benim istirmarcım olabilir. Eğer o benim istirmarcım ise bu aile cüzdanını bize neden verdiler? Benim çocuklarım olmuş ve üzerinden yıllar geçmiş. Bizim evliliğimiz resmi nikahımızdan sonra suç sayıldı."

https://www.yeniakit.com.tr/haber/genc-evlilik-magduru-tirastan-yetkililere-zor-soru-esim-benim-istirmacim-ise-aile-cuzdanini-neden-verdiniz-956899.html


Evlilikte İslâm’ın kriteri büluğ çağıdır

https://hic1seyim.blogspot.com/2019/12/evlilikte-islamn-kriteri-bulug-cagdr.html


17 yaşında evlenip yuva kursalar "çocuk gelin" diye yaygara yapılır ama 14 yaşında evlilik olmadan hedonizm "çağdaşlık" sayılır. Avrupa barbardır, vahşidir, hedonisttir lakin yaptıkları her sapıklığı önce kanuna yazarlar ve pedofili bile kanuna uygun olduğu için alkışlanabilir.

https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-44915562?ocid=socialflow_twitter

https://twitter.com/bbcturkce/status/1020981655882936320







14 Nisan 2020 Salı

MEVDUDİ’NİN FİKİRLERİNDEN BİR NEBZE – AHMED DAVUDOĞLU








Mevdudi yazarlığıyla, üslubuyla, parlak ifadeleriyle meşhurdur. En fazla meşgul olduğu ilmin felsefe olduğu söylenir. Fakat kolay tarafından din âlimi olmaya da heves etmiş, dinde reformcu bir cemaat meydana getirmiştir. ‘

Dinin Yenilenme ve İhyası’ namında bir eser yazmıştır. Bu sebeple İslâm âleminin her tarafında, bilhassa Pakistan’da ve Mısır’ da şöhret bulmuştur. Mısır’ın reformcu yazarları onu göklere çıkartmış, buna mukabil Pakistan’ın Ehl-i Sünnet uleması da kendisini yerlerin dibine batırmışlardır. Memleketimizde bu zatı sevenler ve kendisine dinde söz sahibi imiş gibi mevki verenler bulunduğu göze çarpmaktadır. Anlaşılıyor ki, bu zevat Mevdûdî’nin kim olduğunu iyi bilmiyorlar. Onu en iyi bilenlerin kendi hemşehrileri olacağına şüphe yoktur. İşte Mevdûdî’yi öğrenmek isteyenlere naçiz bir hizmet olur ümidiyle onun hakkında Pakistan’da neşredilen bir eserden bazı kısımları tercüme etmeyi münasip gördüm. Eserin adı ‘Üstad Mevdûdî ve Hayatıyla Fikirlerinden Bazı Nebzeleridir. Eserin müellifi büyük hadis âlimlerinden Medrese-i Arabiye Müdürü faziletli Muhammed Yusuf el-Bennurî Hazretleridir. Kitap 1966’da Karaçi’de basılmıştır.

Önsözünden anlaşıldığı veçhile eser büyük hadis âlimlerinden Muhammed Zekeriyâ Hazretlerinin yazdığı bir hitabeye mukaddime olmak üzere kaleme alınmıştır. Biz onun bütününü değil bazı yerlerini aldık.

Şeyh Muhammed Yusuf, kitabının önsözünde şöyle diyor:

“İşte böyle bir zamanda Hindistan’da Ebû’l-A’lâ el-Mevdûdî’nin hareketi ve Cemaati İslâmiye teşkili başladı. İyi bir hükümet kurmak ‘Dinin Yenilenmesi ve İhyası’ adlı elverişli bir nizam meydana getirmek iddiasıyla ortaya çıkmış güzel güzel isimlerle fikir ve nazarları celp etmiştir. Millet onun davasında sadra şifa verecek deva ve bu hissedilir boşluğu dolduracak meta var zannı ile hemen davetine icabet etti. Onun çağrısını, davasını medh u sena etmeğe başladılar.

Mevdûdî bazı büyüklerin takdir ve iltifatları, bazılarını teyitleri, birtakımlarının onunla teşrik-i mesaileri arasında ilerlemeğe başladı. Hareket canlandı, kuvvetlendi; ilerledi ve dallandı.

Lâkin ne yazıktır ki kaleminden firaset-i iman sahiplerini intibaha getiren şeyler zuhur etti. Bu zevat kalplerinin keskin nuru sayesinde onun fikirlerindeki sapıklık ve çarpıklığın tehlikesini sezdiler.

Zamane dinsizlerinin her devirde dillerine doladıkları “İslâm, Müslümanların kötü davranışları yüzünden toplumu ilerletme hususunda muvaffakiyetsizliğe uğradı. O mübarek günler, sayılı birkaç yıldan ibaret kaldı. Bahtları yâr olmadı” lâkırdıları gibi o da ta ilk asırlardan başlayarak günümüze kadar selefe atıp tutmağa başladı, fesubhanallah.

Allah Teâlâ’nın bütün dinler üzerine muzaffer kılacağı,kıyamete kadar koruyacağım ilân buyurduğu birdin!..

Peygamberimizin -sallallahu aleyhi ve sellem- “Bir taife kıyamete kadar hakkı tutmaktan geri kalmayacaktır.” “Ümmetim en hayırlı ümmettir.” “Ümmetim delâlet üzerine ittifak etmez.” “Ümmetim yağmur gibidir, evveli mi daha hayırlıdır sonu mu bilinmez” diye nida buyurduğu bir din!..

Buna benzer birçok açık âyetler ve Resûlullahın -sallallahu aleyhi ve sellem- parlak hadisleri vardır ki, her nesilde hayrın bu ümmetle kalacağını gösteriyor. Bunun zıddına kim sesini çıkarır da Allah ve Resulünü yalanlayabilir! Mevdûdî gibi birisi mi bu dini yeniden diriltecek; bu ümmetin gelmiş ve geçmişinin yapmadığını yapacak? İşte buna şaşılır!

