30 Kasım 2019 Cumartesi

kreşe bırakılan çocuklar büyüdüğünde anne babasını huzur evine bırakır!





İş için kreşe bırakılan çocukların büyüdüğünde, anne babasını huzur evine bırakması en doğal hakkıdır

Anne:Oğlum beni neden huzurevine bırakıyorsun,

Çocuk:Anne orada sana daha iyi bakarlar ben ilgilenemiyorum,

Anne:Hayır!Orada çok kötü davranıyorlar, sessizce bir köşede otururum ne olursun bırakma oraya,

Çocuk: Anne! Abartıyorsun, hem sen de beni küçükken bakıcıya bırakmıştın...

Çalışan kadınlara çocuklarını kreşe göndermeleri için 650 TL destek verilecekmiş.

O çocuklar büyüyecek, onlar da ana-babalarını huzurevine gönderecek. Böyle iki tur döndürdük mü, ne kreşe gönderecek çocuk, ne de huzurevine gönderecek anne-baba kalacak….

AB FONUYLA AİLE TAHRİBATI 1. PERDE, ANNELER İŞE ÇOCUKLAR KREŞE 2.PERDE ÇOCUKLAR İŞE ANNELER HUZUREVİNE

Aileyi parçalamaya yönelik bir darbe daha hayata geçirildi. ‘Anneler işe çocuklar kreşe’ projesiyle işe giden anneye kreş desteği verilerek anne, çocuktan uzaklaştırılacak ve aile adım adım ortadan kaldırılacak. Bugün annesinin kreşe bıraktığı çocukların yarın annelerini huzurevlerine bırakacağı günler çok da uzak değil! HÜDA PAR Genel İdare Kurulu Üyesi Aydın Gök, AB’nin bu fonla kendisinde olduğu gibi Türkiye’deki aile yapısını da dağıtmak istediğine dikkat çekti.

Gün geçmiyor ki aileyi dağıtmaya, parçalamaya yönelik bir uygulama yapılmasın. Her geçen gün aile kurumunun içi boşaltılarak, kadına istihdam açmak iddiasıyla çocuklar annesiz, yuvalar ailesiz bırakılıyor. 6284 sayılı kanun ve İstanbul Sözleşmesi’nin aileye vurduğu darbeler yetmezmiş gibi şimdi de Avrupa Birliği’nin fonlarıyla ‘sigortalı anneler işe çocuklar kreşe’ projesi ile aileye bir darbe daha vurulacak. Annelerin çalışmasının önünü açan bu uygulama ile çocuklar bir kez daha yabancı kişilerin ellerine bırakılacak. Anne şefkati ve sevgisinden mahrum büyüyen çocukların oluşturacağı bir gelecek ne kadar ümit vadedebilir.

1.PERDE ANNELER İŞE ÇOCUKLAR KREŞE

AB’nin fonladığı proje kapsamında anneler evden koparılacak çocuklar ise kreşlerde anne sevgisinden mahrum yetişecek. Sosyal Güvenlik Kurumu’nca ( SGK) yürütülen proje, Türkiye ile Avrupa Birliği (AB) tarafından ortaklaşa finanse ediliyor. Proje kapsamında, sigortalı olarak çalışan annelere ayda 100 avro mali destek verilecek. Böylece, çocuğun bakımı ve eğitimi için yapılan masrafların bir kısmı karşılanacak. Projeye kayıt yaptırılan ilk ay için ise bir defaya mahsus olmak üzere kırtasiye giderleri için ayrıca 100 avro ödenecek. Aylık 100 avro tutarındaki mali destek ödemeleri 24 aya kadar alınabilecek. Çocuk 72 aylık olunca veya ilkokula başladığında mali destek ödemesi sona erecek. Toplam mali destek tutarı kadın başına 2 bin 500 avroyu bulacak.

PEKİ, 2. PERDE ANNELER HUZUREVİNE Mİ OLACAK?

Bu projelerin tahribatı elbette ilk zamanlarda kendini göstermeyecektir. Ancak zamanla bu projelerin aileye, topluma, toplumsal değerlere nasıl darbeler vurduğuna şahit olabiliriz. Annesinden, anne sevgisinden, şefkatinden ayrı yetişecek bir çocukta elbette ‘aile-anne’ mefhumunun bir önemi kalmayacak ve bu çocuklar anneleri yaşlandıklarında kendileri için bir sorumluluk hissetmeyecek. Bugün annesinin kreşe bıraktığı çocuklar yarın annelerini huzurevlerine bırakmaktan geri durmayacak.

BATIDA AİLE MÜESSESİ NEREDEYSE TAMAMEN DAĞILMIŞ DURUMDA

Uygulamayı gazetemize değerlendiren HÜDA PAR Genel İdare Kurulu Üyesi Dr. Aydın Gök şöyle konuştu; “Son zamanlarda Avrupa Birliği’nden ülkemizde kadın istihdamını artırma adına karşılıksız fonlara ağırlık verildiğini görüyoruz. Bunu da bizzat resmi ağızlardan bir ihsanmış gibi duyuyoruz. En son Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, Avrupa Birliği Delegasyonunun, çocuklarını kreş veya gündüz bakımevine gönderen sigortalı çalışan 10 bin 250 kadına, her ay 650 lira civarında destek sağlayacağını açıkladı. Bakınız eşlerden birinin veya her ikisinin çalışmadığı, işsiz olduğu ailelere yardımda bulunulmuyor. Gaye ekonomik sıkıntı yaşayan ailelere veya çocuklarına yardımcı olmak değildir. Kendilerinde aile müessesi neredeyse tamamen dağılmış durumda. Aile kavramı yozlaşmış, çökmüş durumda. Evlilik oranları ciddi manada azalmış, bunun yanında evlilik dışı doğum oranları % 40’ları geçmiştir. Aile ve sosyal politikalar konusunda tamamen bir çıkmazla karşı karşıya olan Batı, bize yol gösterici olamaz. Ainstein’in dediği gibi ‘Sorunlar, onları üretenlerin mantığı ile çözülemez’”

EVLENMEYİ KOLAYLAŞTIRIP, BOŞANMALARI ZORLAŞTIRALIM

“Ülkemizde de son zamanlarda aile müessesi çatırdıyor.” diye konuşan Gök, “Evlenme oranları azalıyor, boşanma oranları ise giderek artıyor. Eğer doğru bir şeyler yapılacaksa; evlenmeyi kolaylaştırıp, boşanmaları zorlaştıralım. Bu konuda Avrupa Birliği, evlenmek isteyip de maddi imkânsızlıktan evlenemeyen gençlere fonlar ayırsın. Gençleri evliliğe teşvik edelim. Boşanmalara götüren ve boşanmaları kolaylaştıran sebepleri ortadan kaldırmaya çalışalım. Aileden sorumlu bakanlık ise adeta bunun tersini yapmaya çalışıyor. Bariz birkaç örnek vermek gerekirse; milyonlarca gencimiz iş bulamazken ve sırf bu yüzden evlenmeyi erteliyorken, hükümet; Avrupa’nın da maksatlı ısrar ve teşvikleriyle kadın istihdamını artırma derdindedir. Oysa kültürümüzde evin geçimi öncelikle erkeğe veya kocaya aittir. Kadının beyanı esastır. Kadının kocasından şikâyetçi olması durumunda erkeğin kendini savunmasının bir kıymeti yoktur. Delil aranmaz deyip kadının kocası aleyhindeki bir ifadesiyle koca uzaklaştırılma cezası alabilmektedir.” İfadelerini kullandı.

KADINA ŞİDDETİ ÖNLEME ADINA ERKEĞİ,( KOCAYI, BABAYI) İTİBARSIZLAŞTIRMAYA ÇALIŞAN KAMPANYALARI TEŞVİK EDİLİYOR

Bu uygulamaların getirdiği sorunlara dikkat çeken Gök, “Kanunda belirlenmiş evlilik yaşından birkaç gün erken evlilik yapmış gençler cezalandırılıp tecavüzcülerle aynı koğuşa atılıyorlar. Allah’ın emri, peygamberin sünneti, ailelerin onayı ile evlilik akdini yerine getirmiş olan binlerce genç cezaevlerine atılmış, çoluk çocuk on binlerce aile mağdur edilmiştir. Bir yandan evlilik oranları azalıyor, gençler evliliği erteliyor diyoruz. Öte yanda evlenen gençleri cezalandırıyoruz. Kadına şiddeti önleme adına erkeği,( kocayı, babayı) itibarsızlaştırmaya çalışan kampanyaları teşvik ediyor, eşleri birbirlerinin rakibi, düşmanı gösterme çabalarına destek veriyoruz. Eşlerin sudan bahanelerle boşanabildiği, mahkemelerin bir celsede boşanma kararı verdiği bir zamanı yaşıyoruz. Bunda erkeğin boşadığı eşine ömür boyu ödemek zorunda kaldığı nafaka da etkili olmaktadır. Boşanacak kadın; ailesini bir arada tutma, yuvasını dağıtmama, çocuklarının yaşayacağı mağduriyetleri düşünme yerine haksız yere, ömür boyu alacağı nafakayı düşünüp bir çırpıda boşanma kararı verebilmektedir.” dedi.

ANA ŞEFKATİNE MUHTAÇ ÇOCUKLAR KREŞLERE MAHKÛM EDİLMEKTEDİR

Anne şefkatine muhtaç çocukların kreşlere mahkum edildiğine dikkat çeken Gök son olarak şunları söyledi; “İnsanları “haz toplumu” haline getiren kapitalizm; kanaat ve şükür gibi değerleri zayıflatıp, israfı ve lüksü bir ihtiyaçmış gibi alıştırdı, kabul ettirdi. Toplumda, eşlerin ikisi de çalışmadı mı aç kalınır gibi bir düşünce hâkim maalesef. İfsat projelerinin de teşviki ile ihtiyacı olmayan ailelerde de kadının evinden ve çocuklarından uzaklaştırılıp, kadının fıtratına uymayan işlerde çalıştırılması teşvik ediliyor. Ana şefkatine, ana kucağına muhtaç olan bebek ve çocuklar da kreşlere, gündüz bakımevlerine mahkûm edilmektedirler. Biz de diyoruz ki; ciddi bir ihtiyaç olmadığı halde, israf ve lüks yaşam özentisi ile çocuklarından şefkat ve merhameti esirgeyip bu gün için onları kreşlere, bakımevlerine bırakan anne ve babaları üzülerek söyleyelim ki, yarınlarda doğal olarak huzurevleri, yaşlı bakımevleri bekliyor. En acı olanı, sürüyü teslim ettiğimiz bizden olan çobanın, sürüyü bizzat kendisinin kurtlara teslim etmesidir. Sözde muhafazakâr olan sorumlu bakanların aile kurumunu daha da zayıflatıp, kadına şiddeti artırmaktan başka bir sonuç getirmeyen İstanbul sözleşmesi ve 6284 sayılı sözde “Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesi” niyetli kanunların uygulanmasında ısrar etmeleri toplumun hayrına olamaz. Üstelik Sayın Cumhurbaşkanının “Aklıselim, kalbi selim, zevki selim sahibi bireyler yetiştirmeliyiz.” Ve “İstanbul sözleşmesi nas değildir” sözlerine rağmen…”

https://dogruhaber.com.tr/haber/627703-ab-fonuyla-aile-tahribati-1-perde-anneler-ise-cocuklar-krese-2perde-cocuklar-ise-anneler-huzurevine/

Anneler İşe Çocuklar Cinsiyeti Eşitlemeye

Ana kucağı mı Kreş mi Çocuk Hangisini Tercih Eder?

Toplumsal cinsiyet eşitliği projesi ile toplumları bozmayı amaç edinmiş küresel aktörlerin önündeki en büyük engellerden biri sağlam aile yapısıdır.

Ülkemizde “kadın istihdamı” adı altında anneliği ve ev hanımlığını tercih eden kadınlar iş hayatına davet ediliyor. Ülkemizde henüz Batı ülkeleri kadar kadınlar iş hayatında değiller.

Son yıllarda Aile Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı tarafından Avrupa Birliği fonlarıyla kadın istihdamını artırma çalışmaları yapılıyor. Fakat ne hikmetse hedef kadınlar değil özellikle küçük çocuğu olan anneler.

Feminist kadın dernekleri ve medya aracılığıyla anneleri çocuklarından koparmak için ev hanımlığı aleyhinde çalışmalar yapılıyor ve para kazanan kadınlara “güçlü kadın” olarak övgüler diziliyor.

Cinsiyet eşitliği adına annelik, ev hanımlığı “bedava hizmetçilik” gibi sözlerle aşağılanarak, kadınlara çalışma baskısı yapılıyor, kadınlar neredeyse zoraki çocuklarından ve yuvalarından uzaklaştırılmaya çalışılıyor.

“İşsiz annelere kreş-bakıcı desteği” gibi başlıklarla yayınlanıyor haberler. “İşsiz anne” ne demek? Annelik başlı başına kutsal bir iştir. Çocuğunu bakıcıya ya da kreşe bırakıp işe gitmeyen kadınlar işsiz diye aşağılanıyor.

Avrupa Birliği fonlarıyla gelen yardımlar özellikle küçük çocuğu olan kadınları kapsıyor.

Mesela yardım projelerinden biri 0-5 yaş çocuğunu kreşe verme karşılığı yapılıyor, başka bir yardım ise 0-2 yaşında çocuğu olan annelere bakıcı parası olarak yapılıyor.

Önce anneanne ya da babaanne ye verilen yardım paraları ancak diplomalı bakıcı ya da kreş olursa veriliyor artık. Maksat çocuğun bakımı da değil, maksat çocuğun kendine yabancı olan kişiler tarafından yeterince sevgi almadan bakılması.

Bir annenin 0-5 yaşındaki çocuğunun yanında olması çocuğun duygusal gelişimi ve ilerde bağlanma problemi yaşamaması açısından çok önemli.

Hele 0-2 yaş bebeklerin anneye en çok ihtiyacı olduğu, anne sütü aldığı zamandır. Bu dönemde çocuk güvenli bağlanmayı öğrenir, sevgiyi doyasıya hisseder. Pek çok çalışan anne, en az bir yıl olmak üzere bebeklerini bırakmaya kıyamayarak ücretsiz izin alır bu dönemde.

AB nin verdiği rüşvet paralarıyla anneler bebeklerini bırakıp gitmesi için destekleniyor. Anneler işe bebekler hiç tanımadığı yabancıların elinde sevgisizliğe hapsoluyor. Küçükken sağlıklı bir bağ duygusu geliştiremeyen çocuklar şiddete meyilli oluyor. Kadın istihdamı için bebekler kurban edilmiş gibi görünüyor.

Kadın istihdamının gayesi nedir? Avrupa Birliği bizim kadınlarımızın çalışması ile neden bu kadar ilgileniyor? Esas hedef toplumsal cinsiyet eşitliği adı altında eşcinselliği yaygınlaştırmak. Ne de olsa toplumsal cinsiyet eşitliği hem dine hem aileye hem de topluma yapılacak en büyük kötülük. Bir taşla en az beş kuş öldürebilirsiniz. Artık savaşlar topla tüfekle değil, toplumu bozarak yapılıyor.

Yapılan araştırmalar çalışan annelerin çocuklarının cinsiyet rollerinin zihinlerinde tam oturmadığı için, cinsiyet eşitliği politikalarının çalışan annelerin çocukları tarafından daha kolay benimsediğini gösteriyor. Bu yardımlar bu açıdan bakıldığında da toplumsal cinsiyet eşitliği politikalarının da bir parçası oluyor.

Araştırma sonuçlarına göre annesi ev hanımı olan çocuk ve gençlerin cinsiyet eşitliğinin dayattığı rol karmaşasına karşı durduğu yönünde. Anne şefkatinde ve gözetiminde büyüyen çocuklar doğal cinsiyet rollerine sahip çıkarken, toplumsal cinsiyet eşitliği rollerine daha uzak duruyorlar.

Toplumsal Cinsiyet Eşitliği üzerine ergenlerle yapılan bir araştırma sonucunda konu şöyle anlatılıyor:

“Toplumsal cinsiyet rollerinin oluşumu, kişinin içinde yaşadığı toplumda aileden başlayarak modellerin gözlenmesi yoluyla edinilmekte ve böylece kadın ve erkekler bu kavramın içindeki normları, sosyalleşme süreci içinde öğrenmektedirler. Annesi “erkeksi” olarak adlandırılan görevleri ve babası ev işi ve çocuk bakımıyla ilgili görevleri üstlenen bireyler geleneksel cinsiyet rollerine daha az maruz kalırlar. Annenin geleneksel roller dışına çıkan tutum ve davranışları ergenlere geleneksel rolleri sorgulama ve bu rollere eleştirel yaklaşma imkanı sağlar. Bu sorgulamanın ergenlerin toplumsal cinsiyet rollerine yönelik geleneksel bakış açısının değişmesinde etkili olduğu düşünülmektedir.” (1)

Bir de anneler çocuklarını bırakıp çalışma hayatından vazgeçmesinler diye çok az kişiyle yapılan fakat sanki sonuçları toplumu kapsıyormuş gibi sunulan dandik araştırma sonuçları var.