Bu gibi şatafatlı iddialar karşısında büyük ulemanın seçkinleri intibaha geldi. Ona hüsnüzan beslerken şimdi üzüntüye düştüler ve dini müdafaa için memleketi felâkete sürükleyen bu yanlış düşüncenin önünü almağa kıyam ettiler.

Bu büyüklerden biri, zamanımızın bereketi hadis âlimi Mevlânâ Muhammed Zekeriyâ Sıddîkî Hazretleridir. Kendisi hadiste yüce telifat sahibidir. Hayatı tedris ve telif suretiyle ilme hizmet ederek geçmiştir. Bu zat Mevdûdî’nin şöhretine aldanan bazı ulemaya bir beyanname yazdı. Beyanname basıldı. Bana da beyannameye bir mukaddime yazmamı rica etti. Bu mübarek davete derhal icabet ettim. Ve aşağıda okuyacağın satırları yazdım. Allah hidayet ve tevfıkin velisidir.

Muhammed Yusuf el-Bennurî

MEVDÛDÎ’NİN FİKİRLERİNDEN BİR NEBZE

MEVDÛDÎ’NİN NAZARINDA ALLAH, RABB, İBADET VE DİN

1- Mevdûdî “Kur’ân’ın dört temel ıstılahı” adlı kitabının mukaddimesinde şöyle devam ediyor: ” İlâh, Rab, İbadet ve Din! Kur’ân’ın dört temel ıstılahı! Bunları bilen Kur’ân’ı bilir. Bunları bilmeyen Kur’ân’ı bilmez; tevhidi bilmez, şirki bilmez; ibadetin yalnız Allah’a mahsus olduğunu da bilmez. Her kime bu ıstılahlar gizli kalırsa mii’min bile olsa o kimseye Kur’ân’ın anlaşılması gizli kalır ve mü’min olmasına rağmen inanç ve ameli eksik olur.”

Sonra şöyle iddia ediyor: “Bu ıstılahların manalarında Kur’ân’ın indiği devirdeki anlaşılandan değişme vaki olmuştur. Bu geniş manalar yerlerini dar mâdût ve miibhern manalara terk etmişlerdir. Bunun iki sebebi vardır: Arap dilinin zevkinin azlığı ve Müslümanların islâm devrinde doğmuş olmaları. Bu sebeple Kur’ân’ın indiği devirde kâfirler hakkında kullanılan bu manaları bilememişlerdir. Bilahare mezkur ıstılahlara Kur’ân’ın indiği devirde kullanılan manaları ile birlikte lügat uleması ve tefsir erbabına da gizli kaldığı için insanlar dinin dörtte üçünü anlayamamış hatta İslâm’ın hakikî ruhu kendilerine gizli kalmıştır. Bundan dolayı da inançlarında ve amellerinde eksiklik görülür.”

Mevdûdî’nin söylediklerini tam sadakat ve diyanetle tercümesi budur. Risalesinin sonunda

(156’ncı sayfada) “Allah Teâlâ Peygambere -sallallahu aleyhi ve sellem- Nasır sûresinde farzları (yâni peygamberlik farzlarını) eda ederken kendinden sadır olan kusurlarından dolayı Rabbine istiğfarda bulunmasını emretmiştir” diyor.

Tenkit ve Muaheze:

Mevdûdî’nin sözünden anlaşılıyor ki lügat uleması ve müfessirler bu isimlerin Allah tarafından murat edilen manalarını bilememişlerdir. O bu zevattan hiçbirini istisna da etmemiştir. Bunları üstad Mevdûdî’den başkası anlayamamıştır iddiası şüphesiz şatafatlı bir davadır. İşin cidden şaşılacak tarafı, Mevdûdî bu manaları izaha başlayınca orta çağların lügat âlimlerinden İbn-i Esîr el-Cezerî, İbn-i Manzûr el-İfrikî, Firûz Abâdî gibi zevatın “en-Nihaye”, “el-Lisan” ve “el-Kâmus” adlı eserlerinden istifadeye mecbur olmuştur. Kendisinin boyu Ebû Ubeyde, Ebû Ubeyd, Ebû Hanife ed-Dîneverî, İbn-i kuteybe gibi lisan âlimlerini ve onlardan sonra gelen Ezherî ve Cevheri gibi zevatın topuklarına bile eremez. Şu hâlde Mevdûdî’nin bu kelimelerin şerhlerini, hakikî ve mecazî manalarının izahını, Müslümanlar arasında ve Müslüman evlerinde doğup Araplarca murat edilen manalarını bilmeyen bu zevattan alması nasıl doğru olabilir? Böyle büyük bir dava bütün dalâlet ve sapıklık kapılarını açmak demektir. Bütün bu asırlar boyunca lisan ve tefsir ulemasından emniyet kalkar. Kur’ân’dan şahit göstermeksizin lisan uleması ile tefsir erbabı ile ihticac etmeksizin dilediğimiz gibi akıl ve idrakin anladığı şekilde tevil yolunu açar.

Bak bir kere Allah hayrını versin! Öyle bir şey ki onu Muhammed bin Cerîr et-Taberî ve sonrakileri bilememiş; Cûrcânî, Zemahşerî, İbn-i Teymiyye, İbn-i Kayyim, İbn-i Kesîr bilememiş; onlardan öncekiler ve sonrakiler bilememişler… Aradan 14 asırlık uzun bir fetret devri geçtikten sonra Mevdûdî anlamayı üzerine almış!.. Bu kelimelerin manaları bilinmediği için şu derin uçurum meydana gelmiş… Hem de şu dört kelimeden: İlâh, Rab, ibadet ve din!

Bundan daha kepaze cehalet olur mu -ilk asalardan bugüne kadar Arap ve Acemden gelmiş geçmiş bunca lisan uleması belagat erbabı, muhaddisler, müfessirler bir şey anlamamış da, Arapçayı iyi konuşup iyi yazamayan hatta Urduca tercümelerin yardımı ile anlayabilen bir ecnebi adam anlamış!..

Lât ve Uzza’ya tapanlar ilâhın, rabbin, ibadetin ve dinin manalarını anlamışlar da bütün Müslüman ümmeti Peygamberlerinin ilmini asırlarca birbirlerinden aldıkları hâlde bunların manalarını bilememişler! SubhanallahL Sen hiç akıllara bu davadan daha uzak bir söz gördün mü? Bir şey ki onu cahiliyetleri devrinde kâfirler biliyor… İslâm devrinde Müslümanlar Peygamberin -sallallahu aleyhi ve sellem-kendilerine kitap ve hikmeti öğretmesine rağmen bilemiyorlar!.. Herhalde onu Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-de anlamamıştır. Yahut Müslümanlara öğretmemiştir, Öğretse bile birkaç asır sonra bu anlayış inkıtaa uğramıştır.

Acaba bu uzun ve geniş davalar niçin? Bunlar nefisteki bir hacet ve kalpteki bir maraz içindir. Bunları iddia ediyor ki tevile ve kelimelerin manaların bozmaya imkân bulsun! Bütün bunlar kitaplarında risalelerinde neşrettği tevil ve tahriflere hazırlıktır.

Bunlarla istediğini yapmak kendisine mümkün olur. İşte kitaplarında muameleler, akitler, ahitler, dünya işleri, idare ve hayat nizamı gibi dinde olan her şeyi ibadet saymıştır. İbadetin namaz, oruç, zekât ve hacca münhasır olmadığını açıklamıştır. Bunların yanında iddia ettiği diğer şeyler bulunmazsa kurtuluş yoktur. Hatta bu ibadetlerin İslâm’da bizzat maksut olmayıp sulta ve iktidara gelmek, devlet kurmak için birer vasıta olduğunu iddia etmiştir. Bundan şu anlaşılır: Hükümet kuruldumu, bu vasıtalardan beklenen maksat son ermiştir. Şu hâlde hassaten bu dört ibadete lüzum kalmamıştır…

Sen bundan daha açık dalâlet ve çarpıklık gördün mü? Ama kitaplarında ve yazılarında bu iddiaların çoğu yalabık kara kayanın üzerinde karıncanın kıpırtısı gibidri. Onları öyle bir üslûpla anlatır ki anlayan pek az olur. Şüphesiz zamanda kör fitneler zamanıdır. Nitekim Buhârî ile Müslim’in hadislerinde bir adam hakkında “Ne akıllı ne zarif adam! Ama kalbinde hardal tanesi kadar iman yok!” buyurulmuştur. Allah’a sığınırız.

Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-Hâtemü’l-Enbiya ümmeti de Hâtemü’1-Ümem olduğuna göre hiç İslâm dininin esasları bir kimseye gizli kalır da her sapık dilediğini yapabilir mi? Hayır, hayır! Din mahfuzdur; şer’î hakikatler mahfuzdur. Onlar hem ilmen hem amelen ma’mulun bihtir. Onlara şek şüphe arız olamaz.

Hâsılı bu isimlerin manalarını Mevdûdî’den başka kimse bilemeyince o dilediği tevili ve tahrifi yapmış; tevil kapısını ardına kadar açmış; İslâm ümmetini ulemasıyla, muhaddisleriyle, fukahasıyla toptan cahil çıkarma imkânını bulmuştur!

Umarım bu tembih kanaatbaş olur da onu tetkik ve tahkik için kâfi gelir. İnayet Allah’tandır.

Risalesinin sonunda anlattıkları da şaşılacak şeylerdendir. Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-nübüvvet farzlarında kusur ettiği için Allah kendisine tövbe ve istiğfarı emretmiş!..

Allah’ın bu emri nerede, kusur etmek vazife yapmamak nerede!.. Anlaşılan bu adam, günah olmadan tövbe olmaz biliyor. Ve Peygamberin -sallallahu aleyhi ve sellem- vazifesini eda hususunda günah işlediğini, kusur ettiğini sanıyor. Zavallı bilmiyor ki Resûlullahın -sallallahu aleyhi ve sellem-istiğfarımn manası başkadır. O, namazdan çıktımı, “Estağfirullah, estağfirullah” derdi. Namaz günahmıydı ki, ondan dolayı Rabbine istiğfarda bulunurdu! Heladan çıktığında “Allahım senin affını dilerim” derdi. Acaba Rabbine isyan mı etmiş de af diliyordu. Böyle birçok yerlerde istiğfar ederdi.

Allah Teâlâ Fetih sûresinde “Ta ki Allah senin gelmiş geçmiş bütün günahlarını bağışlasın” buyurarak umumî ilânda bulunmamış mıydı! Allah Teâlâ onun kadrini böyle yüceltmiş; ona nimetini böyle tamamlamıştı.

Bütün ümmet peygamberin masum olduğuna ittifak etmiştir. Bu gibi yerlerde istiğfarı ise Allah Teâlâ’yı ve Kibriyasını şiddetle bilmesine hamd u senasının O’nün Celâl ve Kibriy asına yetmediğine nazarandır; yetmediği için istiğfar eder. Nitekim secde duası hakkındaki Müslim hadisinde “Sana hamd u senayı sayıp bitiremem, sen kendini nasıl sena buyurdunsa öylesin” demiştir. Ortada ne günah vardır, ne suç! Ne taksir vardır, ne hata! O hâlde hani peygamberlik vazifelerini yaparken noksanlığı nerede.

Mevdûdî sanki gözetleme kulesine yerleşmiş de kalbinde ve inancında beslediği “Bütün peygamberler hata ederler, günah işlerler; ismet daimî değildir” davasını ilân için fırsat gözetiyor. Ve kalbindeki inancı kaleminden damlıyor. Kalbin içinde ne varsa dışına da o sızar. Bunları aşağıdaki beyanımızdan anlayacaksınız.

Mevdûdî’nin yazılarında Peygamberin -sallallahu aleyhi ve sellem- veya diğer peygamberlerin kusur işlediklerinden bahsetmesi bir kalem hatası değildir. Bu onun kalbine akide gibi yer eden bir şeydir. Ve onun uydurma kaidelerinden biri olmuştur. Bu suretle peygamberlik mansıbına dokunuyor; bununla da dinin temeli sarsılıyor. O, Peygamberin -sallallahu aleyhi ve sellem- sair insanlar gibi kimi isabet, kimi hata, bazen itaat, bazen isyan eden bir insan olduğuna inanıyor. Ona göre Peygamber masum değildir.