Mesela Danone markasının KAGİDER ile yaptırdığı araştırma gibi: “İyi ki annem çalışıyor” başlıklı araştırma sonucu çocuk kandırır gibi anneleri çocuklarını bırakmak için kandırmaya yönelik yorumlarla dolu. Güya çocuklar annelerinin çalışmasından dolayı mutlu oluyorlarmış. Çocuğu için işi bırakan kadınlar bir süre sonra pişman oluyorlarmış… Çocuklar küçükken durumdan memnun olmasalar da büyüyünce anneleri çalıştığı için mutlu oluyorlarmış… Ev işleri çok yorucuymuş, evde duran anneler çocukları ile değil temizlikle ilgileniyorlarmış… Anneler çocuklarını bırakıp işe gidince suçluluk duygusu yaşamamalıymış ki çocuk olumsuz etkilenmesin…mış mış mış…

Kadın, bir anne olarak doğurduğu çocuğuna seve seve bakar, besler, büyütür. İçinde yaşadığı evin temizliği yapar, düzenini sağlar. Ailesine yemek pişirir. Rahim taşıyan kadın, bebeğini beslediği büyüttüğü gibi ailesini de besler, geliştirir, büyütür. Kadın toplumun mimarıdır. Fakat cinsiyet eşitliği savunucuların göre bunlar kadına yük, iş hayatı ise mutluluk getiriyor.

Yine bu araştırma sonucunda açıkladıkları ana hedef şöyle:

“Bu araştırmanın arka planı; çocuk bakım sorumlulukları nedeniyle çalışmayı bırakmış beyaz yakalı kadınları işe dönüş için cesaretlendirecek, halihazırda çalışan anneleri ise iş yaşamında kalmaya teşvik edecek ulusal bir sosyal sorumluluk kampanyası hazırlanıyor olmasıdır.” demişler.

Esas ana hedefin toplumsal cinsiyet eşitliği politikası olduğu da başka bir cümleden anlaşılıyor.

KAGİDER in araştırmasında şöyle yazıyor:

“Annesi çalışmayan çocuklara kıyasla toplumsal cinsiyet eşitliği farkındalığının annesi çalışan çocuklarda daha yüksek olduğu gözlemlenmektedir. Çalışan annelerin çocukları kadın ve erkek eşitliği fikrine daha yatkındırlar. Kadınların her işi yapabileceğini belirtmektedirler. Kızlar ilerde çalışmak istediklerini erkekler de eşlerinin çalışacağını söylemektedir. Kısacası anneler çocuklar için rol model olmaktadır.” (2)

Esas dertleri kadınların istihdamı değil, cinsiyetsiz, sevgisiz ve şiddete meyilli bir nesil yetiştirmek.

Özetle; kadınlar işe çağıranlar, çocukları da cinsiyeti eşitlemeye çağırıyorlar.

Bu paralar neden ev hanımı olan annelere verilmiyor diye şikayet edenler var. Cevap çok basit. Maksat topluma fayda sağlamak değil, toplumu ifsat etmek.

Bugün çocuğunu kreşe verenler, yarın çocukları onları huzurevine götürdüğünde hiç kırılmasınlar. Kadın istihdamı evde yaşlı da istemez.

Gerçekten amaç kadın istihdamını artırmak olsa işe alımlarda bekar ya da boşanmış kadınlara öncelik verilir fakat özellikle küçük çocuğu olan annelerin hedef alınması üzerinde çokça düşünülmesi gereken bir konu.

Ayrıca işsizliğin tavan yaptığı bir dönemde, evine ekmek götüremeyen babaların intihar ettiği bir zamanda evli ve küçük çocuğu olan kadınlar neden ısrarla çalışma hayatına çağrılmakta?

Not: Mecburiyetten dolayı çalışan annelere değil sözümüz fakat ihtiyacı olmadığı halde küçük çocuklarını bırakıp çalışanlar anneler, bir kaç kez daha düşünsünler bu meseleyi.

Sema Maraşlı www.çocukaile.net

Bakıcı yardımı ile ilgili bir haberin linki:

http://www.cocukaile.net/anneler-ise-cocuklar-cinsiyeti-esitlemeye-5/

Kreş eken, huzurevi biçer

19 Kasım 2019 Salı

Türkiye'de 1932-1950 Yılları Arasında 18 Yıl Ezan Türkçe Okundu








CHP zihniyeti tam 18 yıl ezanı Türkçe okuttu

Mütedeyyin kesime şirin gözükmek için türlü riyakarlıklar sergileyen CHP’nin tek parti yönetimi döneminde ezan tam 18 yıl boyunca Türkçe olarak okundu. Dönemin Başbakanı Adnan Menderes’in ezanı aslına döndürmesini kabul etmeyen CHP despotizmi, Menderes’i idam ederek intikam aldı. Uzmanlar, “CHP’nin şovlarına inanılmaması gerekir” uyarısında bulundu.

Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) Müslüman Türk milletinin ruh köküne düşmanlığının en büyük göstergesi olan Türkçe ezan dayatmasına son verilişinin 68. sene-i devriyesi. Müslümanlara öz yurtlarında üvey evlat muamelesi yapmış olan İsmet İnönü döneminde bir zulüm aracı haline getirilen Türkçe ezan uygulaması tam 18 yıl boyunca bu toprakların insanlarına dayatıldı. Demokrat Parti’nin iktidara gelmesinin akabinde 16 Haziran 1950 tarihinde Türkçe ezan uygulamasına son verilerek, evrensel okuma biçimine dönüldü. Konu ile ilgili Akit’e konuşan tarihçiler, Menderes’in ezanı aslına çevirmesinin bedelini canıyla ödediğini belirterek, CHP’nin İslam düşmanı bir zihniyetin temsilcisi olduğuna dikkat çektiler.

CHP ZULMÜNÜN GÖSTERGESİ

Tarihçi yazar Süleyman Kocabaş, İnönü, ezanı Arapça okuyanlara 3 ay ceza verilecek kanunu çıkardı. Ezanın Arapça okunması evrensel bir okunma biçimidir. Evrensel mesajdır. Ezan Türkçeleştirilerek birlik beraberlik ruhu bozuldu. Menderes’in asılma nedenlerinden biri de buydu. Yani ezanı aslına döndürmesi. CHP hep İslami değerlere kin kusmuştur. İnce, gitti Hacı Bayram’da namaz kıldı. CHP, hem İslam’ı yok etmek ister. Hem de böyle şovlar yaparlar. Bunların İslam’ı yapmacıktır. Ezanın aslına döndürülmesi CHP zulmünden kurtuluştur.

MENDERES ASLINA ÇEVİRDİ

Tarihçi Ensar Gökhan Dalkıran ise, “30 Ocak 1932'de başlayan Türkçe Ezan uygulaması 1941 yılında, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü diktası döneminde Ceza Kanunun 526. Maddesinde yapılan değişiklikle ‘Arapça Ezan’ yasağı getirilmiş ve Müslüman Türk halkı üzerindeki baskı ayyuka çıkmıştır. Evlerinde Arapça Ezan okuduğu tespit edilen insanlar cezalandırılmış tabiri caiz ise Müslüman halkın ensesinde boza pişirilmiştir” dedi. Ezan yasağına Menderes’in son verdiğini hatırlatan Dalkıran, “CHP’nin tek parti diktasını yıkıp, demokratik seçimle iktidara gelen Adnan Menderes ilk iş olarak İsmet İnönü'nün Müslümanlar üzerindeki Arapça Ezan yasağı zulmüne son vermiş ve ezanı asıl hüviyetine kavuşturmuştur” dedi.

EZAN YASAĞI TAM 18 YIL SÜRDÜ

İlk olarak 30 Ocak 1932 tarihinde Türkçe ezan, Hafız Rifat Bey tarafından Fatih Camii’nde okundu. Tam 18 yıl boyunca devam eden ve İsmet İnönü döneminde bir zulüm aracına dönüşen Türkçe ezan dayatması 1950 yılının Haziran ayında Adnan Menderes önderliğindeki Demokrat Parti’nin tek başına iktidara gelmesi ile son buldu. Demokrat Parti, hazırladığı kanun ile dayatılan Türkçe ezanı değil, uygulamadaki Arapça ezan yasağını kaldırdı. Böylece isteyen istediği dilde ezanı okuyabilecekti ancak 65 yıldır Türkiye’deki Müslümanların tek tercihi, tüm İslam coğrafyasında olduğu gibi ezan-ı Muhammedî’nin asli dili olan Arapça oldu.

https://www.yeniakit.com.tr/haber/chp-zihniyeti-tam-18-yil-ezani-turkce-okuttu-481377.html




"Rasulullah (salat ve selam olsun) ezan okunup okunmadığını dinlerdi

Eğer ezan sesi işitirse baskından vazgeçer, ezan sesi işitmese baskını yapardı"

Müslim 382/9

Bir beldenin Müslüman olup olmadığı, okunan ezan ile anlaşılır

ezan Arapçadır ve kendi orijinal diliyle okunmak zorundadır




16 Kasım 2019 Cumartesi

Atatürk olmasaydı halimiz ne olurdu! Yavuz Bahadıroğlu










19 Mayıs münasebetiyle yine esip savurdular. Ciddi görünümlü adamlar, yine “Atatürk olmasaydı biz olmayacaktık!” türünden “komik” nutuklar attı!


İçimden sormak geldi: “Şimdi Atatürk yok diye biz de mi yokuz?”


Bu nasıl bir yaklaşımdır, büyük bir milletimize ne korkunç iftiradır? Hem “Tarihten önce vardık, tarihten sonra varız” (Behçet Kemal Çağlar ve Faruk Nafız Çamlıbel’in ortaklaşarak yazdıkları meşhur “Onuncu Yıl Marşı”nın bir mısrası) diye şiirler yazıp ders kitaplarına geçireceksiniz, milli bayramlarda ilkokul çocuklarına bas bas okutacaksınız; hem de “Atatürk olmasaydı biz olmayacaktık” deyip kendi varlığınıza “iftira” atacaksınız!


Bir milletin varlığını tek kişiye endekslemek, ancak hastalıklı akılların ürünü olabilir: Saçma sapanlığın endazesiz biçimidir! Yağcılığın en damıtılmış şeklidir!


Hiçbir millet, birini övmek için kendini böylesine yerle bir etmez!


Atatürk olmasaydı, biz millet olarak yine var olurduk, ama meselâ bugün giydiğimizi giymezdik belki...


Yabancı kıyafetlere bürünmez, “moda”nın arkasına takılmaz, “Anneler Günü”, “Babalar Günü”, “Sevgililer Günü” gibi kapitalist mantığın ürettiği “tüketim” sarmalına düşmezdik...


Alfabemiz değişmez, kültür kaynaklarımız diken tarlasına, kütüphanelerimiz türbeye dönmez, böyle kültürsüzlüğe mahkum olmazdık...


Onca cami satılmaz, kiralanmaz, yıkıma bırakılmaz, “devrim” uğruna onca insan sehpalara sürülmez, Dersim acımasızca bombalanmaz, İskilipli Atıf Hoca gibi nice hocalar çeşitli bahanelere kurban edilmez, Ayasofya Müze yapılmazdı...


Yok şapka giymedi, yok ezanı Türkçe okumadı diye insanlara zulmedilmezdi...


Hac ve umrenin yanı sıra, Türk müziğinin radyolarda çalınması yasaklanmazdı...


Başta Milli Mücadele kahramanları olmak üzere, sayısız insan “hain” ilân edilmez, sürgünlerde hayat sürmek zorunda kalmazdı...


Tekkeler, zaviyeler, dergâhlar, medreseler kapanmaz, şimdiki gibi yürek bağlarımız kopmazdı...


Kimsenin soyuna-sopuna, dinine-imanına, diline-ırkına, vicdanına-namusuna, dinine, tekkesine- medresesine, dergâhına-divanına karışılmayacağından, muhtemelen Şeyh Said, Dersim, Koçgiri, Düzce, Yozgat, Menemen olayları gibi karışıklıklar çıkmaz, kardeş kardeşe kurşun sıkmaz, kin tortusu birikmez, bugün PKK’yı besleyen Türk-Kürt ayırımı yaşanmazdı...


Batı’nın tüm kirli suları üzerimize boşalmaz, böylesine ruhsal ve yüreksel kirlenme olmazdı...


Bediüzzaman’ın ve diğer âlimlerin kadr-u kıymeti bilinir, değerli vakitleri zindanlarda, hicranlarda tüketilmezdi...


Laiklik uğruna ocaklar sönmez, mazlum insanlar hapishanelere sürülmez, başörtüsü zulmü yaşanmazdı...


İnancımıza ve geleneklerimize aykırı olarak, Türkiye’nin heryerine heykeller dikilmez, onca masraf yapılmaz, çocuklarımızın beynine ecdad düşmanlığının yanısıra, din düşmanlığı tohumları da ekilmezdi...


Çerkez Edhem, Rauf Orbay, Kâzım Karabekir gibi, şahsa biat etmeyen vatanseverlere “hain” yaftası yapıştırılmaz, yanlış tarih yazılmaz, beynimiz keşmekeşe dönmez, Selçuklu-Osmanlı eserleri yağmalanmaz, belgeler satılmaz yahut yakılmaz, nesiller kendi ninelerine ve dedelerine böylesine yabancılaşmazdı...


Hars ve irfanımızda kesiklik yaşanmayacağından, kitleler cehalete mahküm bir duruma düşmez, kitap okuma oranı böylesine düşük olmaz, saçma sapan şiirler yazılmaz, bunlar milletin çocuklarına cebren ezberletilmez, öğrencilere “Atatürk’ün sevdiği şarkılar” öğretilmez, “sevdiği yemekler”den söz edilmezdi...


Bir hayat hikâyesi (Nutuk) tarihi kaynak sayılmaz, nesiller yanlış tarih bilgisi almak gibi tüm hayatlarını etkileyecek böylesine büyük bir hataya sürüklenmez, CHP’nin bugün de amblemini teşkil eden altı ok, devletin temeline saplanmaz, devlet bir partinin eksenine girmez, “tornadan çıkma insan” yetiştirme uğruna yıllar ve nesiller heba edilmezdi...


Hilafet kalkmaz, İslâm dünyası bugünkü perişanlıkta savrulmazdı...


“Atatürk ilkelerine sadakat” diye bir şey olmaz, kişiye özel kanun çıkarılmaz, tüm partiler “Atatürkçü” görünmek zorunda kalmaz, tarihi belgeler yıllar boyu saklanmaz, milletin gerçeği öğrenme hakkı gasp edilmez, millet, “demokrasi” yerine, 27 sene “Şefokrasi”ye talim etmez, sosyal, siyasi ve ekonomik anlamda hiçbir iyileşme sağlayamayan tek partiyi kesintisiz 27 yıl sırtında taşımazdı...


Tercüme kanunlar yerine kendi kanunlarımız yürürlükte olur, adli mekanizma güven kaybetmez, bir sürü “vasat zekâ”, “üstün zekâ” gibi yutturulamaz, Osmanlı’yı aşağılayan diziler yapılamaz, şanlı geçmişimize dil uzatılamazdı...


Çeşitli ülkelerde Efendimizle dalga geçen karikatürler çizilemez, kitaplar yayınlanamaz, dergiler çıkarılamaz, filmler yapılamazdı (ki, Sultan II. Abdülhamid’in bu tür yayınlara anında müdahale ederek tepki gösterdiğini, başta Amerika olmak üzere İngiltere, Fransa ve Hollanda gibi ülkelere sahnelenecek oyunları kaldırttığını, bunun için de hilâfet gücünü kullandığını biliyoruz)...


Lozan da olmayacağından, Ege Adaları, Musul, Kerkük, Batı Trakya, Batum belki kaybedilmez, Ortadoğu belki elimizden çıkmaz, tabiatıyla baş belâsı İsrail kurulamazdı...


Bizden bu kadar: Artık gerisini siz getirin!


https://www.yeniakit.com.tr/yazarlar/yavuz-bahadiroglu/ataturk-olmasaydi-halimiz-ne-olurdu-10652.html


Senai Demirci'nin kaleminden: Mustafa Kemal Atatürk Olmasaydı


(Senai Demirci'nin kaleminden..) "Atatürk olmasaydı, Fransızlar Antep'ten sonra ülkenin bütününü işgal eder, kadınların örtüsünü başından çeken askerlerin baskısı altında kalırdık. Başı örtülü kızlar okullarda okuyamaz ve başörtülü memur olunamazdı. Annesi ve karısı örtülü diye, namaz kılıyor diye subaylar ordudan atılırdı


"Atatürk olmasaydı, Fransızlar Antep'ten sonra ülkenin bütününü işgal eder, kadınların örtüsünü başından çeken askerlerin baskısı altında kalırdık. Başı örtülü kızlar okullarda okuyamaz ve başörtülü memur olunamazdı. Annesi ve karısı örtülü diye, namaz kılıyor diye subaylar ordudan atılırdı.


Atatürk olmasaydı, İtalyanlar bir yolunu bulup geçmişimizle bağımızı koparmak için harf devrimi yapar. Mesela yeryüzünün en değerli kütüphanelerinden Süleymaniye Kütüphanesi'ndeki el yazma eserleri en az 90 yıl sustururdu. Bununla da yetinmez, Müslümanların halifesini aşağılayarak yurtdışına sürerdi.


Atatürk olmasaydı, İngilizler Kastamonu'ya aniden çıkarma yapar. Churchill herkesi şapka giymeye zorlardı. Şapka giymeyi reddeden vatandaşları için seyyar mahkemeler kurar, seri idamlar yaptırırdı. Hatta şapka kanuna karşı çıkıyor diye iki önemli şehri Rize'yi ve Trabzon'u denizden bombalatırdı.


Atatürk olmasaydı, Amerikalılar ülkenin yönetimini ele geçirir. Seçilmiş ilk meclisi zorla dağıtır. Ali Şükrü gibi vatansever düşünürleri öldürtür. Kendi keyiflerine göre kurdukları meclis sayesinde, ülkeyi en az 30 yıl tek parti ile yönetirlerdi. Kendi adamları dışında kimseye oy hakkı vermezler, seçilme hakkı tanımazlardı.


Atatürk olmasaydı, Hitler ülkeyi işgal eder. Türk ırkını üstün ırk ilan eder, Kürtleri, Rumları ve Ermenileri aşağı ırk sayar. "Türkiye Türklerindir" dedikten sonra kendilerini Türk saymayanları Anadolu'dan sürerdi. Hitler bununla da yetinmez, Dersim'de sırf Kürt diye çoluk çocuk, kadın erkek on binlerce savunmasızı bombalarla imha ederdi.


Atatürk olmasaydı, Ruslar Anadolu'yu ele geçirir, camileri ahır yapardı. Medreseleri kapatırdı. Devrin en önemli düşünce odakları olan tekke ve zaviyeleri yasaklardı. Ezanı susturur, yerine anlamsız gürültüler koyardı.


Atatürk olmasaydı, İstanbul Yunanlılara kalırdı. Yunanlılar Fatih Sultan Mehmed'den Bizans'ın intikamını almak için Ayasofya Camiini müzeye çevirirdi.


Senai Demirci


https://www.dusuncemektebi.com/d/171186/senai-demircinin-kaleminden-mustafa-kemal-ataturk-olmasaydi

6 Kasım 2019 Çarşamba

İhsan Şenocak hoca sözlerinde haksız mı? Ali Karahasanoğlu



Eğer öylece kalsaydı.

İhsan Şenocak hocanın 3.5 ay görevden uzaklaştırılmış olması, tek başına aslında vahim bir hata olsa bile..

“Canım, herkes Diyanet’e saldırırken, biz de mi saldıralım?. Diyanet’in bizzat kendisi bile, daha bir ay önce hedef tahtasına konulmadı mı? Linç edilmek istenmedi mi?.. Diyanet nelerle uğraşıyor.. Diyanet’e karşı biraz daha hoşgörülü olalım.. Onları rahatsız edecek şekilde, hatalarını, özellikle de düzeltildikten sonra tekrar tekrar dillendirmeyelim” deyip..

Kendi açımdan konuyu kapatacaktım..

İhsan Şenocak hocaya yönelik “tam tam dansı” yapanların, adeta “Alın size, 90’dan ağlara göndereceğiniz, yılın golü olacak pas” mesajı taşıyan “akılsız düşman” desteğine, bu çerçevede hiç değinmeyecektim..

“Bir hata, kısmen de olsa giderildi.. Göreve iade gerçekleşti.. ‘Sen dedin, ben dedim. Sen yaptın, ben yaptım’ tartışmasına girmeye gerek yok” deyip, suskun kalmayı tercih edecektim...

Ama.. Diyanet İşleri Başkanlığı..

Belki göreve iadeden sonraki ahlaksız medyada yer alan saldırılardan etkilenerek..

Belki de çok ince bir hesap ile..

Önce İhsan hocayı göreve iade edip, bizim gönlümüzü ferahlatırken...

Sonra ise kafaya koyduğunu yaptı..

Göreve iade ettiği İhsan Şenocak hocayı, Samsun’dan Sinop’a gönderdi..

Önceki görev yerine kıyasla, nüfus olarak nerede ise onda bir oranındaki bir şehre atama yaptı..

Diyanet’in niyetini tam olarak bilemiyorum. Ama bildiğim şu: İhsan hoca göreve iade edildikten sonra..

Henüz daha Sinop’a (ceza gibi) atamasının yapıldığı açıklanmadan önce..

Dinî değerlere mesafeli mahalleden, yukarıda bahsettiğim gollük pas gelmişti..

Yazıyı dikkatle okumuş, okumam bittiğinde, “Yaş olarak yarım asrı çoktan tükettik.. Günlük hayatımın çok az bir zaman dilimi laikçi çevrelerle geçer.. Ama o azıcık zaman diliminde bile şahit olduklarım, gerçekten mide bulandırıcı.. Şunlara bir ‘hodri meydan’ desem.. ‘İhsan hocanın eleştirdiğiniz bu sözleri gerçek mi, değil mi, buyrun test edelim’ desem” diye düşünmüştüm...

Ama dedim ya..

“Göreve iade kararı açıklanmış.. Daha neyin kavgasını yapıyoruz” deyip, es geçmiştim..

Diyanet, hem göreve iade edip, hem de ceza gibi atama yaptığına göre..

Artık çekincelerimiz ortadan kalktı..

Biz de, atılan pasa dokunup, golü atalım..

Solcular, İhsan Şenocak hocayı yargısız infaza tabi tutmaya çalışırken, aslında toplumda pek konuşulmayan gerçekleri, nasıl hatırlattılar, gözler önüne serelim..

Neydi solakların, İhsan hocaya atfettikleri ve eleştirdikleri sözleri?

Yazının başlığı: “Diyanet’in İhsan Şenocak sessizliği”.

Diyanet’in görüşü merak ediliyormuş gibi yapılıp, baskı kurulmak isteniyor.. Ve konu, İhsan hocanın ağzından şöyle aktarılıyor: “Bir erkek iş arkadaşı(!) bir bayanla baş başa kahve içiyorsa aileleri hükmen dağılmıştır. Çünkü hariçte yakınlaşma ailede uzaklaşmaya gebedir.”

Hemen belirtelim, İhsan hocanın sözleri arasında, “Taraflar boşanmış sayılır. Bu yapılan, kuytu köşede kimsenin olmadığı bir ortamda gerçekleşmese bile, dört dörtlük zinadır.. vs.” şeklinde bir yorum yok..

Ya hangi yorum var?

Bir erkek, eşi dışında bir bayan ile..

Başka tanıdık kişiler olmaksızın..

Baş başa kalarak kahve içiyorsa.

Bunun sonrasında, o erkeğin ailesinin dağılması kuvvetle muhtemeldir..

Amerika’yı yeniden keşfedecek değiliz.. Kahve muhabbetini öğrenen eşin, ister istemez kıskançlık hissi baskın çıkacak.. Sonrasında aile içi tartışmalar başlayacak.

Ve en sonunda da bu aile dağılacaktır..

Söylenilmek istenen bu.. Kastedilen bu..

Şimdi bu tespite, psikologlar mı cevap verir, laikçi bilim adamları mı karşı gerekçe sunar, “Ben de aile kurmuş bir bayanım.. Benim de kocam var” diyen çağdaş bayanlardan biri mi laf yetiştirir, bilmiyorum.

İsteyen, buyursun cevaplasın..

Bir tek kadın çıkıp da; diyebiliyorsa ki, “Kocam, benden habersiz, iş arkadaşı bir bayan ile.. Başka erkek veya bayan tanıdıkları olmaksızın.. Özellikle kendilerine baş başa kalacak bir pozisyon oluşturarak, kahve içme muhabbetine geçerlerse.. Ben de bunu haricen öğrenirsem. Ben bundan hiç rahatsızlık duymam. Bugüne kadar, eşimin iş arkadaşı bayan ile baş başa kaldığı muhabbetleri, sonradan duyduğumda, içimde hiçbir kıpırtı olmadı. Olumsuz hiçbir şey hissetmedim. Kıskanmadım.. Eşime karşı tavırlarımda hiçbir değişiklik olmadı. Yuvamız da, gül dolu bir bahçe gibi mutlu şekilde sürüyor..”

Buyursun bunları söyleyebilen bir kadın varsa, söylesin, ben de elini öpeyim(!)..

İstediğiniz kadar çağdaş olun.. İstediğiniz kadar laikçi olun. İstediğiniz kadar dini değerlere mesafeli olun.. vs. vs..

Kadının yaratılışında bu var..

Kadın kıskanır.. Kadın kıskandığını farkettirir.. Kadın kıskandığında kendini kaybeder..

Ve maalesef bu kıskançlık haklı veya haksız.. Abartılı veya dozunda.. Boşanma ile sonuçlanır..

Aynı şeyleri, erkekler için de rahatlıkla söyleyebilirim..

Bir erkek; eşinin iş arkadaşı ile, özellikle baş başa kalınacak bir pozisyon oluşturularak içilmiş kahve ve o sırada yapılmış muhabbeti duyduğunda, “Çok güzel hareketler bunlar.. Çağdaş bir erkek, eşi ile ilgili böyle bir bilgiye ulaştığında, hiçbir kızgınlık hissetmeyen, bilakis mutlu olan erkektir” diyebiliyorsa..

Biraz önce kadınlar için demediğimi, erkekler için diyeceğim..

Çünkü erkekler bu konuda sabıkalı..

Büyük ihtimalle o erkek, eşini aldatıyordur, kendi suçunun ortaya çıkmaması için, eşinin hatasını görmezden gelmeyi tercih ediyordur.

Aksini söyleyebilecek bir erkek veya kadın varsa, buyursun çıksın, açık yüreklilikle söylesin..

Ama lütfen, “Nerde akşam, orda sabah” türünden hayat sürenler, “Ben varım, ben varım” demesinler.

Çünkü biz “aile”den bahsediyoruz.. İhsan Şenocak hoca, “aile”den bahsediyor..

¥

Başka ne demiş İhsan hoca?

Kendisi de bir erkek olmasına rağmen.. Erkeklerin dünyasında, sık sık karşılaşılan bir olumsuzluğu hatırlatmış:

“Sen belki işi, belki de dersi konuşurken o senin farklı farklı hallerini düşünür. Erkek erkeğe oturduklarında senden, bakışından, oturuşundan, kime yâr oluşundan söz eder. Eğer bir duysan erkeklerin neler konuştuklarını, bir daha onların yüzüne bakmaya bile tahammül etmez, ortamlarına girmemeye yemin ederdin.”

Bu yüzde yüz doğru “tespit”i, eleştiriye layık bulan solak yazardan başlayalım..

En iddialı kimler varsa, onları da arkasına alsın, hepsini dinleyelim..

“Bizim erkek arkadaşlarımız arasında böyle muhabbetler hiç olmamıştır” diyebilen (dindar insanlar hariç) varsa, çıksın söylesin..

Hodri meydan..

İsterseniz, üniversitelilerin oturdukları kafelerde.. İsterseniz sosyetenin daimi mekanı lüks semtlerde..

Nereyi isterseniz, oraya bir gizli mikrofon koyalım.. Dinleyelim bakalım, erkekler ne konuşuyorlarmış?

Görelim bakalım, o konuşmaları duyan bayanların, konuşulanlardan midesi bulanmıyor muymuş?

Hodri meydan!

https://www.yeniakit.com.tr/yazarlar/ali-karahasanoglu/hodri-meydan-ihsan-hoca-sozlerinde-haksiz-mi-22939.html


İhsan Şenocak ve Karşıdakiler - Cübbeli Ahmet Hoca

https://www.youtube.com/watch?v=7QS1CvCokYc



öztürk ve islamoğlu sempatizanları eğer ilimlerine güveniyorsa, İhsan Şenocak'ın "Kur'an-ı Kerim Müdafaası" ve "Sünneti Reddeden Kur'an Müslümanlığı" kitaplarını eleştirel okumaya davet ediyorum eğer samimi olarak beş vakit namaz kılıyorsanız kimin haklı olduğunu anlarsınız!

5 Kasım 2019 Salı

KADEM yalnız değil ! Ahmet Şimşirgil








Üç yılı aşkın bir süredir gazetemde önce “Pazar” sonrasında ise “Cuma Divanı” adlı köşemde yazılar kaleme almaktayım. Açıkçası en fazla tepki aldığım beş yazıdan biri de geçen hafta, “İstanbul Sözleşmesi (Avrupa Konseyi Sözleşmesi)” ve “Cinsiyet Eşitliği” konusunda yazdıklarım oldu. Konu hakkında şikâyetçi sayısı beni ürküttü.

Taksim’de neyin onuru olduğu belli olmayan LGBT’liler yürüyüşünden sonra, aile sistemimizin bataklığı hâline gelmiş bulunan İstanbul Sözleşmesi’ne ciddi tepki koyanlardan biri de Yusuf Kaplan Bey idi. O, benim de ifade ettiğim üzere Tanzimat’tan beri Türk aile yapısına Batı'nın bu en büyük saldırısını dile getirerek Twitter’da şöyle bir yazı paylaştı:

“Tanzimat’tan bu yana en büyük tehdit ailenin çözülmesidir.

Ailenin korunması millî güvenlik meselesi hâline gelmiştir.

Ailenin çözülmesine yol açan Millî Eğitim, Aile Bakanlığı ve KADEM projeleri derhâl durdurulmalıdır!..”

Fakat ertesi gün hem benim yazıma ve hem de Yusuf Bey’e bir kısım yerlerden tepkiler de geldi. Bunlardan Selçuk Bayraktar Bey tweetinde şöyle demişti.

“KADEM ailenin birliğini ve korunmasını savunur, Soros projeleri iftirası vebaldir. Müslümanın hakkaniyetine yakışmaz. Çok etkileşim alınması doğru söylendiği anlamına gelmez.”

Selçuk Bayraktar Bey’in bilhassa ülke silah sanayiine yaptığı hizmetleri hiç kimse inkâr edemez. En fazla takdir edenlerden biri de benim. Peki buradaki maksadın İstanbul Sözleşmesi olduğu bilindiği hâlde, KADEM’i korumak adına neden böyle bir sahiplenmenin içine girdi? Elbette bunu bilmeyen olamaz. Ancak şu da herkes tarafından bilinmektedir ki KADEM’in içinde yer alan Sayın Sümeyye Hanım’ın Bayraktar’ın eşi ve Cumhurbaşkanımızın da kızı olması bugüne kadar bazı yanlışların görülmesine hep engel oldu. İnsanlar belki uzun süre sırf bu yüzden seslerini çıkarmadılar veya çıkaramadılar.

Bugün gelinen noktada ise hemen herkes İstanbul Sözleşmesi’nin ülkeyi nerelere getirdiğini ve daha ne felaketlere doğru yelken açtırdığını görmekte ve de yetkililere şikâyetlerini iletmek istemektedir.

Bunları değerlendirmek yerine tek bir tweetle, Soros KADEM’i desteklemiyor diyerek sıyrılmaya ve yanlışları kapatmaya çalışmak büyük ucuzluktur!..

Aslında bunu söyleyen de olmadı. Bendeniz de dâhil, Cinsiyet Eşitliği ile ilgili projeler geliştiren bir kısım belediyelerin, STK’ların ve hatta spor kulüplerinin hep Soros’tan nemalandıklarını ve onun adına faaliyet yürüttüklerini yazdık.

KADEM ise bunu kullanarak, “biz almıyoruz, iftira ediyorsunuz”, noktasına getirdi.

Birincisi, Soros’tan destek almamak faaliyetlerin doğru olduğunu göstermez.

İkincisi, sizinle beraber ve hatta sizin gücünüzden istifade ile Cinsiyet Eşitliği projesini yürüten diğer kuruluşları görmek gerekir.

Üçüncüsü ise İstanbul Sözleşmesi bugüne kadar nelere mal oldu ve daha ülkeyi nerelere sürükleyecektir.

KADEM yetkilileri bu defa da sakın, “onlar bizi bağlamaz” basitliğine kaçmasınlar!..

Bakınız Türk halkı imdat istercesine, “Ailem çöküyor, lütfen tedbir alın” diyerek yetkililere seslenirken Meclis'te neler oluyordu?

3 Temmuz 2019’da TBMM Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu, İstanbul Sözleşmesi’nin etkinliğinin artırılması için alınması gereken hukuki ve idari tedbirler ve bu mücadeleye STK’ların katkıları konusunda gündem toplantısı hâlindeydi. Bir anlamda, “Türk Aile yapısını çökertme hareketini hızlandırın” manasına gelen bir gündem.

Bunu nereden anlıyoruz? Buyurun katılımcıları görelim.

KADEM’in yanı sıra Türk Kadınlar Birliği, GİKAP, Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı, KASAV ve Kadın Dayanışma Vakfı.

Şimdi KADEM yetkilileri lütfen bana açıklasınlar! Eşcinselliği savunan “Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı” ile nasıl birlikte hareket ediyorsunuz? Sizi bir araya getiren hangi güçtür?

Mor Çatı’yı tanımıyor musunuz?

Bakınız Mor Çatı Kadın Derneği’nin sadece şiddet tariflerine basit bir misal vereyim. Sitelerinde ilişkilerde şiddetin boyutunu tarif ederken;

“Sevgilin kadın ve erkeklerin birbirinden farklı işler yapması gerektiğini düşünüyorsa”;

“Sevgilin bir erkek sevgilisini korumalı ve kıskanmalıdır düşüncesine katılıyorsa”, şiddetle karşı karşıya kalabilirsin.

Eşi tarifini bile kullanmayıp hep “sevgilin" ifadesini seçen, 13 yaşından itibaren flörtü destekleyen bu kurumlarla nerede anlaşıyorsunuz ve birlikte ne yürütüyorsunuz anlatabilir misiniz?