Mevdûdî’nin kitaplarını, makalelerini ve hadislerini okuyan bir kimse, buna satır aralarında rahatlıkla ve serbestçe vakıf olur. Peygamber masum değildir. Sahabede, cahiliyet marazlarından, arınamadıkları bir şeyler kalmıştır. Şu hâlde dinden emniyet kalkıyor demektir. Biz dini kimlerden alacağız?

Mevdûdî’nin cemaatinden ilmi ile tanınan Müftü Muhammed Yusuf, bana bir defa reddiye olarak yazdığı makalesinde: “Kur’ân bütün peygamberlerin asî ve günahkâr olduklarını beyanla doludur. Sen ise onlar için masumiyet iddia ediyorsun” diyordu. Allah’a sığınırız.

Buradan anlaşılıyor ki, bu fikir onun cemaatinin inançlanndandır. Onu liderlerinden ve başkalarından almışlardır.

MASLAHAT İCABI İSLÂM’IN TEMELLERİ DEĞİŞEBİLİR

2- Üstad Mevdûdî hulâsa olarak şöyle diyor: “İslâm’ın temelleri iki kısımdır. Bir kısmı değişiklik kabul etmez, Allah’ın birliğine inanmak ve peygamberlik böyledir. İkinci kısım maslahat icabı değişiklik kabul eder.”

Bundan sonra Teâlâ Hazretlerinin: “Ey insanlar! Biz sizi bir erkek ve kadından yarattık, tanışasınız diye sizi cemaaatlere, kabilelere ayırdık. Şüphesiz Allah indinde en makbulünüz en ziyade takva sahibi olanınızdır” âyet-i kerimesiyle buna misal veriyor.

Mevdûdî şöyle diyor: “Bu kaide dinin temellerinden biridir, efrat ve kabileler arasında adalet, neseb ve kabile gibi her unsurî tefrikaya son vermek! Kıymet ve üstünlük kişi- ile Allah arasındadır.

Peygamberimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- bununla amel etmiştir. Bunu birçok defalar ilân da etmiş; köleleri, azatları kumanda mevkilerine tayin suretiyle bilfiil icra etmiştir. Bu nizamı kurmağa çalışmıştır. Lâkin memleket nizamı kurma zamanı gelince bu temel kaideyi çabucak terk etmiş; ‘İmamlar Kureyş’ tendir’ demiştir.” İşte muhterem üstad Muharrımed Eşrefin el-Minber mecmuasının 21 Ocak 1958 tarihli sayısında bu yanlış fikri uzun uzadıya tenkit ederken Mevdûdî’den hikâye ettiklerinin cümlesi budur.

Mevdûdî: “Araplar hilâfet ve riyasetin Arap’ tan başkasına verilmesine tahammül edemiyorlardı. Hatta hilâfete Kureyş’ten başkasının getirilmesini Çekemiyorlardı. Bunun üzerine Peygamberimiz, Kur’ân’ın ifade ettiği eşitlik esası ile ameli terk etti. Dini kurmak için ashabını da bundan menetti…” diyor.

Tenkit ve Muaheze:

Bu son derece hatalı bir düşüncedir. Dalâlet ve çarpıklığın evc-i bâlâsına ulaşmıştır. Onu ret ve tenkit yerini tutacak hiçbir tevil temizleyemez. Şenaati fecrin doğuşu kadar açıktır. Hiçbir delil ve burhana ihtiyacı yoktur. Evet, namaz, zekât, oruç, hac ve emsali her ibadet İslâm’ın esas maksatlarından da olsalar, memleketin nizamı gerektirirse değişebilirler. O buna “amelî hikmet” adını veriyor. Dinin şer’î temellerinden her şeye girer.

Bir bak! Allah hayrını versin! bundan daha açık bir dalâlet ve çarpıklık gördün mü?

Üstad Mevdûdî, Pakistan devletinin milletvekilleri ve devlet başkanı seçimi yapılırken “Cemaat-i İslâmiye” nizamnamesinde, yeni keşfedilen bu fikri ileri sürmüştür. Pakistan’ın merhum Devlet Başkanı Eyüp Han’ın karşısına Fatma Cinnah Hanım çıkmıştır. Mevdûdî ile cemaati, Allah’ın verdiği bütün güç ve kuvvetleriyle Fatma Hanımı tutmuş; bütün başkanlık sıfatlarının, riyaset vasıflarının Fatma Hanımda mevcut olduğunu, Eyüp Han’ın bunların hepsinden mahrum bulunduğunu iddia etmişlerdi. Memlekete reis olmak Fatma Hanımın hakkı idi!..

Ulema ve millet buna itiraz ettiler: “İslâm esaslarına göre kadında reislik selâhiyeti yoktur. Fatma Hanım reis olamaz” dediler. Mevdûdî ise bu temel kaideye sarıldı: “Bu nazariye İslâm’ın tedbil, tağyir kabul eden esaslarından biridir. Allah’ın birliğine inanmak ve peygamberlik meselesi gibi değildir…” dedi.

Onun bu akidesine karşı büyük gürültüler koptu. Gazetelerde, mecmualarda, meclislerde, kongrelerde geniş bahisler açıldı. Her taraftan yaygaralar göklere yükseldi. Mevdûdî’ye gölgesinden daha bağlı olan üstad Emin Ahsen İslâhî 1957 yılında bu fikir sebebiyle cemaatteki mevkiinden istifa etti. Hâlbuki onu cemaatte teyit eden, birçok fikirlerini süsleyip püsleyen, bütün gücüyle kendisini müdafaa eden bu zat idi. Fakat bundan sonra onunla beraber kalamadı. Bu lokmayı yutamadı. Bu sapık adamla kuvvetini, gençliğini, neharet ve himmetini yitirdiğinden dolayı üzüntü ve pişmanlık içinde ondan aynldı.