Zira bunlar nikâha ve İslam’a düşmanlar. 18 yaşına kadar nikâh kıyıp evlenen genci tecavüzcü diyerek insan yerine koymayıp en aşağılık mahluk gibi görenler 13 yaşındaki kızın ise istediği gençle istediği şekilde flört etmesine her türlü yeşil ışığı yakmaktadır.

Baba veya anne, oğlunu veya kızını böyle davranma diye ikaz ederse baskı ve şiddetin alanına girmektedir.

Bu durum dini temelden yıkmak değil de nedir?

Zira sevgili peygamberimiz “Din nasihattir” buyurdu. Baba oğluna, anne kızına, eşi hanımına yanlış gördüğü bir hususta ikaz görevini yapamayacak mı?

İşte bu durum ailenin temeline dinamit, milletin geleceğine atom bombası koymakla birdir!

Bakınız İstanbul Sözleşmesi’nin kabulü ile birlikte uygulamaları izleme ve müdahil olma hususunda ülke genelinde bir anda tam 95 tane dernek peydah oldu. Bunlar İstanbul Sözleşmesi’ni vesile ederek neler yapıyorlar Sayın Selçuk Bayraktar veya KADEM yetkilileri bana anlatabilir mi?

Bunların kaçını Soros vakıfları destekliyor söyleyebilirler mi?

Bunlardan “Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı” başta olmak üzere, “Mor Salkım Kadın dayanışma Derneği”, “MORel Eskişehir LGBT”, “Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği”, “Siyah Pembe Üçgen İzmir Derneği”, “Sınır Tanımayan Kadınlar Derneği”, “Mersin LGBT 7 Renk ve Araştırma Derneği”, “Cinsiyet Eşitliği İzleme Derneği” ve daha bunun gibi niceleri neler yapmaktadır biliyor musunuz? Millete anlatır mısınız?

Gidiniz o bölgelerde temiz ve asil milletin ne sıkıntılara maruz kaldığını görünüz.

İşte Rusya’da Putin bütün bu faaliyetlere yol açacağını bilerek İstanbul Sözleşmesi’ne imza koymadı. Putin’in FETÖ okullarına tek engel olan başkan olduğunu da hatırdan çıkarmayınız!

Biz ise CHP’nin teklif sunması ve HDP’nin destek olması ile İstanbul Sözleşmesi’ni ilk olarak imzaladık. CHP ve HDP bugüne kadar sizin başka hangi projenize destek oldu söyler misiniz?

Dolayısıyla KADEM, burada milletin bu meş’um sözleşmeye tepkisini şimdilik önleyen bir dalgakıran hüviyetindedir.

KADEM’in gerisinde ise gizlenmiş, ülkenin geleceğini ve aile yapısını mahvetmek üzere ordu gibi çalışan genelde Soros vakıfları ile desteklenen onlarca STK vardır.

İstanbul Sözleşmesi’nin kalkması, KADEM’in varlığına mâni midir?

KADEM varlığını ve varsa hayırlı hizmetlerini yine devam ettirsin. Aksi hâlde, bu necip milletin aile yapısını çökertmeye kararlı İstanbul Sözleşmesi’ni kaldırmaya mâni olmaktaki niyeti ve gayreti nedir?

Artık bunu millete anlatamazsınız!

Şunu da görünüz! AK Parti hareketini Davutoğlu, Gül, Babacan hiç kimse bitiremez.

AK Parti kendi kendini bitirir. Bunda da en büyük etki, Sayın Cumhurbaşkanı'mızın çevresinden gelmektedir.

Sayın Selçuk Bayraktar sadece attığı Tweet'inin altına geldiği yorumları okursa ve Anadolu’da AK Parti teşkilatlarına bu faaliyetleri sorup, -ama sadece sorup- sessizce dinlerse, sözümüzü daha iyi anlayacaktır.

Bir daha ifade edeyim ki bu durum partiler üstü bir meseledir. Millî bir davadır. İstanbul Sözleşmesi Batı’nın diktesidir. Bu ülkeyi mahvetmek adına en büyük ve tehlikeli projesidir!.. Bu duruma artık her kesimden insanın ve bütün bir milletin tavrını göstermesi gerekmektedir.

Yoksa, “Kim ki dişi ağrır, o bağırır”, demişler.

Bugün başı dara düşenler bağırıyor. Yarın millet topyekûn bağıracak ama duyan bulunmayacak. Zira tehlike büyük.

Ayrıca bu meş’um sözleşmeye karşı çıkmak AK Partiye hasım olmak, trol olmak değil bilakis en büyük destektir. İşin erbabı sözümü çok iyi anlar.

Zira asıl trol olmak, “hataları ve yanlışları doğru göstermek için uğraşıp partisine ve davasına zarar vermekle” olur.

https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/prof-dr-ahmet-simsirgil/608839.aspx

22 Ekim 2019 Salı

İstanbul Sözleşmesi ve 6284'e Neden Karşıyız? Sema Maraşlı



İstanbul sözleşmesi ve sonuçları ile ilgili çok yazı yazdım. Konuyu yeni duyanlar ya da neden karşı çıktığımızı anlamayanlar için madde madde sebepleri:

İstanbul sözleşmesi ve onun uygulanması için çıkarılan 6284 e karşıyız ve acilen iptal edilmesini istiyoruz. Çünkü:

1- İnancımızdan dolayı karşıyız. “Toplumsal cinsiyet eşitliği” adı altında cinsiyet rollerine savaş açan, kadını erkekleştirme, erkeği kadınlaştırma politikalarını kabul etmiyoruz. Ailenin çatısı cinsiyet üzerine kurulmuştur. Cinsiyet yoksa aile yoktur. Aile yoksa din de yoktur vatan da yoktur.

2- Eşcinselliği meşru kabul ettiği için karşıyız. Dinimizce lanetlenen sapkınlıkların, kanunlarla meşrulaştırılmasına ve yaygınlaştırılmasına karşıyız.

3- Sözleşme ile açıkça dine, örfe ve namusa savaş açıldığı için karşıyız.

4- Adaletsiz olduğu için karşıyız. İstanbul sözleşmesi ve 6284 kadının kurban-erkeğin saldırgan olduğu ön kabulü ile hazırlanmıştır. Kadının beyanı esas kılınmıştır. Bu da erkek cinsiyetini baştan suçlu ilan ettiği için masumiyet karinesine ve insan haklarına aykırıdır.

5- Cinsiyetçi bir yasa olduğu için karşıyız. Cinsiyetçilik de ırkçılık gibi faşist-bölücü bir akımdır. Bazı sapık ve cani erkeklerin suçunu bütün erkeklerin üzerine yıkarak medyada sürekli “erkek şiddeti” diyerek erkek cinsiyetini suçlu ilan etmek bölücülük ve kışkırtıcılıktır.

6- Ayrımcılık yaptığı için karşıyız: Kadın hakları-erkek hakları gibi hak ayrımcılığı cinsiyetçiliktir. İnsanların hakları vardır ve bir ülkenin kanunları vatandaşlarını kadın-erkek demeden korumak zorundadır. Kanunlarda bir eksiklik varsa bir cinsiyet için ayrı kanun çıkarılmaz, kanunlar da değişiklik yapılır.

7- Kadın ve erkeği birbirine düşman ettiği için karşıyız. Kadın karşısında erkeği suçlu ilan edip erkeği ötekileştirmek, kadın ve erkek arasına düşmanlık tohumu serpmekten başka bir işe yaramaz. 6284 sonrası kanunlarla kışkırtılan binlerce kadın, eşi tarafından fiziksel şiddete maruz kalmadığı kocalarını evden attırmıştır. Bu da sözleşme ile ekilen düşmanlık tohumlarının ürün verdiğini gösteriyor. Polis zoru ile evinden atılan, uzaklaştırma alınan kocaların çoğu da karısının pişman olsa bile eve dönmeyip boşanmayı seçiyorlar.

8- Aileyi dağıttığı için karşıyız. Tabii ki evliliklerin azalması boşanmaların artmasının tek sebebi bu sözleşme değil, hiçbirimiz de bunu iddia etmiyoruz; fakat ailenin dağılışında büyük ve hızlı bir etkisi olduğu da açıkça görülüyor.

9- Kadını üstün cinsiyet ilan ettiği için karşıyız. Şiddet tanımı içindeki özellikle “psikolojik şiddet” kadınların da uyguladığı bir şiddet çeşidi olduğu halde, sanki kadın bütün bu şiddet çeşitlerinde arınmış, hiçbir şekilde erkeğe psikolojik şiddet uygulamayan üstün bir cinsiyet, olarak kabul edildiği için. Bu da toplumda haksızlık yapan kadınların “kadınım ben kadın…” gibi söylemlerle k sadece kadın olduğu için kadınların haksızken bile haklı çıkması gerektiği yanılgısına düşmelerine sebep oluyor.

10- Ailenin yatak odasına kadar iç işlerine karışıp “Kocaları tecavüzcü” ilan ettiği için karşıyız.

11- Anlaşmazlıktan sonra karı-kocanın barıştırılmasına karış olduğu için karşıyız.

12- Aile anlaşmazlıklarının kamu davasına dönüşmesine karşıyız. Bu kişilerin özgür iradesine saygısızlıktır.

13- Kanunların, kadınların eline erkeklere karşı canları istedikleri şekilde sallayacakları bir sopa olarak verilmesine karşıyız. Karı-koca anlaşmazlıklarında eğitimle hallolacak pek çok evlilik problemlerinin çözümü için adım atılmayıp onarmak değil, dağıtmak için çalışmalar yapılmasına karşıyız.

14- 6284 de cezalar toptancı olduğu için karşıyız. Erkeğin kadına sert bir söz söylemesi ile dayağı “şiddet” diye aynı kefeye koyması, kadına laf atma ile tecavüzü “cinsel istismar” diye aynı kefeye koyması ve hepsini aynı kanunla yargılaması ve birbirine yakın cezalar verilmesi adalete aykırıdır. Adaletsiz yasalar halkın devletine olan güvenini sarsar.

15- İnsanların şeref ve haysiyetleri güvence altında olmadığı için karşıyız. Cinsel istismar konusunda kadın beyanı esas olduğu için, iftiralar karşısında erkeklerin ve ailelerinin haysiyetleri güvence altında değil. Kanundan sonra birilerine düşmanlık besleyen bazı kadınlar cinsel istismar iftirası atarak öç almaya başladılar. Bu iftiralarla erkekler hem hürriyetlerinden oluyor hem de toplum nezdinde aşağılamaya maruz kalıyorlar. Cinsel istismar iftiraları ile binlerce erkek masum olduğuna dair açık delilleri olduğu halde, ağır cezalarla zindanlara atıldığı için karşıyız.

16- Genç evlilerin yuvasını dağıttığı için karşıyız. İstanbul sözleşmesinden sonra 18 yaş altında evlenen erkekler cinsel istismar suçu ile yargılanarak 10-15-20 yıl gibi tecavüzcülerle aynı cezaları alıyorlar. Hürriyetlerinden oluyorlar, yuvaları dağılıyor, çocukları babasız büyüyor, eşleri maddi ve manevi pek çok sorunla başbaşa kalıyor.

17- Kadına karşı şiddeti bitirme bahanesi ile kadına karşı şiddeti artırdığı için karşıyız. İstanbul Sözleşmesi ve 6284 sonrasında kadına yönelik şiddet ve cinayetlerin arttığı çok açık bir şekilde eldeki verilerle belli.

18- İstanbul sözleşmesi kadına karşı şiddet konusunda Batı ülkelerine ülkemize müdahale hakkı verdiği için karşıyız. Bu ülke güvenliğimiz açısından büyük bir tehdittir.

İstanbul sözleşmesi ve 6284 ün insan psikolojisi üzerindeki etkilerini neden psikiyatrlar, psikologlar ve toplum sağlığı uzmanları anlatmıyorlar? İstanbul sözleşmesini ancak sözleşmeden kesesini dolduran bazı hukukçular, feministler ve feministlerin yardakçıları savunuyor hem de şiddeti artırdığını göre göre.

Kısacası biz İstanbul sözleşmesine ve 6284 de aklımızı kullanabildiğimiz için, insana saygı duyduğumuz için, cinsiyetçilik yapmadığımız için, adalet, vicdan ve merhamet sahibi olduğumuz için, dinimize ve aile kurumuna sahip çıkmak istediğimiz için karşıyız.

İstanbul sözleşmesi ve 6284 acilen iptal edilmelidir.

AB ye girmek için ailemiz satılık değildir.

Konu ile ilgili daha detaylı bilgi almak isteyenler için

http://www.cocukaile.net/6284-kadin-beyani-magduru-kocalarin-hikayeleri/

http://www.cocukaile.net/cinsel-istismar-iftirasi-magdurlari/

http://www.cocukaile.net/genc-evlenenlere-ozgurluk/

http://www.cocukaile.net/istanbul-sozlesmesi-iptal-edilsin/

Twitter dan destek olalım.

#İstanbulSözleşmesiCinayettir

#İstanbulSözleşmesiİptalEdilsin

#6284Kaldırılsın

#GençEvlilereÖzgürlük

21 Ekim 2019 Pazartesi

Şeyh Said neden kıyam etmiştir








Daha başka kaynaklarda olduğu gibi, M. Şerif Fırat’ın yazdığı “Doğu İlleri ve Varto Tarihi” isimli kitapta da yer alan bilgilere göre, Şeyh Said, kendince bir içtihatta bulundu ve o içtihadın gereği olarak, Şark Vilâyetlerinde nüfûz ve kuvvet sahibi hemen bütün ileri gelenlere “dinî fetvâ”yı da ihtivâ eden bir “Kıyâma Dâvet” mektubunu gönderdi.

Aslı Arapça olan o mektubun Türkçe sûreti şöyledir: “Kurulduğu günden beri din-i mübin-i Ahmedî’nin (sav) temellerini yıkmaya çalışan Türk Cumhuriyeti Reisi M. Kemal ve arkadaşları, Kurân’ın ahkâmına aykırı hareket ederek, Allah ve Peygamberi inkâr ettikleri ve Halife-i İslâmı (Abdülmecid Efendi’yi) sürdükleri için, gayr-ı meşrû olan bu idarenin yıkılması, bütün ehl-i İslâm üzerinde farzdır. Rejimin başında olanların ve Cumhuriyete tâbi olanların mal ve canlarının Şeriat-ı Garrâ-ı Ahmediye’ye göre helâl olduğu hususu, birçok ulemâ ve meşâyihin istişaresiyle kararlaştırılmıştır.”

Bölgenin tanınmış ve İTTİHAD âlimlerinden Molla Sahap Korkutata, Şeyh Said Hazretleri ve 47 dava arkadaşının Şark İstiklal Mahkemeleri tarafından idam edilişinin 90. yılı münasebetiyle önemli açıklamada bulundu.

Konuyla ilgili İlke Haber Ajansı'na (İLKHA) açıklamalarda bulunan Korkutata, hak dava uğrunda şehit düşenlerin unutulmayacağına vurgu yaptı. Korkutata, “Şeyh Said Hazretlerinin bu yılki vefat yıldönümü Ramazan ayına denk geldi. Şeyh Said Efendi 29 Haziran 1925'te yani bundan tam doksan yıl önce idam edildi. Tabi biz idam edildi diyoruz ama idam demek yok olmak anlamına gelmektedir. Oysaki Şeyh Said hazretleri ve dava arkadaşları şehit oldular ki Kur'an buna delildir ki şehitler ölmez. ‘Onlar diridirler ve Allah katında rızıklandırılmaktadırlar.'” dedi.

“Devamlı surette onların davalarıyla aydınlanıyoruz”

İslam âleminin kendi büyülerini hiçbir zaman unutmadıklarını dile getiren Korkutata, “İslam âlemi hiçbir zaman kendi büyük insanlarını unutmuyor. Batıl davalara baktığımızda o davanın insanları kendi büyüklerini unutuyorlar, belki yılda bir saygı duruşuyla anıyorlar. Fakat İslam dinine baktığımız zaman kendi büyüklerini hiçbir zaman unutmuyor. Onların davaları bizim için bir ışık, bir güneştir. Biz devamlı suretle onların davalarıyla aydınlanıyoruz. Örnek verecek olursak; bir Hz. Hamza 1400 küsur sene evvel şehid olmuş ama baktığınız zaman o halende diridir, insanlar içerisinde canlıdır ve insanlar Hamza okulunda okumuş, bu okulda şehadet yolunu öğrenmiş, Hamza'nın kendi omzuna aldığı davayı omuzlayarak yoluna devam etmektedir.” diye konuştu.

“Asıl kazanç İslam'ın kazancıdır”

Şeyh Said kıyamının gayesine de değinen Korkutata, şunları söyledi: “Şeyh Said Efendi, ehl-i selahat yani çok değerli, büyük bir âlimdi. Ben ilmi olarak normal biliyordum ama o idam edildiği vakit Hubab'ın söylediği şiiri söylüyordu. Yani Şeyh Said Efendi idam edildiği vakit Peygamberimiz zamanında müşrikler tarafından Mina'da idam edilen sahabeyi unutmuyor. Onun bu ilim, irfan, sadakat ve takvadan haberi vardır. Dolaysıyla Şeyh SaidEfendi idam sehpasında diyor ki; ‘Allah ve din için olduktan sonra bu değersiz dallarda asılmama pervam yoktur' zira Şeyh Said Efendi çok iyi biliyordu ki kazanç İslam'ın kazancıdır. Yani İslam için kazanç olur, menfi bir dava için kazanç olmaz. Şayet Şeyh Said Efendi menfi bir dava için mücadele vermiş olsaydı bugün unutulur giderdi.”

“Onun kıyamı Kürtçü bir kıyam değildi”

Şeyh Said kıyamının iddia edilenin aksine Kürtçü bir kıyam değil İslami bir kıyam olduğunu belirten Korkutata, “Bugün bazıları Şeyh Said Efendinin Kürtçülük için kıyam ettiğini söylüyor. Ben bu kişilere tarihi sağlam kayaklardan iyi bir şekilde okumalarını tavsiye ediyorum. Şeyh SaidEfendinin asıl davası şeriatı ğarra idi.” ifadelerini kullandı.

“Hayatı, kıyamın niyetine delildir”

Şeyh Said Efendinin hayatının kıyamın asıl gayesinin İslam olduğunu söyleyen Korkutata, “O zaman Osmanlı yeni devrilmiş ve Türkçülük, Kürtçülük diye bir şey yoktu. Kıyamdan öncesine baktığımız zaman Şeyh Said Efendi nerde oturmuşsa İslam dininin ziyana uğrayacağını anlatmıştır. Yani Osmanlının devrilişinden sonra İslam dinine gelecek zararlardan endişe etmiş ve endişesini de gittiği her yerde ve ortamda anlatmıştır. Kısacası Şeyh Said Efendi sahip olduğu her şeyi İslam davası için feda etti. Başta da belirttiğim gibi İslam şehidini unutmaz hem bu dünyada hem de ahrette. Biz de buradan Şeyh Said Efendiye selamlar gönderiyoruz. Selam olsun sana ey Said'imiz. Haberin olsun ki davanı bizler omuzladık ve sen nasıl bu dava için canını verdiysen biz de aynı şekil vermeye hazırız.” dedi.

Kaynak: Doğru Haber

Şeyh Said kimdir? 1865 yılında Erzurum’un Hınıs ilçesine bağlı Kolhisar Köyü’nde dünyaya gelen Şeyh Said, Şeyh Mahmud'un en büyük oğludur. Temel eğitimini amcası Şeyh Hasan’ın medresesinde tamamladıktan sonra Palu, Muş, Malazgirt ve Hınıs'ta çeşitli medreselerde fıkıh, hadis, tefsir, beyan vb. İslami ilimleri tahsil etmiştir. Tevhidi bir şuurla İslamî hayatı dava edinen Şeyh Said, halkın irşadı için tebliğ faaliyetlerini aralıksız sürdürmüştür. Bir taraftan halkın irşadıyla meşgul olurken, diğer taraftan ticaretle iştigal edip elde ettiği gelirin büyük bir kısmını medresesindeki talebeleri ve halkın ihtiyacı için sarf etmiştir. Şeyh Said, Tevhidi duruşu ve İslam'a aziz sadakati ile yaşamış olan Şeyh Said, hilafetin ilgası ve Laik Cumhuriyetin kuruluşunu benimsememiş ve Müslümanlar üzerinde de tahakküm edemez gerçeğini tüm halka tebliğ etmiştir.

Şeyh Said, bu yolun sonunda dar ağacı olduğunu bile bile Allah Resulü (a.s) çizgisinde, arkadaşları ile kıyam etmiştir. Şeyh Said, hayatı boyunca hiç bir zaman zulme rıza göstermemiş, hep haksızlık karşısında dik durmuş bir dava eridir, Şeyh Said kıyam öncesi Müslüman halk içerisinde sokulmaya çalışılan fitne ve fesat için Müslüman halkı uyarmakla her zaman meşgul olmuştur. Şeyh Said, ümmetin bilinçlenmesi bakımında her zaman irşat görevini yürütmüş ve bunu kendisine görev kılmış bir şahsiyettir. Etrafında toplanan Müslüman halk Şeyh Said'in davetine icabet etmiş her zaman meclisi Müslümanlarla dolmuştur.

Şeyh Said neden kıyam etmiştir?

Şeyh Said kıyamını topluma bir Kürt isyanı ve İngiliz ajanı iftirası ile anlatan Kemalist zihniyet, aslında bir gerçeği gizlemek ve karalamak için yapmaktadır. Şeyh Said'in yaşamış olduğu hayat incelendiğinde, böyle bir iddianın asılsız ve iftira olduğu açık ve net olarak görülür. Kemalist zihniyetin Şeyh Said kıyamının bu şekilde iftira ve karalama nedeni, kıyamın sorgu ve sualini Müslüman halkın yapmaması içidir. Oysa ki Şeyh Said ve arkadaşlarının hayatında ne İngiliz ajanı olması ile ilgili zerre kadar bir ispat vardır ve nede zerre kadar da bir ırkçılık belirtisi vardır. Aslında bu iddiayı zaten o dönemin savcısı da yalanlıyor, nitekim savcının iddiası ise şu minval üzerine beyan edilir. Mahkemenin, Savcılığın iddiası ile “sanıkların” son söz ve müdafaalarını dinledikten sonra, ittihaz eylediği 28 Haziran 1341 [1925] tarih ve 341/69 numaralı karar, aynı gün, Mahkeme Başkanı tarafından, açık celsede “sanıklara” tebliğ edildi.

Mahkeme kararında şöyle deniliyordu: “Din ve şeriatı alet ittihaz ederek, hakikatte `müstakil bir Islam hükümeti´ kurmak maksat ve gayesiyle Şeyh Said’in vukua getirdiği müsellah [silahlı] isyan ve ihtilal hareketlerine muhtelif şekil ve suretlerde karışıp katılarak isyanın devam ettiği haftalar ve aylar boyunca, birçok şehir, kasaba ve köyleri –devlet ve hükümet zabıta ve askeri kuvvetleriyle, kanlı ve harp halinde, çarpışmak suretiyle- zapt ve işgal eden ve ihtilal bölgesindeki en mühim vilayet merkezlerinden Diyarbakır şehrini dahi muhasaraya alan ve orada dahi inat ve ısrarla harp ve kıtalden çekinmeyen ve nihayet uğradıkları acz ve mahrumiyetten sonra tutuldukları günlere kadar birçok asker, zabit ve vatandaşları cerh, şehit, esir eden, sirkatler, gaspler, yağmalar yapan ve yaptıran şahıslardan oldukları iddiasıyla muhakemeleri icra edilmiş olan seksenbir sanıktan;

1. Şeyh Said, 2. Melekanlı Şeyh Abdullah, 3. Kamil Beg, 4. Baba Beg, 5. Şeyh Şerif, 6. Fakih Hasan Fehmi, 7. Hacı Sadık, 8. Şeyh Ibrahim, 9. Şeyh Ali, 10. Şeyh Celal, 11. Şeyh Hasan, 12. Mehmet Beg, 13. Mustafa Beg, 14. Salih Beg, 15. Şeyh Abdullah, 16. Şeyh Ömer, 17. Şeyh Adem, 18. Kadri Beg, 19. Molla Mahmud, 20. Şeyh Şemseddin, 21. Şeyh Ismail, 22. Şeyh Abdüllatif, 23. Molla Emin, 24. Ali Arab Abdi Beg, 25. Mehmet Beg, 26. Süleyman Beg, 27. Molla Cemil, 28. Süleyman Beg, 29. Süleyman Beg, 30. Tahir Beg, 31. Mahmut Beg, 32. Şeyh Ali, 33. Hacı Halid, 34. Timur Ağa, 35. Abdüllatif Beg, 36. Mehmet Beg, 37. Süleyman Beg, 38. Bahri Beg, 39. Şeyh Cemil, 40. Yusuf Beg, 41. Ali Badan Beg, 42. Halid Beg, 43. Halid Beg, 44. Tahir Beg, 45. Tayip Ali Beg, 46. Çerkes, 47. Jandarma Hamid, 48. Hüseyin Hilmi Bey, 49. Hasan (Hani’li Salih Beg’in oğlu, 11 yaşında), isyanın asli faillerinden olarak “idam cezasına” mahkum edildiler.


Kemalistlerin iddiası:

Çeşitli kaynaklardan destek gören gerici hareketler, yurt içinde ve dışında gizlice çalışmalara başlamışlardı. Devrimlerin uygulamaya konulmasından sonra, yurt içindeki gerici çevrelerde duyulan hoşnutsuzluk ve bu çevrelerin dışarıdaki kuruluşlarla işbirliğinde bulunarak oluşturulan yeni düzene karşı gizli hareketler örgütlemeleridir, 1920’li yılların ikinci yarısında, Türkiye’nin bazı bölgelerinde çıkacağı hissedilen karışıklıkların ön habercileri niteliğini taşıyordu. Özellikle Doğu Anadolu’da uzun yıllardan beri süregelen gizli bölücülük hareketlerinin, bu gerici çevrelerle işbirliği yapıp dışarıdan sağlanan desteklerle eyleme dönüşmesi ve bölgede ayrı bir devletin kuruluşuna ilişkin planların uygulanmaya geçilmesi için gerekli ortam hazırlanıyor ve yurt içindeki örgütlenme tamamlanarak, dış ilişkiler kurulması dönemi başlıyordu.

Şeyh Said kıyamının “dinî” bir kıyam olduğunu 8 yazarın konu hakkındaki yazdıkları ile açıklayacağız.

1 – Necip Fazıl Kısakürek (Yazar): “Şeyh Said’in Ingilizlerin adamı ve müstakil Kürtlük ideali peşinde olduğu şeni [çirkin] bir yalandır. Öyle olsaydı ilk başarılarının ardından cenup [güney] istikametinde sınıra doğru sarkar, Irak Kürtleri ve Ingilizlerle irtibat kurar ve davasına, gerilerini ve yardım kaynaklarını sağlamış olarak bellibaşlı bir çevre içinde girişirdi. (…) Bütün bu hadiselerin seyri de gösterir ki, Şeyh Said dış ve yabancı desteklerle alakalı olmaksızın sırf kendi başına ve sadece inancı uğrunda hareket etmektedir.”

2 – Feridun Kandemir (Yazar): “Şeyh Said’in peşine taktığı adamlarla ayaklanması suretiyle başlayan bu isyan, asla bir `Kürt isyanı´ değil, memlekette, bilhassa o devirlerde sık sık görülen mevzii ayaklanmalardan biri idi.”

3 – Mahmut Goloğlu (Yazar): “Islam dininin en bağnaz ve tutucu olanlarını içinde toplamış olan Nakşibendi tarikatının en çok etkili olduğu Doğu bölgesinde; hükümetin dinsizliği, milletin dinsizliğe götürüldüğü, dinin kaldırılmak istenildiği, dinin yitirilmekte olduğu, bunu önlemek gerektiği gibi söylenti ve propagandalarla devrim tepkilerinin belki de en büyüğü denebilecek olan ayaklanma başladı.”

4 – Metin Toker (Gazeteci-Yazar): “Şeyh Said, bir Kürt lideri gibi davranmaktan ziyade bir `karşı ihtilal´in ilk darbecisi gibi hareket ediyordu ve açtığı bayrak, hilafet bayrağıydı, şeriat bayrağıydı.”

5 – Uğur Mumcu (Gazeteci-Yazar): “Şeyh Said ve yargılanan diğer şeyhler, amaçlarının `Kürtlük´ olmadığını, `din uğruna kıyam ettiklerini´ söylemişlerdi. Gerçekten de ayaklanmanın kökeninde dinsel duygular yer almaktaydı. Türk-Kürt çelişkisi söz konusu bile değildi. Çelişki, laik devlet ile Nakşibendi tarikatı arasındaydı.”

6 – Ismail Beşikçi (Yazar): “Doğudaki aşiret reisleri, çok çeşitli görevleri bir arada yürütüyorlardı. Bazı aşiret reisleri sadece aşiret reisi olarak kaldıkları halde, bazıları aşiret reisliği ile birlikte dinî reisliği, yani şeyhliği de beraber yürütüyorlardı. Bazıları ise, hem aşiret reisi, hem dinî reis, hem de milli liderlik fonksiyonlarını benimsemişlerdi.. Şeyh Sait, böyle bir liderdir. Şeyh Sait, Palu ve Hınıs’taki çesitli medreselerin kurucusu, yani Palevi Tarikatı’nın da başı olduğu gibi, çevredeki aşiretlerin de reisidir. Bu üç fonksiyonun onda birleşmesi kendisini çok güçlü kılmış ve merkezle meydana gelen en büyük çatışmanın liderliğini yapmıştır. Fakat şurası muhakkak ki, Şeyh Sait hareketinin ulusal bir niteliği yoktur.. Şeyh Sait isyanı merkezin yetkilerine karşı yapılan ilk büyük çıkış olmuştur. Bu isyanda tamamen dinî sloganlar kullanılmış ve hareket tamamen irticai mahiyette bir hareket olmuştur. Bu hareketin geniş kapsamlı oluşunun en önemli sebebi, isyanın lideri olan Şeyh Sait’in yukarda söz konusu ettiğimiz fonksiyonlara (aşiret liderliği ve tarikat liderliği) sahip olmasıdır

7 – Ilhan Selçuk (Gazeteci-Yazar): “Şeyh Said ayaklanmasında, cumhuriyetçiler ile şeriatçılar çarpıştılar. Çatışmadaki `etnik´ renk, olayın toplumbilim açısından özünü saptıramaz. Bilimsel yaklaşım, etnik ayrımın da altını çizmekle birlikte, tarihsel dönüşümün cumhuriyetçi-şeriatçı çelişkisini öne çıkarmak zorundadır.”

8 – Yavuz Bahadıroğlu (Yazar): “Şeyh Said, Islam Dini adına ayaklandığını söylüyor ve herkesi `şeriatı savunma´ya davet ediyordu. Bu anlamda yayınladığı bildirilerde, `Şeriat için savaşanların lideri´ anlamına gelen bir mühür kullanıyordu. Yani bu ayaklanma resmi ağızların yansıttığı gibi, bir `Kürt ayaklanması´ değildi.”

Şeyh Said'in Hanımıyla konuşması

Şeyh Said kıyam kararı aldıktan sonra evine döner ve 2 Ocak 1925'te hânımına durumu izâh ederek evden ayrılacağını ve devlete karşı ayaklanacağını söyleyince hânımı karşı çıkar: "Bey bey! Bizi bırakıp da nereye gidiyorsun? Sen gidersen bizim nâmusumuzu kim koruyacak? Bizim nâmusumuzu hiç düşünmez misin?" Ama Şeyh Sâîd'in cevâbı nettir: "Hânım hânım! İslâm'ın nâmusu ayaklar altındadır." Hânımı, engel olamayacağını anlamıştır. Şeyh Sâîd, şu sözleri söyleyerek hânımından ve evinden ayrılır: "Hânım! Yarın ben qıyâmet gününde Allâh'ın ve Peygamberi'nin huzuruna suçlu olarak çıkmak istemiyorum. O zaman Allâh bana 'Ey Sâîd! İslâm dîninin hükümleri ayaklar altına alındığında sen niçin sessiz kaldın, gücün ve imkânın olduğu hâlde niye başkaldırmadın?' diye sorduğunda ben ne cevap vereceğim? Cehennem zebanîleri beni sarığımdan tutup cehenneme çektiklerinde ben ne edeceğim? Hayır! Andolsun Allâh'a ki, yalnız ben ve elimdeki âsâ bile kalsa bâtılın karşısına çıkıp qıyâm edeceğim. Şehîd olana kadar da mücâdelemden de asla dönmeyeceğim. Hem, ne ben Hz. Hûseyn'den daha makbulum ve ne de siz O'nun âîlesinden, Ehl-i Beyt'inden daha makbulsünüz. Ben üzerime düşeni yapmak zorundayım. Allâh'a emânet olun!" Şeyh Sâîd evinden ayrılır.