PEYGAMBERLERİN İSMETİ DEVAMLI DEĞİLDİR

3- Üstad Mevdûdî şöyle diyor: “Peygamberlerin ismeti (masum olmaları) zatları iktizası değildir. Lâkin peygamberlik farzlarını yerine getirmeleri için Allah onlan hata ve zellelerden korur. Allah onlan bir saat korumasa hata ve zelleler hususunda diğer insanlar gibi olurlardı… Güzel ve tedbir olmak üzere Allah bazen bu hassayı onlardan kaldırır; ta ki kendilerinden bazı zelleler sadır olsun! Allah bunu, onlann insan olduklarını, ilâh olmadıklarını göstermek için diler.” (et-Tefhimat’taki sözünün tercümesidir. Sayfa 57, cüz 2. Üçüncü baskı)

Tenkit ve Muaheze:

Peygamberlik vazifelerinde bütün peygamberlerin masum olduğu ve bu ümmetin ittifak ettiği bir sözdür. Bazı anlarda onlardan ismetin kaldırılması ise son derece tehlikelidir. Çünkü o an

belli değildir. Bu nüktenin fâsid olduğu meydandadır… Ve peygamberliğin şanını zedeleyecek şeylere götürür.

Meselâ henrhangi bir şey hakkında biri kalkıp “Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- bunu ismetinin kaldırıldığı zaman yapmıştır” diyebilir. Bu takdirde Peygambere emniyet kalmaz.

Bu ümmetin uleması şunu söylemişlerdir: “Peygamber —sallallahu aleyhi ve sellern- bazen içtihat ederdi. Şayet içtihadında yamlırsa bunun için Allahû Teâlâ tarafından tembih gelirdi. Vahiy inmezse Allah’ın emrinin içtihada uygun olduğu, içtihadında isabet ettiği anlaşılırdı.”

Mevdûdî’ nin söyledikleri nerede, bu izahat nerede! Üstad Mevdûdî, peygamberlerin nefis şerrinden mahfuz olmadıklarını açıkça söylüyor. Davud -aleyhisselâm- hata etmiş; Yunus -aleyhisselâm- peygamberlik vazifesinde kusur etmiş; Musa -aleyhisselâm- aceleci imiş; Âdem -aleyhisselâm- hırsına kapılarak ma’siyet çukuruna düşmüş!..

Telifatında ve yazılarında buna benzer saçmalar çoktur.

Sonra peygamberlerin insan olup ilâh olmadıklarını anlatmak için “Yemek yemeleri, sokaklarda yürümeleri yetmez mi? Onlara ecel ve ölüm gelmiyor mu? Diri olup ölmeyen yalnız Allah Teâlâ’ dır. Ne demek, yiyip içmeleri, ölmeleri ve buna benzer hâlleri insanlık sıfatlarından değil midir? Bu onlann insan olup ilâh olmadıklarını göstermiyor mu?” diyor.

Acaba Mevdûdî peygamberlerin insan olduğunu anlatmak için günah işlemelerine, asî olmalarına, zelle ve kusur yapmalanna muhtaç mı oluyor? Bu saptıncı, çarpık fikir ne oluyor?..

Mevdûdî “Cemaatin ve Vazifelerinin Aynası” adlı kitapta şöyle diyor: “Dinden hakikî maksat yararlı bir hükümettir.”

Yine orada sarahaten şunu söylüyor: “Bu maksattan gafil kaldıktan sonra Allah’ın rızasına ulaştıracak hiçbir amel kalmaz.” Yine orada “Bu maksadın husulü içtimaî bir kuvvete bağlıdır. Bu kuvveti ihlâl eden kişi büyük bir suç irtikap etmiş olur ki, bu suçu Allah’ın birliğini ikrarla namaz kılmakla yok edemez…” diyor.

Bu mevzuun etrafında muhtelif üslûplarla öyle dırldayıp duruyor ki, dinden maksat hükümet nizamından ibaret olan şu siyasî işler olduğunda tevile imkân bırakmıyor. Bunlar olmazsa hçbir namaz, oruç, ibadet ve tevhid kabul etmiyor.

Sanırım onun sözlerinden ilk intibaha gelen üstad Abdülmacid Deryâbâdî oldu. Ve maruf mecmuası “Sıdkı Cedid”de ona reddiye yazdı.

İslâm cemaatinin yalnız bu esas kaideleri insanların gözlerini açmağa, Mevdûdî ile onun fikirleri hakkında basiretlerini aydınlatmağa kâfidir. Lâkin son derece üzülerek söyleyeyim ki bir şeyi sevmek insanı körleştiriyor, sağırlaştınyor.

“Zira gözler kör olmaz, lâkin göğüslerindeki kalpler kör olur.” Sâdekallahülazîm!

Mevdûdî İslâm’ın üzerlerine kurulduğu ibadetler hususunda tefrita kaçtığı gibi hükümet kurmakta da tefrita kaçtı. Böyle bir şeye “dini yenilemek, dini ihya etmek” denir mi? Bu yenilemek midir, dini yıkmak mıdır? Bu dini ihya mıdır, yoksa dini öldürmek midir?

İnsaf edip yolundan sapmayana Allah rahmet buyursun.

MEVDÛDÎ’NİN DECCAL HAKKINDAKİ İTİKADI VE HAZRET-İ PEYGAMBERİ HADİSLERİNDE YANILMAKLA İTHAMI

Mevdûdî şöyle diyor: “Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Deccâl’in kendi zamanında yahut ona yakın bir zamanda çıkacağını zannediyordu. Ama bu zannı üzerinden 1350 senelik uzun asırlar geçtiği hâlde Deccâl çıkmamıştır. Binaenaleyh Peygamberin zannı doğru olmadığı subut bulmuştur.” (Resâil Mesâil, sayfa 57. basım Hicrî 1351.)

Sonra 1354 Hicrî yılında basılan ikinci baskıda “Peygamberin zannı vaktinden önceydi” cümlesini ziyade etmiş; 1362’de basılan üçüncü baskısında da: “1357 sene geçmiş, ama Deccâl çıkmamıştır. Hakikat işte budur!” ibaresini ilâve etmiştir. Kitabının 55’inci sayfasında da şunları yazıyor: “Peygamberin -sallallahu aleyhi ve sellem- hadisleri arasında Deccâl hakkında rivayet edilen her hadisin onun bir düşüncesi ve kıyası olduğu sübut bulmuştur. Bir defa Deccâl’in Horasan’dan zuhur edeceğini başka bir defa İsfahan’ dan, bir defa da Şam’la Irak arasından çıkacağını sanmış, kimi onun Medine’deki İbn-i Sayyâd olabileceğini zannetmiş, bir defa da Filistinî’nin rivayeti veçhile Filistinli bir rahiptir demiştir.” Temîmidârî’de (Yâni Sahih-i Müslim’de.)