Şeyh Said'in Şehadeti


“Devletin erkânı” ve seçkin konuklan rütbelerine, makamlarının konumlarına uygun düşecek biçimde oturmuşlardı. Diyarbakır’ı birkaç ay önce Şeyh’e karşı savunmuş olan komutan Mürsel Paşa, mahkeme heyeti, töreni görmek için Ankara’dan kalkıp gelen Diyarbakır milletvekilleri Cavit Ekin ve Şeref Bey, askeri, sivil şefler ve eşleri, çocukları önlü arkalı, yan yana tiyatro sahnesinin açılmasını, ya da futbol maçının başlamasını bekleyen seyirci sabırsızlığıyla oturuyorlardı. Mürsel Paşa, seçilmiş milletvekilleri ve mahkeme heyeti bir kümeydi. Törenin başlamasını beklerken, aralarında görüşülüp konuşarak “memleket ahvalini” değerlendiriyor, gülüşmeleri bazen kahkahaya dönüşüyor ve sesleri meydanda yankılanıyordu. Meydanın düzenlenmesi ve dekoru, bir ölüm ayininden çok, bir şenliği, kutlama törenini andırıyordu. “Kutlama şenliğinden” tek eksiği, alanın taklarla, çiçeklerle bezenmemesi, bando-mızıka takımının eksikliğiydi. Bunun dışında her şey yerli yerindeydi. Tören, bir gün önce şehre ilan edilmiş, isteyenlerin seyre gelebileceği duyurulmuştu. İdamı görmek isteyen meraklı kalabalığı saatler öncesinden, “tören alanı” Dağkapı’ya akın etmeye başlamıştı. Seçkinlerin deyimiyle bu “kuru kalabalık” olduğu için, süngülü askerler tarafından protokol tribünden uzakta tutulmuştu. Bu arada kalabalık, suçluların asılması sırasında, “TC’ni birlik ve bütünlük ruhunu zedeleyecek” herhangi bir davranışta bulunmaması, merhamet belirtisi içeren herhangi bir ses ya da söz etmemeleri konusunda uyarılmıştı. “İdamların güven, huzur içinde gerçekleştirilmesi” için bütün alan askerlerce kuşatılmıştı. Kuşatma konusunda, şehir dışına açılan yollar, şehir içindeki sokak başları, cadde ve meydanlarda da unutulmamış, buralara tam teçhizatlı askerler yerleştirilmişti. Birbirine kol mesafesinde sıralanan askerler, bakışlarıyla etrafı tarıyor, güven duymadıklarına “yasak” diyerek geri çeviriyor, arka sokaklara sürüyor, idam mahkûmlarının bulunduğu semte yaklaştırmıyorlardı. Behçet Cemal, Şeyh Said”in son anları için “hücresinde hapishane müdürü Osman’la görüşüyordu. Fakat ahiret işleriyle değil, dünya işleriyle meşguldü” diye yazıyordu. Behçet Cemal’in “dünya işleri” dediği, Şeyh’in geride bırakacağı eşya ve parasının çocuklarına iletilmesine ilişkin insani vasiyetiydi. Şeyh’in son anlarına Fransız, İngiliz ve Amerikalılar dâhil, dünyanın çeşitli köşelerinden gelmiş gazeteciler de tanıklık ediyordu. Daha sonra Fransız ve İngiliz başınında yer alan yorumlarda, Şeyh’in son dakikalarında, insan iradesini aşan bir metanet içinde olduğu belirtiliyordu.

Kaynak : ISLAH HABER

Müslümanların Cuma tatili neden pazar gününe alındı?
























Bundan 83 yıl önce, millî ve iktisadî bağımsızlığın bir ispatı olarak görülen Cuma tatili uygulaması son buldu. Hafta tatilleri pazar gününe alındı. Hemen ardından Yahudilerin hafta tatili olan cumartesi günleri yarım gün tatil edildi; 1974 yılında ise, cumartesi tatili tam güne çıkarıldı. Gerçekleştirilen bu değişimler, “modernleşme” kılıfında “batılılaşma” dayatmasının birer parçalarıydı. Arif Nihat Asya, o günlere dair düşüncelerini şu sözlerle dizelerine taşımıştı: “Bize bir nazar oldu. Cumamız Pazar oldu. Ne olduysa hep azar azar oldu!”


Takvimler 1935 yılını gösterdiğinde, Türkiye bir değişikliğin daha şahidi oldu ve hafta tatili Cuma gününden pazargününe alındı. İslam dünyası için mübarek bir gün olan Cuma gününde Müslümanlar, "Bayram" kabul edilen bu mübarek günde, gerçekleştirilen ibadetler sebebiyle tatil yapıyorlardı.


Osmanlı'da 1839 yılından sonra, Türkiye Cumhuriyeti'nde ise, 2 Ocak 1924 tarihinden itibaren Cuma günü resmi tatil günü olarak ilan edilmişti. Ancak Batı'yla artan "ticari ilişkilerde zarardan kaçınmak" ve "modernleşmek"kılıfıyla, 27 Nisan 1935 tarihinde çıkarılan yasayla, hafta tatili Cuma'dan pazara alındı. 1 Haziran 1935'te de resmi olarak ilk pazar günü tatili uygulandı.






HAFTA TATİLİ NEDEN CUMA OLDU?


II. Mahmud devrinde, tatil uygulamasına yeniden başlandı. 1831-32'de Bâbıâli ile diğer bazı resmî dairelerde perşembe ve pazar, Bâb-ı Defterî'de ise pazartesi ve perşembe günleri hafta tatili yapılıyordu. Fakat defterdarlıktaki memurların haftada iki gün çalışmamasının işleri aksattığı gerekçesiyle yalnız pazar günü tatil yapılması kabul edildi.



Tanzimat'ın ilânından (3 Kasım 1839) sonra tatil günü olarak yalnız perşembenin bırakıldığı anlaşılır. Fakat bu tatil gününün kalıcılığı da pek uzun sürmedi. Perşembe günü tatil yapan devlet memurlarının çoğu, ertesi günü Cuma namazını bahane ederek işlerinin başına gelmemeye başlayınca 17 Ocak 1842 tarihli karar ile hafta tatili perşembeden Cumaya alındı.


Böylece, tatil gününün Cumaya alınmasıyla, bu mübarek güne saygı gösterilmiş olacağı belirtilmiştir. Bu ifadeden, memurların Cumaya haftanın diğer günlerinden farklı bir önem vermeleri sebebiyle o günü kendilerine ayırmayı istedikleri anlaşılır. Diğer taraftan gayri Müslim memurların kendi dinî günlerinde tatil yapmaları Müslüman memurlara da örnek oluyordu.



ÜÇ FARKLI DİN; ÜÇ FARKLI GÜN


Cuma günü, yalnız resmî devlet dairelerinde çalışan Müslümanlar için hafta tatili olarak kabul edilmişti. Bu arada Hristiyan memurlar pazar günü, Yahudiler ise, cumartesi günü tatil yapıyordu. Zaman içinde sanat ve ticaretle uğraşanlar da kanunî mecburiyet olmadığı halde hafta tatili uygulamaya başladılar. Böylece Osmanlı ülkesinde Müslümanların Cuma, Yahudilerin cumartesi ve Hristiyanların pazar olmak üzere haftada üç tatil günü ortaya çıkmıştı.


Millî Mücadele'den sonra ülkenin iktisaden kalkınması yollarını tespit etmek üzere toplanan İzmir İktisat Kongresi'nde (17 Şubat-4 Mart 1923) bütün Müslüman ve gayri Müslimlerin uyacakları bir hafta tatilinin belirlenmesi hususu gündeme geldi ve hazırlanan üç maddelik teklif, oy birliğiyle kabul edildi.


Bu teklif, hangi din ve mezhepten olursa olsun bütün Türk vatandaşlarının Cuma günü tatil yapmasını öngörüyordu. Ayrıca Cuma gününün dışında da iş yerini kapatmak isteyenler serbest olacaktı.



"GELENEKLERİMİZ CUMA GÜNÜNÜ GEREKTİRİR"


Kongrede alınan bu karar gereğince Cumhuriyet'in ilânından sonra Cuma gününün hafta tatili olarak kabulü için 19 Kasım 1923 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne iki kanun teklifi sunuldu. Gümüşhane mebusu Zeki Bey'in teklifi Cuma gününün genel hafta tatili sayılmasını ve bütün iş yerlerinin kapatılmasını öngörüyordu.



Kanunun gerekçesinde Müslümanların Cuma, Hristiyanların pazar ve Yahudilerin cumartesi tatil yapmalarının millî hâkimiyet ve iktisadî hayatla bağdaşmadığı ileri sürülüyordu. Menteşe mebusu Şükrü Kaya ve otuz iki arkadaşınca verilen ikinci teklif ise, nüfusu 30 binden fazla olan şehirlerde Cuma gününün hafta tatili olarak kabulünü öngörüyordu.


Teklifin gerekçesinde milleti oluşturan asıl unsurların Müslüman olduğu, İslâmiyet'te Cuma tatili bulunmamakla birlikte geleneklerin Cumayı tatil kabul ettiği belirtiliyordu.



MEBUSLAR CUMA GÜNÜNDE HEMFİKİRDİ


Hafta tatiliyle ilgili teklifler İktisat ve Adliye komisyonlarında birleştirildikten sonra genel kurula sevk edildi. Teklif üzerindeki müzakerelere 29 Aralık 1923'te başlandı. İktisat Komisyonu adına söz alan Yusuf Akçura, halkının ekseriyeti Müslüman olan ülkede Cumanın genel hafta tatili olarak kabul edilmesinin adalete uygun olduğunu, azınlıkların Cumanın dışındaki günlerde de tatil yapmakta serbest olduklarını, fakat Cuma günü çalışmaya veya çalıştırmaya hakları olmadığını söyledi.



Saruhan mebusu abidin Bey de Müslümanlarca en önemli gün sayılan Cuma gününün meclis tarafından hafta tatili yapıldığını, bunun dışındaki günlerde isteyenlerin dükkânlarını kapatabileceğini belirtti. Müzakerelerin tamamlanmasından sonra oy birliğiyle kabul edilen 2 Ocak 1924 tarih ve 394 sayılı Hafta Tatili Kanunu, on dört maddeden oluşuyordu. Birinci maddeye göre nüfusu 10 bin veya daha fazla olan şehirlerde bütün iş yerleri haftada bir gün tatil yapmak mecburiyetindeydi ve bu tatil günü de Cuma olacaktı.


Resmî dairelerle genel ve özel sınaî ve ticarî kurumlarda görev alanların haftada altı günden fazla çalıştırılması ikinci madde ile yasaklanıyordu. Bu kanun nüfusu 10 binden az olan şehirlerde de belediye meclisinin kararıyla uygulanabilecekti.



TÜRK İSLAM TARİHİNDE BİR İLK


Türk-İslâm tarihinde ilk defa Cuma gününü bütün Müslüman ve gayri Müslimlerin uyacakları genel hafta tatili olarak kabul eden bu kanunu basın olumlu karşıladı.


Halk tarafından da büyük sevinçle karşılanan kanunun genelde ekonomik zorunluluktan doğmuş olmakla birlikte sosyal içeriği daha ağır basıyordu. Milliyet, din, adalet ve siyaset konuları, kanunun kabulünde önemli rol oynamıştı.


Emperyalizme karşı millî bir mücadele vermiş olan TBMM, Cuma gününün hafta tatili yapılmasını âdeta bağımsızlığının bir ispatı şeklinde değerlendirmiş; bilhassa Cuma günü üzerinde ısrar edilmesinde hâkim unsurların Müslüman olmasını gerekçe olarak ileri sürmüştü.



İNÖNÜ'NÜN TEKLİFİ VE 'MEDENİYET' PROPAGANDALARI


Hafta Tatili Kanunu, 1935'te yapılan değişikliğe kadar yürürlükte kaldı. Başvekil İsmet İnönü'nün imzasıyla 13 Mayıs 1935'te Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne sevk edilen millî bayram ve genel tatiller hakkındaki kanun teklifi, hafta tatilinin Cumadan pazara alınmasını öngörüyordu. Gerekçesinde de pazarın milletlerarası tatil günü olduğu, bu tatil gününden ayrılmakla ülkenin ekonomik açıdan büyük kayıplara uğradığı ileri sürülüyordu.



İlgili komisyonlarda görüşüldükten sonra 23 Mayıs'ta genel kurula sevk edilen teklifin bütünü üzerinde konuşan milletvekillerinin hepsi hafta tatilinin Cumadan pazara alınmasının isabetli olduğunu ifade etti.


Konuşmacılar, İslâmiyet'te Cuma gününün namaz saati hariç tatil olmadığını, ayrıca Cumhuriyet'le birlikte Avrupalı devletler sırasına girildiğini, bu devletlerin kabul ettiği pazar gününün tatil yapılmasının zorunlu bulunduğunu ileri sürüyorlardı.


Bazıları da pazar günü tatil yapmayı Batı medeniyetinin bir gereği olarak görüyor, artık köhne kanunlardan kurtulmak gerektiğini ve taassup dönemlerinin geride bırakıldığını söylüyordu.



MİLLÎ VE İKTİSADÎ BAĞIMSIZLIĞIN İSPATIYDI


Teklif üzerinde yapılan konuşmalara cevap vermek üzere söz alan Dâhiliye Vekili Şükrü Kaya kanunun tamamen siyasî ve içtimaî olduğunu, din ile hiçbir ilgisinin bulunmadığını ve şimdiye kadar çıkarılan devrim kanunlarından biri olduğunu açıkladı. Daha sonra 27 Mayıs 1935 tarih ve 2739 sayılı Ulusal Bayram ve Genel Tatiller Hakkındaki Kanun oy birliğiyle kabul edildi.



Altı maddeden oluşan kanuna göre hafta tatili otuz beş saatten az olmamak üzere cumartesi saat 13.00'ten itibaren başlayacaktı. Böylece 1924'te millî ve iktisadî bağımsızlığın bir ispatı gibi görülen Cuma tatili uygulamasına siyasî, iktisadî ve içtimaî bakımdan yakın ilişki içinde bulunulan Batı dünyası ile bütünleşme mecburiyeti gerekçe gösterilerek son verilmiş oldu.


Hafta tatili uygulaması bu şekliyle 1974 yılına kadar devam etti. Resmî kurumların cumartesi yarım gün çalışmasının faydalı olmadığı kanaatiyle bu tarihte yeni bir düzenlemeye gidildi. Haftalık çalışma süresi 39 saatten 40 saate çıkarıldı. Cumartesi ve pazar günlerinin de tam gün olarak tatil edilmesi kararlaştırıldı.



"BİZE BİR NAZAR OLDU; CUMAMIZ PAZAR OLDU!"


Cumhuriyet döneminde miladi takvimin kabulüyle, Türkiye'de yaşayan Müslümanların bin yıllık İslami gelenekleriyle araya bir perde çekildi; millî ve iktisadî bağımsızlığın bir ispatı gibi görülen Cuma tatili uygulaması son buldu. Gerçekleştirilen bu değişimlerde, "modernleşme" kılıfındaki "batılılaşma", resmî devlet politikası halini aldı.


Hafta tatilleri pazar gününe alındı. Hemen ardından Yahudilerin hafta tatili olan cumartesi günleri yarım gün tatil edildi, 1974 yılında ise cumartesi tatili tam güne çıkarıldı. Ancak Müslümanların haftalık bayramları olan Cuma günleri için aynı durum söz konusu olmadı. Türk edebiyatının "bayrak şairi" Arif Nihat Asya, hafta tatilinin Cumadan pazara alınmasını dizelerinde şu şekilde yorumladı:



"Bize bir nazar oldu. Cumamız Pazar oldu.


Ne olduysa hep azar azar oldu!


Ne şöhretten hastayız, ne de candan hastayız.


Ne ruhça ne vücutça ne de kandan hastayız.


Avrupa'ya bir değil iki pencere açtık.


Uzun yıllardan beri cereyandan hastayız.


Batı, batı diyerek eyvah hep batıyoruz.


Yaklaştıkça her sene öz yurdumda yılbaşı.


Yapılır milletime Frenkçe sahte aşı.


Buna ağlar ağacı hem toprağı, taşı.


Batı, batı diyerek eyvah hep batıyoruz.


Sen Hıristiyan mısın? Diye sorsan darılır.


Yılbaşında hindi kaz yemesine bayılır.


Çam deviren hindi ki nasıl mümin sayılır.


Bilmiyoruz çoğumuz ne edip yapıyoruz.


Batı, batı diyerek eyvah hep batıyoruz."




http://www.fikriyat.com/fikriyat-ozel/2018/07/20/muslumanlarin-cuma-tatili-neden-pazar-gunune-alindi


20 Ekim 2019 Pazar

istiklal Mahkemeleri'nde kaç kişi idam edildi






Inkılaplara muhalif diye “insan” boğazlayan “beşer” M. Kemal’e “ATAM” diyenler;


“beşeri yaratan Allah”ın emri olduğu halde Kurban Bayramında “hayvan” kesilmesine “KATLIAM” diyorlar.


***


Istiklal Mahkemeleri, Milli Mücadele Dönemi (1920-1923) ve Cumhuriyet Dönemi (1923 – 1927) olmak üzere iki dönem olarak teşekkül etmiştir. Isim aynı olmakla beraber Milli Mücadele içinde çalışan Istiklal Mahkemeleri ile Cumhuriyet döneminde çalışanlar arasında nitelik, gerekçe ve amaç yönünden büyük fark vardır. Milli Mücadele döneminde çalışan Istiklal Mahkemeleri, başlangıçta yalnız asker kaçakları meselesinde çözüm bulmak için kurulmuş, sonradan yetkileri genişletilerek yeni bir biçim almıştı. Cumhuriyet döneminde çalışan Istiklal Mahkemeleri ise, kemalist Ergün Aybars’ın ifadesiyle “Türk Devrimi’nin gerçekleşmesi ve kökleşmesi için, karşı devrimci güçleri, isyancıları, muhalif basın kuruluşlarını, Osmanlı döneminden kalma eşkiya ve Ittihatçılar’ın tasfiyesi yanısıra suikast suçlularını yargıladılar. 1923 – 1927 yılları, Türkiye yaşamında Türk Devrimi’nin gerçekleştiği ve yerleştiği en önemli yıllar oldu. Öyle ki 1927 yılından sonra artık Atatürk’ün karşısında, onun Türk Devrimi’ni gerçekleştirmek çabasına karşı çıkabilecek hiçbir güç kalmadı.”[1]


Olağanüstü yetkilerle önceleri üç, sonraları dört üye ve bir savcıdan kurulan Istiklal Mahkemelerinin kararları katî olup, itiraz ve temyizi yoktu. Kararların uygulanması da mahkemelerin yetkisindeydi. Kararların yürütülmesinde sivil ve asker bütün görevliler sorumluydu.[2]


O dönem ilk günden beri Istiklal Mahkemeleri’nin aleyhinde olan Birinci Büyük Millet Meclisinin unutulmaz hatibi Erzurum mebusu Hüseyin Avni Bey’in şu sözleri, bu mahkemelere verilen sınırsız yetkiyi çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor:


“Istiklal Mahkemeleri’ne Meclis’in tanıdığı yetkiyi, Cenab-ı Hak Peygamberine dahi vermemiştir.”[3]


Mecliste Istiklal Mahkemeleri’nin yetkilerinin kısıtlanması için teklifler yapılmasına rağmen M.Kemal, değil mahkemelerin yetkilerinin kısıtlanması, bunlara ek olarak iki Istiklal Mahkemesi daha kurulmasını istiyordu. Bu görüşle 8 Ocak 1921’de Istiklal Mahkemeleri’nin bölgelerinin yeniden saptanması ve mevcutlara iki tane daha eklenmesi için T.B.M.M.’ne Meclis Başkanı sıfatiyle bir önerge verdi:


“Türkiye Büyük Millet Meclisi Riyaset-i Celilesine


Hasıl olan ihtiyaca ve taksimat-ı mülkiyede vuku’ bulan tebeddülata binaen Türkiye Büyük Millet Meclisi Istiklal Mahakimi’nin daireyi kazalarının yeniden tayin ve tesbitine mecburiyet hissolunmuş ve bu babta tanzim kılınan cetvel ve harita rapten takdim edilmiştir. Buna nazaran mevcut Istiklal Mahakimi’ne ilaveten daha iki Istiklal Mahkemesinin teşkili zarureti vardır. Muktazi muamelenin ifa’sını ve neticenin sür’at-i iş’arını rica ederim efendim.”


Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi M. Kemal[4]



M. Kemal’in [4] no’lu dipnotta bahsi geçen önergesi


***


M. Kemal Atatürk, daha fazla Istiklal Mahkemesi kurulmasını tabiki ister, çünkü kendi hegemonyasını kurmak için demoklesin kılıcı gibi elinde tuttuğu bu mahkemelerle muhaliflerini saf dışı bırakıyordu.


Tam da burada, “Türkiye Tarihi” kitabından bir alıntı yapalım:


“M. Kemal Paşa’ya 1926 yılının Haziran ayında Izmir’de suikast yapılacağı yolunda alınan bir ihbar üzerine yapılan soruşturma sonucunda, Birinci dönem Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinden Lazistan milletvekili Ziya Hurşit ve arkadaşları Izmir’de yakalandılar. Ziya Hurşit, Birinci dönem TBMM’nde 2. Gruba dahildi. Diğer yandan, ihbarın alınmasından hemen sonra Ankara Iskiklal Mahkemesi de soruşturma açmış ve mahkeme derhal Izmir’e gelerek, kapatılmış olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’na mensup milletvekillerinin evlerinin aranmasını ve kendilerinin de tutuklanmalarını talep etmişti. Bunun üzerine o sırada TBMM üyesi olan eski Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası mensubu milletvekilleri (dokunulmazlıkları olmasına karşın) tutuklandılar. Bu arada Ankara’da tutuklanan Kazım Karabekir Paşa, bizzat Başbakan Ismet Paşa’nın talimatı üzerine bırakıldı. Fakat mahkeme, kendisine dışarıdan müdahale edildiğini ileri sürerek bu kez de Başbakan Ismet Paşa’nın tutuklanmasına karar verdi; ancak Cumhurbaşkanının (M. Kemal Atatürk) araya girmesi iledir ki, bu kararından vazgeçti. Sonunda Kazım Paşa yeniden tutuklandı.”[5]


Şimdi bir değerlendirme yapalım ve kemalist rejimin ne kadar zalim ve hukuksuz bir “çete” olduğunu görelim…


1 – Bir ihbar üzerine dokunulmazlıkları olmasına rağmen TBMM üyesi olan eski Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası mensubu milletvekilleri tutuklanıp Ankara’dan Izmir’e götürülüyor.


2 – M. Kemal’in Istiklal Mahkemesi’ndeki adamları -bilhassa Kel Ali- dışarıdan müdahale edildiği gerekçesiyle Başbakan’ın dahi tutuklanmasına karar verebilecek kadar ileri gidebiliyor.


3 – Dışarıdan müdahale edildiği gerekçesiyle Başbakan’ın tutuklanmasına karar verenler, yine dışarıdan müdahale eden (dolayısıyla kendi mantıklarına göre tutuklanması gereken) M. Kemal Paşa’yı tutuklatmak yerine, onun emriyle bu karardan vazgeçiyor.


4 – Demek ki “Cumhuriyet tarihindeki bütün zulüm ve barbarlıkların suçlusu sadece Ismet Inönü’dür, M. Kemal Atatürk’ün bunda bir suçu yoktur” iddiası doğru değildir. Bilakis, M. Kemal bu konuda Ismet Inönü’yü fersah fersah geçmiştir.


5 – Ayrıca binlerce insanın kanına giren Istiklal Mahkemeleri’nin M. Kemal Atatürk’ün emriyle hareket ettiği bir kez daha tescillenmiş oldu.


Ayrıca 4 Mart 1925 yılında yürürlüğe giren Takrir-i Sükun Kanunu’ndan sonra tutuklanıp Elazığ Istiklal Mahkemesi’ne götürülen gazeteciler M. Kemal’e telgraflar çekerek kendilerini mahkemenin şerrinden kurtarmasını istemişlerdi.[6] Mahkemenin son günlerinde bir telgraf daha çekerek aflarını istemeleri üzerine[7] M. Kemal, mahkemeye bir telgraf çekmiştir.[8]Mahkemenin bu çağrıya cevabı ise beklendiği gibi olmuş ve gazeteciler beraat etmiştir. Prof. Dr. Tunçay, bu gelişmenin, mahkemelerin siyasal iktidarın “emri ile” hareket ettiğinin en somut delili olduğunu belirtmektedir.[9]


Bu mahkemelerde o kadar çok namuslu insan idama mahkum edilmiştir ki, Elazığ Istiklal Mahkemesi’nde yargılanıp hakkında beraat kararı verilen Erzurum mebusu Hüseyin Avni Bey, büyük bir celadetle yerinden fırlayarak:


“Bu mahkeme çok namuslu insanları asmıştır. Bizim namusumuzda bir eksiklik mi gördü ki, bizi asmadı” diye haykırmıştır. Bunun üzerine, Elazığ Istiklal Mahkemesi Hüseyin Avni Bey’i ömür boyu sürgün cezasına mahkum etmiştir.”[10]


Bu mahkemelerde milletvekilleri de yargılandı, gazeteciler, alimler, çocuklar, bakanlar ve Milli Mücadele’nin önde gelen paşaları da yargılandı.[11]


****Istiklal Mahkemeleri’nde kaç kişi idama mahkum oldu?***


Bu konuda Kadir Mısıroğlu şunları yazmaktadır:


“Hilafetin ilgasından sonra, birbirini kovalayan inkılapların ana hedefi, sanıldığı gibi yalnız resmi hayatı değil, aynı zamanda ferdi ve şahsi davranış, yaşayış ve hissiyatı da, din dışı kılmaktı… Bu güç iş, dört sene gibi mahdut (sınırlanmış) bir zamana sığdırılmıştı. Ama nasıl? Anadolu dahilinde, fevkalade selahiyeti haiz Istiklal Mahkemeleri dolaştırmak ve.. bu mahkemelerin sözde hakimlerinin vasıtasıyla, masum kellelerinden ehramlar yükseltmek suretiyle!..


(…)


1924’te hilafetin yıkılışı ile başlayıp 1928’de Islam harflerinin yasaklanması ile ikmal olunan öylesine hızlı bir Islam düşmanlığı siyaseti takip edildi ve bu tatbikat, o derece korkunç bir devlet terörü ile gerçekleştirildi ki bir karşı hareket hayal bile edilemezdi. Istiklal Mahkemeleri adıyla, çoğu azası hukukçu olmayan seyyar bir mahkeme, Anadolu’nun şehir ve kasabalarında dolaştırılarak, on binlerce masum insan, çoğu halka göz dağı vermek maksadı ile yoktan yere darağaçlarında telef edildi. Bu öyle bir devlet terörüdür ki kurbanlarının hakiki sayısını tespit etmek mümkün değildir. Biz, vaktiyle bir eserimizde takribi on milyon nüfusa sahip bulunan o günkü Türkiye’de bu kurbanların sayısını ‘en az beşyüzbin’ (500.000) olarak göstermiştik.”[12]



Bazı Istiklal Mahkemelerinin karar listesi


Yukarıda sunduğumuz listedeki rakamlar “resmidir” ve zikredilen bu rakamlardan daha fazla insanın idam edildiği açıktır. Listede o günün tabiriyle Bidayet Mahkemeleri olarak isimlendirilen normal mahkemeler, Harp Divanları ve ayrıca düzensiz birliklerde çoğu zaman yargı niteliğinde keyfi kararlar veren Kuvay-ı Tedibiyeler’de yargılananlar ve idama mahkum olanlar, bunlarla birlikte isyanlarda öldürülenler yer almıyor. Yalnızca bazı Istiklal Mahkemelerine sevk edilenlerin listesidir bu.


Bu mahkemelerin niteliği hakkında M. Kemal Atatürk’ün Diyarbakır’daki görevi sırasındaki şifre katibi, Ekrem Cemil Paşa’nın gözlemleri ilginçtir. 1922 yılında Ankara Istiklal Mahkemelerinde yargılanan Ekrem Cemil Paşa; “1922 kışını, 1500 kadar siyasi mahkumu barındıran bir taş bina içinde geçirdim.” demektedir.[13]


O tarihte Ankara’da 1500 siyasi tutuklunun olmasını, dönemin nüfusuna oranladığımız zaman zulmün derecesini açıklamaya yardımcı olabilir.


Nitekim Cellat Kara Ali 1931 yılında “Son Posta” gazetesinde yayınladığı hatıralarında şöyle diyordu:


“Bizim patronlar yalan söylüyor. O kadar cellatın içinde sadece benim Cellat Kara Ali olarak idam ettiklerimin sayısı sadece benim sallandırdığım kişi sayısı 5216’dır.”[14]


Bu yüzden Ankara’da ip kıtlığı bile başgöstermiştir.[15]


Kemalistlerin, “çok insan asılmadı” diyerek kaynak gösterdikleri Ergün Aybars bile 2’inci dönem “Kastamonu” Istiklal Mahkemesi listesinde 5 kişinin idam edildiği yönünde kayıt bulunduğunu ancak bunun en az 35 kişi olması gerektiğini bildiriyor ve ilave ediyor:


“Listelerin yüzde yüz doğruluğu şüphelidir. Çünkü listeyi bulabildiğimiz belgelere dayanarak yaptık.”[16]


Peki bulunamayan dosyalar var mı?


Hem de çuvallarla…


“Atatürk olmasaydı” adlı bir kitap yazacak kadar Atatürkçü olan Cemal Kutay, “Yazılmamış Tarihimiz – Seçmeler” isimli kitabının “Istiklal Mahkemesinin Esas Dosyaları Ne Oldu?” bölümünde Istiklal Mahkemelerinin faaliyet safhasını “Sakarya’ya kadar” olan safha ile “Cumhuriyetin ilanından sonra”ki safha diye ikiye ayırıyor ve Cumhuriyetin ilanından sonraki safha ile ilgili şunları yazıyor (parantez içindekiler de Cemal Kutay’a ait) :


Milli Mücadelenin hakiki önderlerini vatan ve rejim haini töhmetiy­le önlerine çeken bu safha ise, buram buram siyaset kokar. Bu arada, Halk Par­tisinin varlığında, veraset yoluyla izi ve eseri mutlak olan Ittihad ve Terakki’yi tamamen tasfiye için de, yine Istiklal Mahkemeleri vasıta olarak kullanılmış, daha sonra da, Matbuat üzerinde tesis edilmek istenen baskı için aynı mahke­meler, mesela neşredilmiş bir mektup vesile sayılarak, hususi heyetler halinde vazife görmüşler, hükümler vermişlerdir. Bu devrede Istiklal Mahkemeleri, be­lirli siyasi teşekkül ve şahısların hegemonyasını tethiş ve korkuya bağlama yo­lunda tatbik müesseseleri hüviyeti galip bir çehre ile belirlemektedir. Kanaatıma göre birinci safhayı Ikincisinden ayırmak, bizzat bu müesseselerin tarih huzurunda alacakları hüküm bakımından lüzumlu değil, zaruridir.


Istiklal Mahkemelerine ait vesikalar, Meclisde cereyan etmiş müzakereler, bu mahkemelerden zamanımıza intikal etmiş belgelerin tetkikinden anlaşılı­yor ki, bazı şahsiyetler, bu fevkalade devreye ait adalet ve rejim müesseseleri için yarınki nesillerin vereceği kararları haksız ittihamlardan olduğu kadar, yer­siz bağlanmalardan da kurtarmak istemişlerdir. Allah ve Tarih korkusu olarak ifadelenen bu hissin tipik tecellilerinden biri­sini, Birinci Büyük Millet Meclisinin 17 Haziran 1338 (1922) tarihli toplan­tısında, buluyoruz.


Riyaset makamında, Konya mebusu Hoca Musa Kazım Efendi vardır. Reis ruznamenin üçüncü maddesine sıra geldiği zaman, Meclis Ikinci Reisi Rauf Beyin imzasını taşıyan (rahmetli Başvekil, Hamidiye kahramanı Hüseyin Ra­uf Orbay merhum) Meclis umumi heyetine riyaset tezkeresini okudu. Bu tez­kere, vazifeleri biten Istiklal Mahkemeleri evrakının çuvallara doldurularak Meclis riyasetine tevdi edildiğini, fakat tasnif edilmediği, zarflar numaralan­madığı, rastgele doldurulduğu için arananın bulunmadığı, bir kısmının kay­bolduğu, bu arada 30-40 ÇUVAL ÎÇÎNDE olan Amasya Istiklal Mahkemesi evrakı arasında bulunan Pontus Ihtilal Cemiyeti evrakının Erkanı Harbiye Ri­yaseti tarafından istendiğini, istenilen 26 evraktan ancak altısına rastlandığını, Amasya Istiklal Mahkemesini teşkil eden mebusların, çuvalların mühürlerinin sökülmüş olması dolayısıyla Meclis Riyaseti tarafından istenilen aramaya ve tasnife iştirak etmekten çekindikleri anlatılıyor ve netice olarak da, Istiklal Mahkemelerine ait dosyalar için yapılacak muamelenin çok acele olarak bir karara bağlanması Meclis umumi heyetinden isteniliyordu.


Ilk sözü, Gümüşhane mebusu, eski maliye vekili Hasan Fehmi Bey aldı ve bu işin Meclis Riyasetinin salahiyeti dahilinde olduğunu, bu (çuvalları) açabi­leceğini, sonra mühürleyerek yerine koyabileceğini ifade etti.


Rauf Bey, aksi kanaatte idi:


“-Evrakın tarihi ve içtimai fevkalade ehemmiyeti vardır. Tapu kaydı değildir bunlar… Allah ve Tarih önündeki muhasebenin evrakı müsbitesidir bunlar…


Sadece Amasya Istiklal Mahkemesinin evrakı 30-40 (ÇUVAL)dır. Evvelce ba­zı evrakın celbine heyetiniz karar vermiş, getirilmiş, Şimdi bu kararları vermiş olan mebus arkadaşlarımız bile el sürmekten çekiniyorlar. Bu şekilde idare he­yeti kendisinde nasıl salahiyet görebilir?”


Kars mebusu Cavid Bey söz aldı, dedi ki:


Diyelim ki bugün için buna bir çare buldunuz, Istiklal Mahkemelerinde reis, aza, müddeiumumi olarak vazife görenlerin hepsi mebus arkadaşlarımız­dır. Elbette kanun ve vicdanlarını hakem yaparak karar vermişlerdir. Bu karar­larına ait evraka nasıl uzatmıyorlar? Hayret ederim… Diyelim ki, bütün hadisata vazülyed olan yüksek heyetiniz karar verdi, bir heyet tefrik ettiniz, bunla­rı bugün için tetkik ve intaç etti. Fakat sorarım: On, Yüz, Bin sene sonra ne olacak? Elbette çocuklarımız ve torunlarımız, bu evrakı bir bir tetkik edecek­ler. Çuval ne demek efendim? Fasulye mi saklıyoruz? Şimdiye kadar bunların yegan yegan tasnif ve temhiri, sağlam sandıklara vaz’ı, gayet muntazam birer fihristinin yapılması icab ederdi.”