Tenkit ve Muaheze:

Evvelâ bu sözü, Deccâl’in çıkacağını açık açık inkârdır, hâlbuki Deccâl’in çıkacağı inancı kat’iyet ve yakın derecesine varan mütevatir hadislerle sabittir.

İkinci olarak: Bu söz Peygamberin -sallallahu aleyhi ve sellem- bu hususta hata ettiğini “Geçmiş asırlar tarihi bu zan ve tahmini yalanlamıştır” demek suretiyle açıkça iddiadır.

Üçüncü olarak: Mesih Deccâl’in çıkacağı inancı mesih bin Meryem -aleyhisselâm-‘in gökten inişi gibi kat’î bir akidedir. Hatta her semavî dinde kat’î olarak rivayet edilegelmiş kat’î bir inançtır.

Buhârî’nin Sahîh’inde Abdullah bin Ömer’e mevkuf olarak birkaç yerde tahric ettiği bir hadiste: “Allah’a hamd u senada bulundu, sonra Mesih Deccâl’ den bahsetti. Onun hakkında uzun söz etti ve ‘Allah hiçbir peygamber göndermemiştir ki ümmetine uyanda bulunmasın. Hazret-i Nuh ve ondan sonra gelen peygamberler, Deccâl hakkında uyanda bulunmuşlardır. O sizin aranızda zuhur edecektir. Eğer onun hâlini bilmezseniz, Rabbinizin tek gözlü olmadığını bilirsiniz. Deccâl’in sağ gözü kördür, gözü salkımdan uğramış üzüm tanesi gibidir, ilâ âhire…’ buyurdu” deniyor.

Her peygamberin dilinden her dinde rivayet edilegelen şu şaşılacak tevatüre bak! 124 bin peygamberin dilinden bildirilen kat’î bir akide! Her peygamber kavmini ondan uyanyor. Sonra peygamberlerin sonuncusu -sallallahu aleyhi ve sellem- Deccâl’in fitnesinden hayatı boyunca fiilî hadislerle Allah’a sığınıyor; kavlî hadisleriyle ashabına ondan Allah’a sığınmalanm emrediyor, nihayet Deccâl’in çıkması kıyamet alâmetlerinden olmak üzere tevatüren sübut buluyor!.. Acaba akıllarda bundan daha kuvvetli kat’iyet tasavvur olunabilir mi?

Bu dinî hakikatler karşısında bir de Mevdûdf nin sözünü düşün!..

Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-vazifesinden şüphe ediyormuş! Yaptığı yalanını da mülâhaza et! Resûlullahın -sallallahu aleyhi ve sellem- zannı doğru değilmiş!..

Dördüncü olarak: Mesih Deccâl’in çıkması, Peygamberin -sallalalhu aleyhi ve sellem- haber verdiği kıyamet alâmetlerindendir. Kıyamet nasıl kat’î ise bu akide dahi mütevatir olduğu için kat’îdir. “Uzun asırlar geçti, ama Deccâl çıkmadı” iddiası birinin kalkıp da “Nâslarda kıyametin yakın olduğu haber verilmesini tarih yalanlamıştır, çünkü asırlar geçmiş; ama kıyamet kopmamıştır” demesine benzer. Bununla onu hiçbir farkı yoktur.

“Ağızlarından söz olarak çıkan şey pek büyüktür. Yalandan başka bir şey söylemezler.”

Beşinci olarak: Deccâl’in çıkacağı yer hakkındaki ihtilâf cevherî bir şey değildir. Bu rivayetler arasındaki kad-i müşterek Mesih-i Deccâl’in çıkmasıdır. İster Horasan’da, ister İsfahan’da çıksın! Kaldı ki Horasan’la İsfahan aynı yerdir. Sonra Deccâl’ in memleketlerde dolaşması olacaktır. Binaenaleyh Şam’da veya Irak’ta yahut ikisinin arasında veya Mekke’de zuhur etmesi birbirine zıt veya çelişkili değildir. Bu gibi şeylerde ancak hadiste ve onun ifadesinde basireti olmayanlar şüphe eder.

Bu mukaddimenin sonuna büyük ulemnın ve din ululanm Mevdûdî ile cemaati ve tüzüğü hakkında l Ağustos 1951’de Delhi’deki “Cerniyet-i Ulema”nın yazıhanesinde aldıklan karan dere ediyoruz.

Din ulemasının büyükleri bu karan ittifakla alırken, içlerinde Deyubent’te Dâru’1-ulûm hocalarının reisi Şeyhülislâm Seyyid Hüseyin Ahmed el-Medenî,

Hindistan Başmüftüsü Muhakkik Şeyh Muhammed Kifayetullah Dihlevî, Deyubent Dâru’1-ulûm Müdürü Hakimu’l-İslâm Şeyh el-Kârî Muhammed Tayyip ed-Deyubendî, Sehar nufurda Mazahiru’1-ulûm Müdürü Muhaddis Mevlânâ Şeyh Abdüllâtif, “Evcezû’l-Mesâlik Şerhun Muvatta’ Limhalik” adlı eserin sahibi, asrımızın bereketi Şeyhü’l-Hadis Muhammed Zekeriyâ el-Kandolovî es-Sıddıkî, Hindistan’ın hatibi Cemiyet-i Ulema sekreteri Şeyh Ahmed Saîd, Mazahiru’l-ulhum Müftüsü Şeyh Saîd Ahmed vesair ilim ve fetva merkezi zevatta vardı.

Bu büyükler mezkur beldelerin ilim, fıkıh, din ve takva yönünden göz bebeği güzidelerdi. Fetva mercii bunlardı.