Amasya Mebusu Ömer Liitfi Bey, yeter sayıda memuru olan Istiklal Mah­kemelerinin vazifelerini tamamladıkları zaman verdikleri hükümlere ait dos­yaları gayet muntazam ve nizami mahkemelerin yaptıkları gibi numaralı ve fihrisdi zarflar içinde hazırlayarak Meclis riyasetine tevdi etmelerinin şart ol­duğunu, bu vazifeyi yerine getirmeyenlerin tarih huzurunda mes’ul durumda bulunduklarını, azalar hayatta iken vazifenin bir dakika ihmal edilmeden ye­rine getirilmesinin şart olduğunu izah etti ve dedi ki:


Riyaset makamına istirham ederim, her Istiklal Mahkemesine idare he­yetinden birer arkadaş verilerek bu tarihi, adli, hatta insani vazifeyi buradaki mukaddes vazifemiz tamamlanmadan yerine getirelim ve mes’uliyeti maneviyeden kurtulalım. Çünkü bu vazife münhasıran Istiklal Mahkemelerinde va­zife görmüş arkadaşlarıma ait değildir. Bütün Meclisin şahsiyetine şamil vedi­adır.”


Bundan sonra Cemal Kutay, Erzurum mebusu Hüseyin Avni Bey’in şöyle bir sual sorduğunu aktarıyor:


“- Istiklal Mahkemeleri birçok idam kararı vermiştir, birçoklarını sürgün et­miştir. Bunların çocukları, yakınları, akrabaları vardır. Yarın fevkalade zaman­lar geçip nizami adalet cihazı vatanın mukadderatını tedvire başladığı zaman, fevkalade zamanların mikyaslarını ancak bu evrak içinde tetkik ederek anlaya­cak olanlar, böyle bir haktan mahrum kalırlarsa bu kararı vermiş olanları lanetle yadetmezler mi?…”


Cemal Kutay, Şarki Karahisar mebusu Ali Süruri Efendi’nin de Rauf Bey’e şu suali sorduğunu anlatıyor:


“- Meclisin hafi celseleri ve diğer evrakı siyasiyesini kim saklıyor? Nasıl mu­hafaza ediliyor? Istiklal Mahkemeleri evrakı bunlardan daha az ehemmiyetli değildir. Yarın, bu günlerin tarihi yazılırken asıl istinad edilecek evrak ve vesa­ik bu mahkemelerin dava safhalarındadır. Müdafaalar, şahitlerin söyledikleri, hadiseler ve vakaların safahatı bu çuvallar içindeki perişan evraktır. Neden Riyaset Makamı aynı hassasiyeti göstermiyor?”


Cemal Kutay devam ediyor:


Rauf Bey anlattı ki, mevzuun Meclis heyeti umumiyesine getirilmiş olması, aynı hassasiyetin ifadesidir ve umumi heyetten karar istenmektedir. Fakat ba­zı Istiklal Mahkemelerinin evrakı o haldedir ki, kararları vermiş olanlar bile el sürmek istemiyorlar. Bu sebeple ne yapmak lazım, umumi heyet karar versin…


Münakaşalar uzuyor…


Birçok takrirler veriliyor. Riyaset makamı bunları sıra ile reye koyuyor. Tak­rirler arasına, vazife görmüş ve görmekte olan Istiklal Mahkemelerinin verdik­leri kararlara ait dosyaları muntazam şekilde tasnif etmedikçe, vazifelerinin bitmiş sayılamayacağına ve kendilerine kısa müddet verilmesine dair olanlar da var. Neticede, Şarki Karahisar Mebusu Ali Süruri Efendi’nin şu takriri ka­bul ediliyor:


“- Vazifesine hitam verilmiş olan Istiklal Mahkemelerine ait evrakın o mah­keme heyetinden burada mevcud zevat ile Meclis Riyaseti idare memurları ta­rafından müştereken muntazam surette tasnif ve cedveli tanzim ve tasdik edil­mek ve badehu tasnif edilmiş bu evrakın, Meclisin diğer mühim evrakı misullu hıfcı için vazifedar olanlara teslim olunmak lazım geleceğinden bu suretle muamele ifasına karar ita buyurulmasını teklif eylerim.”


Meclisin bu şekilde, yani her Istiklal Mahkemesinde vazife almış olanlarla, Meclis Riyaset Divanına mensup diğer mebuslardan seçilecek kimselerle işbir­liği yaparak, bu (çuvallar içindeki) evrakın muntazam dosyalar halinde, ve fih­ristleri yapılarak tanzim ve Meclis Riyasetine teslim edilmesi, neticeden de umumi heyete malumat verilmesi yolundaki kararının tatbikatı ne oluyor?


Birinci Büyük Millet Meclisi’nin kendi kendisini fesih kararı olan 18 Nisan 1923 tarihine kadar. Meclis zabıtlarında bu mevzua ait müzakereye rastlamı­yoruz. Ikinci Büyük Millet Meclisi ise, Istiklal Mahkemelerinin daha başka mahiyet aldığı, yani mevzuun IKINCI SAFHASI’nın başladığı devredir ve Is­tiklal Mahkemeleri, 1923’le 1927 arasında, tam bir siyasi müessese olmuş, ba­zı hususi düşünceleri ve memlekette zor ve tethişle yerleşmesi arzusu ifadelenemeyen hususları, inkılaplar namına tarsin ve tesis eden cihaz haline getiril­miştir. Bu safha içinde de, verilmiş kararlara ait evrakın, istikbalin tarihçesine dayanılabilir malzeme olmasını istemeyi düşünen kimsenin çıkmasını bekle­mek, aşırı iyimserlik olurdu. Nitekim, daha sonraki Istiklal Mahkemelerinin verdikleri kararların gerek insan hayatlarına şamil sayısı, gerek bazı şahsiyetleri tarihin hükmüne bambaşka şekilde sevketmenin gayretleri içinde bu mah­kemelerin kararlarını tetkik edebilme, üzerinde araştırma yapabilme ve hatta mevzu sayabilme cesaretini gösteren kimse çıkmamıştır.


Böylesine kaderine terkediş ve mevzuu kapanmış bir devrenin hadisesi ola­rak nisyana terk etmenin düşüncesi, Türkiye Büyük Millet Meclisi Riyasetine, rahmetli Kazım Karabekir’in, 1946’da Reis olarak seçilmesine kadar devam et­miştir.


Ölümüne kadar, iki yıldan daha az sürmüş bu devre içinde rahmetli Karabekir, kendisinin de Atatürk’e yapılmış suikast dolayısıyla müttehim olarak çıktığı Istiklal Mahkemelerinin dosyalarının akibeti ile alakadar olmuştur.


Anlaşılmıştır ki, Meclis Evrakı arasında bulunanlar, Mahkemelerin “verebildikleri”dir ve bunlar, 17 Haziran 1338 (1922) tarihindeki müzakerelerin var­dığı neticeye göre düzenlenmiş değildir. Istiklal Mahkemelerinin teşkilinden Birinci Büyük Millet Meclisi’nin teşrii hayattan çekilmesine kadar geçen dev­re içinde 23 Istiklal Mahkemesi vazife görmüş, bazı yerlere muhtelif tarihler­de iki, hatta üç Istiklal Mahkemesi heyeti gönderilmiştir. Birinci Meclis teşrii vazifesine kendi kendisini fesih suretiyle son verinceye kadar olan 23 Nisan 1920 – 18 Nisan 1923 devresi arasındaki safhaya ait Istiklal Mahkemesi evra­kı, kısmen sandıkları, kısmen çuvallar içinde toplanılmış, ancak 17 Haziran 1922 tarihli celsede Pontus harekatı dolayısıyla bahis mevzuu olan Amasya Is­tiklal Mahkemesine ait olan dosyalar tasnif edilmiş, diğerleri ele alınmamıştır. 1923’den sonrakiler ise, ancak verilmesi muvafık görülenler’e ait birer hülasa zabıt olarak Meclis arşivine intikal etmiştir. Rahmetli Karabekir, artık tarihin malı olması icab eden bu evrakın arzu edenlerin tetkikine serbest ve açık bu­lundurulması, bunların da nihayet Meclis Zabıtları şeklinde telakki edilmesi­nin gününün geldiği yolundaki kanaatini Cumhuriyet Halk Partisi grubuna götürmek istemiş, fakat 1946’da artık fiilen siyaset sahnesinde olan muhalefe­te yeni mevzular vermemek endişesi ile bu arzu önlenmiştir.[17]


Cemal Kutay’dan yaptığımız uzunca alıntı burada son buldu.


Anladığımız kadarıyla Istiklal Mahkemeleri’ne ait dosyalar saklanmak istenmiştir. Anlaşılan o ki, işlenen cinayetlerin ortaya çıkmasından korkuluyor.


Ayrıca Cemal Kutay’ın şu sözleri üzerinde dikkatle düşünülmelidir:


“…IKINCI SAFHASI’nın başladığı devredir ve Is­tiklal Mahkemeleri, 1923’le 1927 arasında, tam bir siyasi müessese olmuş, ba­zı hususi düşünceleri ve memlekette zor ve tethişle yerleşmesi arzusu ifadelenemeyen hususları, inkılaplar namına tarsin ve tesis eden cihaz haline getiril­miştir. Bu safha içinde de, verilmiş kararlara ait evrakın, istikbalin tarihçesine dayanılabilir malzeme olmasını istemeyi düşünen kimsenin çıkmasını bekle­mek, aşırı iyimserlik olurdu. Nitekim, daha sonraki Istiklal Mahkemelerinin verdikleri kararların gerek insan hayatlarına şamil sayısı, gerek bazı şahsiyederi tarihin hükmüne bambaşka şekilde sevketmenin gayretleri içinde bu mah­kemelerin kararlarını tetkik edebilme, üzerinde araştırma yapabilme ve hatta mevzu sayabilme cesaretini gösteren kimse çıkmamıştır.“


Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız



[17] no’lu dipnot ile ilgili… Cemal Kutay’ın naklettiği münakaşanın Meclis tutanağından bir bölüm (KAYNAK: Münakaşanın tamamı için bakınız; TBMM Zabıt Ceridesi, Içtima 56, cild 20, 17.6.1338, sayfa 448 ve devamı.)


***Istiklal Mahkemeleri’nin hukuksuzluğuna dair 3 misal***



Istiklal Mahkemesi Üyeleri: Kılıç Ali, Ali Çetinkaya (Kel Ali), Reşit Galip


***


Misal 1:


Insan Hakları Ihlali, Zulüm (Istiklal Mahkemesi tutanaklarından) :


Şükrü Bey söz istedi:


– Bu işte Abdülkadir’in pek mühim bir rol oynadığı anlaşılıyor, tavzih edeceğim (açıklama yapacağım). Bir avukat tutacağım…


Reis Kel Ali (Ali Çetinkaya):


– Istiklal Mahkemeleri, dava vekillerinin canbazlığına gelmez. Mahkememizim derecatı yoktur. Millet hükme intizar ediyor, ne söyleyecekseniz açıkça söyleyiniz. Avukatlara falan geçilecek vaktimiz yok.[18]


***


Misal 2:


KANUNUN DEĞİŞMİŞ OLMASI BİZl BAĞLAMAZ!


Ceza hukukunda temel bir kural vardır. Bir suçu düzenleyen yasa hükmünde yapılan değişiklik eğer sanık lehine ise, geçmişe de etkili olmak kaydıyla hemen uygulanır. Bu kural TCK’nın 2. maddesinde de bulunmaktadır: “Işlendikten sonra yapılan kanuna göre suç sayılmayan bir fiilden dolayı kimse cezalandırılmaz.” Ne var ki bu kural Istiklal Mahkemesi için bir anlam ifade etmiyordu.


Şöyle ki:


Yeni Ceza Kanunu mecliste 1 Mart 1926’da kabul edilmiş, TCK 1 Temmuz. 1926’da yürürlüğe girmişti. Yasanın hükmüne uygun olarak mahkemeler yeni kanunu uygulamaya başladılar. Ne var ki hukukun bu genel ilkesinin Istiklal Mahkemesinde işlemesi mümkün olmadı. Çünkü Adliye vekaleti Istiklal Mahkemesini adeta kendisinden de yasalardan da üstün görüyordu! Tümüyle hukuka aykırı bir biçimde Adliye Vekaleti Istiklal Mahkemesine bir yazı göndererek “yeni ceza yasasının yürürlüğe girdiğini, bu yeni yasanın Istiklal Mahkemesinde de uygulanıp uygulan­mayacağını” soracaktı. Böyle bir sorunun sorulması tam bir skandaldı.


Ama skandal sözkonusu olacaksa cevapta sorudan aşşağı değildi. Bu yazıyı 1 Temmuz 1926 tarihinde, bir suretini de Başbakan Ismet Paşaya yolladığı telgrafla cevaplayan Mahkeme buna taraftar olmadığını bildiriyordu.


Prof. Dr. Mete Tunçay Adalet Bakanlığının sorduğu bu suali ve verilen cevabı şöyle yorumluyor:


“… Adalet Bakanlığının böyle bir soru sorması ve mahkemenin böyle bir yanıt vermesi bile, insana tuhaf geliyor.[19]


Yasa mahkemeyi bağlamıyordu! Peki mahkemeyi bağlayan ne idi?


GEREKİRSE KANUNUN ÜZERİNE DE ÇIKARIZ


Şark Istiklal Mahkemesi savcısı Süreyya Örgeevren Dünya gazetesinde yayınlanan anılarında Istiklal Mahkemesi yargılamalarının son derece önemli bir özelliğine dikkat çekiyor.


*Acaba Istiklal Mahkemeleri hangi suçları yargılamakla yetkilidir?


Yani yargı yetkisinin bir sınırı var mıdır? Savcı Örgeevren kendilerinin ancak Istiklal Mahkemesi kapsamında ve orada belirtilen suç sanıklarını yargılayabileceğini düşünüyor. Mahkeme ise onunla aynı görüşte değil. Tam tersine yetki alanında bir sınırlama olmadığı düşüncesinde. Bu konu savcı ile mahkeme üyeleri arasında çok önemli bir tartışmaya neden olurken, Mahkeme başkanı Müfit Bey Istiklal Mahkemelerinin amacına varmak için hukuk, yasa tanımayacağını ifade ediyor.


Savcı anlatıyor:


“3 Mayıs 1925 günü büromda dosyaları tetkik ediyordum. Bir ara mahkeme reisinin odasına gittim. Hakimler oturuyorlardı. Daha merhaba bile demeden Istiklal Mahkemesi üyelerinden Ali Saip Bey “Süreyya Bey! Siz mahkememizin Istiklal Mahkemesi Kanununda tasrih edilen suçlardan başka fiillere el koyup muhakeme edemeyeceklerini söylemişsi­niz, işte gazeteler. Bu nasıl oluyor?” diye asabi bir tavırla bana sordu. Ben de olabilir kardeşim. Benim gazetelerden haberim yok. Ancak size şu hususu tekrar ederim ki, Istiklal Mahakimi Kanunu’nun bu hususta kafi sarahati ihtiva eden maddeleri bulunduğu sizlerce de bilinmektedir. Ben kanun hükümlerine aykırı birşey düşünemem. Ben vazife ve salahiyetim haricindeki fiil ve hareketleri muhakeme icra ve ceza tertip edilmesi için asla sevkedemem. Istiklal Mahkemesi, kendisine kanunen verilen kaza salahiyetini, kanunun çizdiği muayyen hudut içinde istimal eder.


Bu sözlerim üzerine Saip Bey çok sinirlendi ve reis Müfit Beye döne­rek “müddeumumilik ile aramızda kanaat farkı vardır. Bir şifre yazın ben istifa ediyorum” dedi. Reis ve diğer üye de ona katıldılar. Konu üzerine uzun münakaşalar oldu. Bir ara reis Lütfi Müfit Bey bana dönerek: “Bizim dedi, milli bir gayemiz vardır. Ona varmak için arasıra kanunun fevkine de çıkarız” dedi.[20]


***


Misal 3:


Ziya Hurşit, M. Kemal Atatürk’e suikast teşebbüsünde bulunmaktan yargılandığı Istiklal Mahkemesi’nde kendini şöyle müdafaa etmişti:


“Ben Teşkilatı Esasiye Kanununu tagyir veya tadile teşebbüs etmedim. Büyük Millet Meclisini vazifelerini ifadan menetmek de hatırımdan geçmemiştir. Yalnız suikast yapacaktım. Muhakemem esnasında da, bunun sabit olduğunu gördünüz, şu halde Müddeiumumi (Savcı) Beyin hakkımda tatbikini istediği madde beni alakadar etmez. Bu madde bana tatbik edilemez. Çünkü, tekrar edeyim ben, ne Icra Vekilleri Heyetini devirmeği, ne de Teşkilatı Esasiye Kanununun tadilini falan istemedim. Kimseyi müsellahan isyana davet etmedim. Bu sebeple, beni ancak tevkif edildiğim zaman mer’i (yürürlükte) olan 46’ncı maddeye göre cezalandırabilirsiniz, o da şudur:


‘Suikast fikri tahakkuk etmemişse, kanunun sarahati olmayan yerlerde cinayet telakki olacak cürmü, bir seneden eksik olmamak üzere kalebentliğe tahvil olunur.’


Ben sukasti, yani cürmü yaptıktan sonra hükümeti devirmek, meclisi vazifeden menetmek isteseydim, memleketten bir tarafa ayrılmaz, burada kalırdım. Halbuki, siz de anladınız ben Sakız’a kaçacaktım.. Hülasa; kanun sarihtir. (Özetle, kanun açıktır). Kanunun sarahaten cezalandırdığı fiillerden maada hiçbir suretle ceza verilemez.”[21]


Ama verildi…


*


http://belgelerlegercektarih.com/2012/09/26/istiklal-mahkemeleri/