Kararın tercüme edilen nâssı şudur:

“Mevdûdî’nin ve Cemaat-i İslâmiye namındaki hizbinin eserlerini okumak, halkı din imamlarına tâbi olmak veya alâkayı kesmek hususunda serbest bırakmaktadır, bu da ammeyi helak ile tamamen delâlete sevk eden Müslümanların Ashab-ı Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- ve Selef-i Sâlihîn ile alâkalarının azalmasına sebep olan şeylerdendir. Gerçekten, onun tahkikatının ve yanlış düşüncelerini birçoğunu halk benimsediği takdirde bunlar yeni bir fıkhın doğmasına, dinde modanın, İslâm’da ilm-i yakına karşı bid’atin zuhuruna vesile olacaktır, bu ise dinen son derece zararlıdır.

İmdi bizler sarahaten deriz ki: Bu gibi şeyleri ihtiva eden her hareket hatadır; Müslümanlara zarar verir.

Biz bu cemaatten ve bu hareketten beri olduğumuzu ilân ederiz.”

Ulema bu karara son derece müsamaha içinde ittifak etmiş; Mevdûdî’yi muaheze hususunda şiddet göstermemişlerdir. Umum halk onlara meyletmekten sakınsın diye kararı gazetelerde ilân ettiler.

Bu kararı 26 sene evvel Mevdûdî ilk meydana çıktığı zaman almışlardı. O zaman henüz bilahare meydana çıkan Sahabe ve Tabiîn’e dil uzatma hususundaki serkeşliği zuhur etmemişti, kaleminden şu senelerde görülen ve bazılarını arz etmiş bulunduğumuz şeyler henüz çıkmamıştı. O zaman tefsir sahibi değildi. “Dini Yenileme”, “Hilâfet ve Mülkiyet” gibi bitirimleri ihtiva eden şeylerin sahibi değildi. O zevat bizim gördüklerimizi görseler, bizim karşımıza çıkanlar onların da karşısına çıksa elbette Mevdûdî ile cemaati hakkındaki nükümleri bundan daha şiddetli olurdu. Ama bu büyük zevat basiretleri ile tehlikeyi sezdiler de sulehâ bu ehl-i takvanın yaptıkları gibi millete korunmalarını, ondan uzaklaşmalarını nisahat ettiler.

Bunların bir ikisi müstesna hepsi Allah’ın rahmetine intikal etmişlerdir.

Birkaç ay önce Hindistan’daki fetvalar merkezi ve Deyubent’teki Dâru’1-ulûm Müftülük Riyaseti, Mevdûdî ile cemaati hakında bir fetva çıkardı.

Fetvanın tercüme edilen nâssı şudur:

“Müslümanların Cemaat-i İslâmiye’den sakınmaları vaciptir. Bu cemaate iştirak etmek öldürücü bir zehirdir. Müslümanların vazifesi, delâlete düşmemeleri için halkı bu cemaate iştirakten menetmektir. Bu cemaatin zararı, faydasından çoktur. Binaenaleyh ona iştirak etmek şer’an helâl değildir.

Onu teyit ile yayılmasına yardımda bulunan herkes günahkâr olur. Sevap kazanacağı yerde günah ve ma’siyete davet etmiş olur. O cemaatten bir mescitte imam bulunan kimsenin arkasında namaz kılmak mekruhtur.”

Fetvayı Yazan:

Dayubent’te Fetvahane Reisi

Seyyid Mehdi Hasan

Cevap Sahihtir:

Fetva Reisi Naibi

Mes’ûd Ahmed

23 Cumadeğil Uhra 1370

http://dintahripcileri.com/mevdudinin-fikirlerinden-bir-nebze-ahmed-davudoglu/





MEVDUDİ VE GAYB MESELESİ

http://dintahripcileri.com/mevdudi-ve-gayb-meselesi/




MEVDUDİ VE SAPIK GÖRÜŞLERİ

https://www.ihvanlar.net/2012/08/31/mevdudi-ve-sapik-gorusleri/







Mevdudi’nin hezeyanı


http://www.dinimizislam.com/detay.asp?Aid=7156





SAPIK GÖRÜŞLERİNDEN KESİTLER

Mevdûdî’nin elimizdeki mevcut kitapları mutlak müçtehid edasıyla yazılmıştır. Âyet-i Kerimelere kafadan mânalar verilişi, salâhiyetli hiçbir müfessirden delil getirmeyişi, dört hak mezhepten birine göre yazılmayışı Mevdûdî’nin MEZHEPSİZ oluşunu gösteren apacık ve kat’i delillerdir.

Şimdi Mevdûdî’nin HİLAFET VE SALTANAT isimli mezhebsizlik zehiriyle dolu kitabına bir göz atalım:

1- Kitabın çeşitli yerlerinde “İslâm nazariyesi” tabirini kullanmaktadır. Halbuki İslâmda nazariye yok, edillei şer’iyye vardır.

2- Bir İslâm memleketinde, müslüman olmayanların iman edenlere verilmiş bulunan bütün medenî haklardan aynı şekilde istifade imkânına sahip bulunduğunu iddia etmekte S.58.

Halbuki bir gayri müslim, müslüman bir kadınla evlenemediği gibi seçme ve seçilme hakkına da sahip olamaz. Mevdûdî’nin savunduğu demokratik rejimlerdedir.

3- “Benim nazarımda bütün insanlar eşittir.” Demekte ve “Bizden olsun olmasın” diye de bir ilâve yapmakta. S.68

Halbuki insanlar ancak insan olarak eşittir. Fakat bir müslümanla bir kâfir eşit değildir. Müslümana namaz kılması icbar edildiği halde kâfire icbar edilemez.

4- “Ancak mü’minler kardeştir.” Âyet-i kerimesine istinaden bütün vatandaşların eşit olduğu hükmünü çıkarmakta S. 69-70.

5- S. 89’da Kâinatın Efendisinin kendisinden sonra bir şahsın yerine geçmesi hususunda işaret buyurmadığını iddia ederken hemen S. 90’da Hazret-i Ömer ile Hazreti Ebu Bekir’i hilafete tensip buyurduğunu yani hilafet derdine düşdüklerini söyleyerek açıkca bir iftira atmaktadır.

6- Eshâb-ı Kirâm’dan Sa’ad bin Ubade Radiyallahü Anh’a, farklı ictihadını kabilecilik taassubu olarak vasıflandırmaktadır. S. 112.

Halbuki dört halifenin sünneti, Resulullahın sünneti olduğu hadis-i şerifle sabitken son iki halifenin nümune teşkil etmediği intibaını çıkarmak suretiyle mezkûr Hadis-i şerifi tekzip etmektedir.

8- Hazret-i Osman Radiyallahü Anh’ın Hülefa-i Raşidinin tesis ettiği hükûmet nizamının aydınlattığı meşaleyi de söndürdüğünü iddia ederek köpek dilini göstermektedir. S. 117.

9- Hulefa-i Raşidinin doğru yolu gösterdiklerini fakat gitmedikleri intibaını vermek için, “Bu zevat-i kirama hülefa-i raşide-doğru yolda giden halifeler- demekten ziyade, Hülefa-i Mürşide- Doğru yolu gösteren halifeler- demenin daha doğru olduğunu söyleyebiliriz.” diyebilmektedir. S. 122.

10- Dinî mevzularda ince değil, çok ince düşünmenin gerektiğine ehemmiyet vermiyerek “Her şeyin üzerinde bu kadar ince düşünürsek o takdirde İslâm tarihinin %90’nını bir tarafa bırakmamız icap eder.” demektedir. S.129.

Halbuki yanlış bir hâdise anlatmamak için tarihin %100’ünü bıraksak dinimizde noksanlık mı meydana gelir?

11- Benî Ümeyye, yani Hazret-i Osman sülâlesinin memleket idaresinde söz sahibi olmasının kabiliyet ve işbirlikte izahının mümkün olamıyacağını, yani iltimasla getirildiğini iddia etmektedir. S. 130.

12- Hazret-i Osman’ın İslâmın ne olduğunu hâşâ bilmediğini isbat için “İslâm sadece memleket fethetmenin işi demek değildir.” diyebilmekte S. 133.

13- Eshâb-ı Kirâmdan baba ile oğulun Medine’ye getirilişine kızarak getirilmesini isteyen Resûlullah’a diş biliyor veya Hazret-i Osman’ın yalan söylediği intibaını vermek için “Hazreti Osman şöyle bir mesele ortaya attı: Resulüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) “bir müddet sonra onların Medine’ye dönmelerine izin vereceğim” dediğini duymuştum.” şeklinde rivayet edebilmekte S. 134.

Hadis-i şerife istinaden getirdi demiyor da şöyle bir mesele ortaya attı, demekle Hazreti Osman’ı töhmet altında bırakmak istiyor mezhepsiz.

14- İbn-i Teymiyye’den bile nakiller yapmakta S. 135.

15- “Hazreti Osman’ın siyaseti hatalı idi.” demekte S. 141

16- Hazret-i Ali, Hazret-i Osman’ın temiz olduğunu isbatladı, demiyor da, “Hazreti Osman’ı temize çıkardı,” demek suretiyle hem Hazret-i Osman’ın suçlu olduğu, hem de Hazret-i Ali’nin bir nevi iltimas ettiği intibaını vermeye çalışıyor. S. 146.

17- S. 148’de “Hadiseler büyüyünce Hazret-i Osman bile hadiselerin bu şekilde gelişeceğini hesaplıyamamıştı.” Demek suretiyle güya Hazret-i Osman’ın ferasetsizliğini ortaya koymaya çalışmaktadır. Hadiselerin o şekilde tecelli etmesi takdir-i ilâhidir. Peygamber aleyhisselâmın Taif’te mübarek ayaklarının kan içinde kalmasını hesaplıyamamış mıydı? Mezhepsiz aklının ermediği işlere karışmasan olmaz mı?

18- İslâmın emrettiği seçim şeklinin modern olmadığını veya modern seçim sisteminin islâmın koyduğu seçim sisteminden üstün olduğunu, dolayısıyle Hazret-i Ali’ye haksızlık yapıldığını belirtmek için “Bugünkü modern usullerle bir seçim yapılmış olsaydı Hazreti Ali kazanacaktı.” demekte S. 151

19- Hazret-i Sa’ad İbni Ubade gibi biat etmeyen bazı eshâb-ı kirâm için “Onlar islâm nizamını iyi düşünselerdi, biat etmelerinin zaruri olduğunu anlamış olacaklardı.” demek suretiyle (S. 152) farklı içtihadlardan dolayı bazı Eshâb-ı kiramı islâmı iyi iyi düşünmemek gibi bir ithamda bulunmaktadır. S. 153’de ise “Yeni halifeye bu zevat inanmıyorlar, veya inanmak istemiyorlardı, yahutta böyle hareket etmekle hususi bir maksatları vardı.” diyor. Ağzını topla Mevdûdî!

20- Mezhepsiz herif farklı içtihadlarından dolayı Eshâb-ı kirâma bakın nasıl yükleniyor: “Biat etmeyenlerin hareket tarzı, ümmeti hilâfet nizamından ziyade padişahlık tarafına yöneltmekten başka bir mânâ ifade etmez.” diyor. S. 153

21- S. 160’da şartlı biatın caiz olmadığını beyan ettikten sonra S. 162’de Aşere-i mübeşşere’den iki sahabinin şartlı biat istediklerini söyleyerek cennetle müjdelenen iki sahabiye noksanlık yüklemeye çalışıyor mezhepsiz.

22- S. 164’te “Neticede Talha, Zübeyir ve diğer kan davâsı peşinde koşanlar.” diyor da Şer’i kısasın yapılmasını isteyenler demiyor. Aşere-i mübeşşereden bu iki zata “kan davâsı peşinde koşanlar” şeklinde suçlamaya çalışıyor alçak herif.

23- S. 167’de Hazret-i Ali’nin karşı taraftakilerin şehitlerine de hürmet gösterdiğini ve mallarını da ganimet saymadığını rivayet ettiği halde mezhepsizliğinden dolayı karşı tarafa hücum etmekten kendini alamıyor.